Dünden bugüne balıkçılık sorunlarımız
15.05.2018

Balık av sezonun bittiği yasakların başladığı bu günlerde ülkemizde ne balıkçıların ne de balık tüketenlerin sektörün durumundan memnun olmadığı bir sezon geçirdik. Balıkçılık yönetimi ve mevzuatı ihlal eden yasa dışı balıkçılık, mevzuatlara uygun yapılmış olsa bile av tür ve miktarlarının rapor edilmediği kayıt dışı balıkçılık ve tür, boy, zaman, avlanma sahaları planlanmayan plansız balıkçılık sorun olarak devam ediyor.

 

Prof. Dr. Nuray ERKAN

(İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi, Balıkçılık ve Su Ürünleri İşleme Teknolojisi Bölümü, Su Ürünleri İşleme Teknolojisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi-nurerkan@istanbul.edu.tr)

 

Curt Kosswig ve sürdürülebilir balıkçılık

 

Balık av sezonun bittiği yasakların başladığı bu günlerde ülkemizde ne balıkçıların ne de balık tüketenlerin sektörün durumundan memnun olmadığı bir sezon geçirdik. Balıkçılık yönetimi ve mevzuatı ihlal eden yasa dışı balıkçılık, mevzuatlara uygun yapılmış olsa bile av tür ve miktarlarının rapor edilmediği kayıt dışı balıkçılık ve tür, boy, zaman, avlanma sahaları planlanmayan plansız balıkçılık sorun olarak devam ediyor. Ülkemizde balıkçılığında sürdürülebilir bir yapının olmadığını, balık tüketiminin istenilen noktada olmadığını, balık ihtiyacının karşılanması için üretim modellerinin sürdürülebilir bir noktaya gelmediği görülüyor. Ülkemizde balıkçılık ile ilgili sorunlara ilk çözüm önerileri ne zaman ortaya kondu, geçmişte de bugünkü gibi bir anlayış var mıydı? Benim aklıma ilk Ordinaryüs Profesör Curt Kosswig geliyor. Kimdi Curt Kosswig, Almanya’da Zooloji alanında çalışmaları ile ünlü bir bilim adamı idi. Aslen Yahudi olmamakla birlikte, 2. Dünya Savaşı sırasındaki Nazi zulmünden kaçarak, 1933 İstanbul Üniversitesi Reformu sayesinde Türkiye’ye gelmiş ve gelmesinden sadece 2 sene sonra derslerini Türkçe olarak vermeye başlayan Kosswig, Türkiye’de Zoolojinin gelişmesine katkıda bulunmuştu ve Manyas kuş Cenneti Millî Parkı’nın kurulmasına ve dünyaya tanıtılmasına öncülük etmişti, Türk Biyoloji Derneği’ni kurmuştu, Türkiye’de Deniz Bilimleri ve Araştırmaları konusunda öncülük etmişti. İstanbul Üniversitesi, Hidrobiyoloji Enstitüsü bünyesinde sadece Türkiye’ de değil dünyada ilk olan deniz araştırmalarını gerçekleştirmişti. Bu enstitü daha sonra kurulan Türkiye’de balıkçılık kaynaklarının inceleyen, stokların ve popülasyon çalışmaları konusunda önemli verilerin oluşmasını sağlayan, sürdürülebilir balıkçılık için önemli çözüm önerileri sunan, su ürünleri işleme ve değerlendirmede önemli ilerlemeler kaydeden kalitenin korunması ve ürün güvenliği için önemli çalışmalar yürüten, ülkemizdeki su kaynaklarının yönetimi konusunda adımlar atan ve kültür balıkçılığının gelişmesi konusunda çok önemli çalışmaları yürüten ve bu konularda mühendisler yetiştiren Su Bilimleri Fakültesinin de temelini de oluşturuyordu.

 

1952 yılı Mayıs sayılı Balık ve Balıkçılık Dergisinde Prof. Dr. Curt Kosswig’in yazısından Türkiye’nin o günkü balıkçılık kaynakları profili, sorunları ve buna çözüm önerileri sunan yazıdan bazı kısımları aynen size aktarıyorum.

 

Hamsi, istavrit, kalkan ve diğerleri

 

“Balığın azalıp çoğalmasına tesir eden âmiller” başlığında “İktisadî bakımdan, bu muhacir balıklar, Türkiye balıkçılığı için fevkalâde mühim bir rol oynarlar. Bunlardan, palamut, torik ve uskumru, aslında, Akdeniz’e ait nevilerdir. Balıkçılığımızın maruz kaldığı büyük bir güçlük de, bu balıkların muhaceretindeki intizamsızlıklardır. Bazı senelerde bol miktarda torik ve palamut tutulduğu halde, müteakip senelerde vaziyet tamamen tersinedir. Bu değişikliklerin sebeplerinin araştırılması, yeni enstitünün birinci vazifesini teşkil eder. Yukarıda zikredildiği gibi, şimdiye kadar yalnız uskumru balığının biyolojisi hakkında etraflı bir malûmatımız mevcuttur. Torikler ise, bu bakımdan büyük bir muamma teşkil ederler. Ancak muntazam ve bir kaç müteakip senede yapılacak tetkikler sayesinde, bu mesele aydınlatabilecektir. Muhtelif mevsimlerde ve muhtelif hava şartları altında, hiç olmazsa 200 metre derinliğe kadar su tabakalarının, fizikî, kimyevî ve biolojik vasıfları iyice tetkik edilmeli ve bu tetkiklerin neticeleri, haritalar halinde tespit edilmelidir. İkinci vazife ise, birinci sırada mühim olan balık nevilerinin biyolojisini, muhtelif neşvü nema salıfalarında nerede yaşadığını ve ne ile geçindiğinin tespiti ve bu arada, aynı nev’in içerisinde, diğer denizlerde yaşayan balıklarda olduğu gibi, meselâ muhaceret yollan gibi, birbirinden farklı olan ırkların mevcut olup olmadığının tahkikidir.” Yıllar içinde ülkemizde balıkçılık konusunda hocanın çalışılmasını önerdiği konularda çok önemli bilimsel çalışmalar yapılmıştır. Ancak gelişmiş endüstri ve artan nüfusa bağlı kirlilik, kontrolsüz avcılık, küresel ısınmaya bağlı iklim değişiklikleri ve su canlılarının yaşam alanlardaki değişiklikler denizlerimizdeki balıklardan pek çok su ürünü türünü göremez hale getirmiştir. Çoğu pelajik ve demersal tür yok olma noktasına gelmiştir. Yıllara göre av miktarında iniş çıkışlar olsa da hamsi için 2000 yılındaki av miktarı 280.000 ton iken 2016 yılı kayıtları hamsinin av miktarını 103.000 ton olarak bildirilmektedir. İstavrit aynı şekilde 22.000 ton kadar avlanırken on altı yılda avcılık miktarı 11.000 tona inmiştir. Kalkan av miktarı 2000 yılından 2016 yılına kadar 2700 tondan 220 tona düşmüştür. Önümüzdeki yıllarda da türlere göre kirlilik ve popülasyon izleme çalışmaları devam etmeli, stok çalışmalarının verileri dikkate alınmalı, deniz koruma alanlarının oluşturulması ve yönetilmesi, yasadışı avcılık için caydırıcı tedbirlerin alınması gerekmektedir. Kayıt dışı avcılığın önüne geçilmesi için balıkçının denizde olduğu gibi karada da denetlenmesi ve kontrol edilmesi gereklidir. Karada ve denizde doğru toplanan verilerin bilimsel çalışmalarında doğru değerlendirilmesinde büyük fayda sağlayacaktır. Bakanlık bünyesinde bu konuda yetişmiş “Su Bilimleri / Su Ürünleri /Balıkçılık Teknolojisi Mühendisleri” istihdam edilmelidir.

 

Yok olmaya yüz tutan türler

 

1950’li yıllarda Prof. Dr. Koswig’in “Göl balıkları da tetkik mevzuu olacaktır.” başlığı altında “Her ne kadar deniz balıkçılığı, T.C.‘nin iktisadiyatı bakımından birinci derecede mühim bir mevzu teşkil ederse de, Türkiye’nin birçok ve kıymetli balıklarını havi olan veyahut hiç olmazsa, kıymetli balıklarla, iktisadî ehemmiyetlerinin değerlendirilmesi icab eden göllerin de mevcudiyeti unutulmamalıdır.” dediği mevzu maalesef kirlilikten ve kontrolsüzce yapılan enerji santrallerinden nasibini almış çoğu akarsu ve gölde ekonomik türler yok olmaya yüz tutmuştur. Akarsu ve göllerimizin ıslahından çok kaybı söz konusu olmuştur. “Balıksız göllerin ihyası meselesi.” Başlığı altında Prof. Dr. Koswig 1951 yılında şöyle bir değerlendirme yapmıştır. “Sun’î bir şekilde balık yetiştirilmesi tahakkuk ettirilinceye kadar, başka ve daha basit bir vazife vardır: o da, balıksız kalan göllerin yeniden, sazan balıkları gibi, faydalanılabilecek balıklarla canlandırılmasıdır. Uygun mevsimde bir göle balık yavruları atmak kolay ve ümit verici bir tedbir sayılabilir.” Bu konuda ciddi adımlar atılmış, Türkiye’de ilk ticari balık yetiştiriciliği, 1969 yılında Bilecik’te başlatılmıştır. Türkiye’de alabalık üretiminin yaygınlaşmasında, İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi Sapanca İç su Ürünleri Üretimi Araştırma ve Uygulama Birimi’nin katkısı oldukça yüksektir. Alabalık üretiminin 2000 yılların başında 42.572 tondan 101.297 tona ulaştığı TUIK verileriyle sabittir. 1980’lerin başında çipura ve levrek çiftlikleri Ege’de kurulmaya başlamıştır. 2000’lere kadar çok belirgin bir üretim hacmine ulaşmasa da, özellikle de 2001’deki ekonomik krizden sonra devlet teşviklerinin de yardımıyla sektör son 15 yılda alabalık, çipura ve levrek üretiminde oldukça kayda değer bir büyüme göstermiştir. Muğla ve İzmir illeri başta olmak üzere Ege Bölgesi’nde ağırlıklı olarak levrek ve çipura kültürü yapılmaktadır. Çipura ve levrek balıkları gerek yurt içine gerekse de yurt dışına bütün olarak taze/soğutulmuş ve donmuş fileto olarak strafor kutular içerisinde İtalya, İspanya, Hollanda, Yunanistan, Almanya, Fransa, Norveç, İngiltere, Avusturya gibi ülkelere ihraç edilmektedir. Günümüzde sektör, çipura ve levrek üretiminde Avrupa’nın en büyük üreticilerinden biri haline gelmiştir ve Avrupa’ya bu türlerin en çok ihracatını gerçekleştiren ülke olmuştur.

 

Büyük bir sorun: İSRAF

 

Balık ve tüketimi konusu olunca halktan gelen cevap genelde “balık yok, tezgahlarda balığa hasret gittik”, “balık çok pahalı”, “balık pişirmek zor zanaat, hazırını yemek daha kolay ama oda pahalıya geliyor” şeklindedir. Et Balık Kurumu çalışanı Dr. Hüseyin Pektaş’ın 1950’li yıllardaki bir yazısını okuduğumda kendisinin “Siz Allah aşkına ne iş görüyorsunuz? bakınız geçenlerde şu kadar ton torik denize dökülmüş, veya bu balıklar neden ihraç edilmiyor? yada Anadolu yemek için balık bekliyor neden bu balıklar Anadolu’ya gönderilmiyor?” sorularıyla muhatap kaldığını ve kendisinin de karşısındakine “İstanbul halkının dörder kişilik aileler halinde nazarı dikkate alır ve her ailenin haftada bir değil onbeş günde bir adet torik satın aldığını hesaplasak bir ayda 400.000 çift torik edecektir bu rakam. Ağırlık olarak bu balıkların 2500 ton civarında olduğunu çok ender olarak bir kaç yüz ton balığın denize döküldüğünü belirtip, Anadolu’ya mevcut imkânlarla ciddi sevkiyat yapıldığını bu gayretle sevk edilenden fazla balık tutuluyorsa av gücümüzün sevk gücümüzden fazla olduğunu belirtir ve bugünkü istihsal gücümüze bakarak sevk gücümüze yatırım yaparsak frigofrik araçlarımız önümüzdeki yıllarda atıl kalabilir” dediğini görüyoruz. Ve siz bu yıl kaç kere palamut/ torik yediniz” diye sorduğunda ise karşısındakinin “yılda bir defa torik yemediğini” sıklıkla duymuş ve aldığı cevap ağırlıkla “Bu balığın yemesi ağırdır” olduğunu belirtmiştir. 1957 yılındaki kayıtlarda görüldüğü gibi aşırı avcılık ve buna bağlı gelişecek sorunlar o günlerde de uzman kişilerce tespit edilmiş ancak çok dikkate alınmadan daha gelişmiş av tekneleri ve araçları ile avcılığa devam edilmiştir. Ayrıca çok şaşırtıcıdır ki bugün kültür balıkçılığından gelen kaynağı ve ithal edilen balıkları da hesaba katsak bile balık tüketimi konusunda bizlerde farklı cevapları almıyoruz. Bugün denize dökülecek kadar çok balık avlayamamakla birlikte balık tüketiminde de ciddi bir sıkıntı olduğu gerçektir. 2000 yılında kişi başına düşen balık tüketimi ise 8 kg iken bu gün bu rakam Gıda, Tarım Hayvancılık Bakanlığı Su Ürünleri 2016 yılı verilerine göre 5,4 kg olarak görünmektedir. Bu değer Avrupa Birliği ülkeleri ve ABD, Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda için 20 kg üzerinde iken, denize hiç kıyısı olmayan Belarus, Çek Cumhuriyeti, Avusturya ve İsviçre’de 10-20 kg kadardır. Gelişmiş soğutma sistemleri, dondurarak muhafaza ve paketleme sistemleri olmasına rağmen, hazır yemek sektörü bu kadar gelişmiş iken bugün yaşam koşullarına göre hazırlanabilecek gerek geleneksel balık ürünlerimiz gerekse balık köftesi, balık çorbası, balık burger gibi ürünler yurt dışı standartlarında hayatımıza girememiştir. Doğada anne sütüne eş değer tüketildiğinde tamamen vücut proteine dönüşebilen yüksek protein kalitesindeki sayılı gıda maddelerinden biridir. Beyin, hafıza ve göz sağlığı kalp ve damar sisteminde etkili olan insan vücudunun yapamadığı mutlaka beslenme yoluyla almak zorunda olduğu omega üç yağ asitlerinden olan Eikosapentaenoik asit (EPA) ve Dokosaheksaenoik asitin (DHA) doğadaki tek kaynağı balık ve diğer su ürünleridir. Bunun yanında fizyolojik faaliyetler için çok önemli olan pek çok vitamin ve mineralin kaynağıdır. Diğer gıda maddeleri gibi her gün tüketilmese de hafta bir / iki defa tüketilmesi ile vücut için gerekli elzem besin öğelerinin alınmasının sağlandığı bir gıda maddesidir.

 

Ülkemizde bilinçli ve sürdürülebilir bir balıkçılık anlayışının benimsenmesi için ve halkın su ürünleri tüketiminde bilinçlendirilmesi konusunda çok acil almamız gereken önlemler ve geliştirilmesi gereken projeler gerekiyor