Evren, Gülen ve Degülenizasyon sorunu

Herkes AKP’yi 12 Eylül’e bağlamaya hazır da, asıl bunların nereden türediği ile 12 Eylül arasındaki bağlantı hakkında hemen hiçbir soru sormuyor.

13.05.2015 09:52
Halil-Berktay
Yaşarken ve Okurken
yazarlar@serbestiyet.com
@HalilBerktay

Kenan Evren’in ölümü münasebetiyle, İslâmcılığın yükselişini körükleyip körüklemediği üzerinde ileri geri konuşuldu. Sola karşı Müslümanlığı kalkan edinmek istemesi ve sık sık Kuran’dan âyetler okuyarak konuşmasından hareketle, adetâ politik İslâma kol kanat germiş bir Evren profili çizilir oldu. İslamofobik dış basın da bunun üzerine atladı. Bir yandan, bir zamanlar Batı’nın ve özellikle ABD’nin kuvvetle desteklemiş olduğu bir diktatörlük rejimini şimdi bir yerinden İslâmiyetle ilişkilendirmek, hiç üstlenmedikleri manevî sorumluluklarından ucuz kaçış oldu. Diğer yandan, sevmedikleri AKP’yi de sanki askerî müdahalenin gayrimeşru çocuğuymuş gibi göstermek daha bile işlerine geldi. Hem Atatürkçülüğe fazla leke sürdürmemek hem de Erdoğan’ların, Gül’lerin, Arınç’ların, Davutoğlu’ların 12 Eylül olmasa hayat bulamayacağını kurmak, içerdeki laik kesimin hayal dünyasında da yerini buldu. Böyle ikiyüzlü, demagojik bir fantezi oluştu.

11 Mayıs'taki Kenan Evren yazısında Oral Çalışlar, bu çarpıtmaya cepheden karşı çıktı. Evren’in, başkanlık ettiği Milli Güvenlik Konseyi’nin ve bütün 12 Eylül rejiminin tepeden tırnağa Atatürkçü olduğunu hatırlattı. Öte yandan, ilginçtir, bütün bu hayli gerçek-dışı spekülasyon ortamında, hemen kimse, gelecekte ulus-devlet çizgisinden oluşabilecek sapmalara karşı gizli İslâmî kalkan olarak asıl Gülen cemaatinin özendirilmiş ve palazlandırılmış olması olasılığı üzerinde durmadı.  

Oysa bu doğrultuda düşündürücü bazı ipuçları yok değil. Biri, Gülen’in ve/ya manevî mürşitlerinin MİT’le -- özellikle belirteyim, Cevdet Sunay ve Fuat Doğu’ların MİT’iyle -- ilişkilerinin, daha 1960’ların sonları veya 70’ların başları kadar gerilere gittiği konusunda söylenenler. İkincisi, 1981-82 yıllarında bütün cami avlularında Ferhullah Gülen’in kasetlerinin serbestçe ve çok bol miktarda sergilenip satılmakta olduğuna dair görgü tanıklıkları. Üçüncüsü, 12 Eylül döneminde görevde olan bazı dört yıldızlı paşaların, emekliliklerinde, gerek Gülenciler ve gerekse Abdullah Çatlılar hakkında özel sohbetlerinde sarfettiği, “biz bunları devlet içine aldık ve kullandık, kontrol edebiliriz sandık, ama çok yanıldığımızı anladık” türü lâflar. Tabii şimdi bunlar okuyanlara çok belirsiz, çok bulutumsu şeyler gibi gelebilir. Bence pek öyle değil ve hele son ikisi, şahsen tanıdığım ve yüzde yüz güvendiğim kaynaklardan bire bir geldiği için, üzerlerinde önemle duruyorum. Üstelik, dördüncüsü ve en önemlisi, Gülencilerin devlet içine yoğun olarak yerleşmeye başlaması tam da 1980’lerin ilk yarısına tarihlenebiliyor. Öte yandan, Cemaatin genellikle milliyetçi, ulus-devlet yanlısı, hem Amerika’ya hem İsrail’e yakın, canalıcı önemdeki Kürt sorununda ise çatışmacı ve barışçı çözüme uzak tavrı, dönemin Kenan Evrenleri ve Haydar Saltıkları tarafından neden kullanılabilir sanılmış olabileceğini de bir ölçüde açıklıyor.

Öyle veya böyle; Gürbüz Özaltınlı’nın, Etyen Mahcupyan’ın, Tuncer Köseoğlu’nun ve şimdi hatırlayamadığım diğer bazı Serbestiyet yazarlarının defalarca dikkat çektiği gibi, anti-AKP mevzilerde yer alan bir kısım sol-liberal aydın ve yorumcunun Türkiye siyasetinde bir faktör olarak Cemaati tamamen, ama tamamen görmezden gelmesi, artık gerçekten tuhaf bir manzara arz ediyor. Hakimler ve savcılardan oluşan, yaklaşık 15,000 kişilik bir yargı camiası var ki, bunun “kemiksiz üçte biri”nin Cemaat mensubu olduğu belirtiliyor ve nitekim Özaltınlı’nın geçmişteki HSYK oylamalarında (CHP’nin önünü açtığı) çarşaf liste kullanımına ilişkin verileri de aynı doğrultuda. 17-25 Aralık 2013 operasyonları öncesi veya sırasında Emniyet’teki Gülenci oranı ise yüzde 70 ve bütün bürokraside yüzde 80 olarak tahmin ediliyor. Bunların korkunç rakamlar olduğu çok açık. Düşünün, balıkçı teknesinin gölgesinde pusuya yatan köpekbalığı misali, böyle büyük bir kütle devletin içinde yer tutmuş; terfi ve tâyinleri denetliyor, sürekli birbirini kolluyor ve önünü açıyor; iç dayanışması müthiş; vatandaşa ve kendi dışındaki başka herkese nesnel kurallara göre değil, kendi dikey bünyesinde yukarıdan aşağı akan emir ve talimata göre muamele ediyor. Üstelik böyle yaptığının sayısız örneği de ortada: Balyoz ve Ergenekon dâvâlarında, en azından bir kısmının imalât olduğu anlaşılan disket ve benzeri malzemeler; Oslo tutanaklarının sızdırılması; Hakan Fidan’ı tasfiye çabaları; MİT TIR’larının yolunun kesilip aranması; “yolsuzluk” operasyonu; bu arada, Cemaat aleyhine yazıp çizen pek çok kişi hakkında “uysa da uymasa da” misali rastgele açılan tâciz dâvâları; en son, artık “mızrak çuvala girmez” misali, içerdiği inanılmaz hukuk ihlâlleri ve özel gayretkeşlik nedeniyle kimsenin savunamaz olduğu, şu 64 polisi Silivri’den alelacele tahliye ettirme girişimi. – Ve dediğim gibi, herkes AKP’yi 12 Eylül’e bağlamaya hazır da, asıl bunların nereden türediği ile 12 Eylül arasındaki bağlantı hakkında hemen hiçbir soru sormuyor.

Doğru, 2002’ye nasıl ulaştılarsa ulaştılar da, 2002’den bu yana özellikle AKP’nin arkasına saklanarak geldiler bugünlere. Buna göz yummuş olmak, kuşkusuz AKP’nin ve onu destekleyip de bu durumu bilenlerin büyük hatâsı. Kendi kadroları olmadığı için bunlara yaslanmak zorunda kaldıkları mazeret değil; böyle bir kanserin oluşup yayılmasına, ne olursa olsun zerrece izin vermemeleri gerekirdi. Fakat diyelim ki bir noktadan sonra farkına vardılar ve geç de olsa harekete geçtiler. Eh, o zaman illâ “bağcıyı dövmek” yerine “üzüm yemeyi” tercih etmek, yani herkes için en büyük tehlike demek olan bu karanlığın tasfiyesine omuz vermek gerekmez mi?

Bu kadar metastaz yapmış bir tümörün ne tür bir cerrahî operasyonla çekilip alınacağı ve/ya görece sağlıklı dokuların nasıl korunup iyileştirileceği, muazzam bir sorun. 1945’ten sonra Denazifikasyon bile görece daha kolaydı Almanya için; Naziler yenilmişti ve dımdızlak ortada, hem daha rahat ayıklanabilir hem fikren, mânen daha komple tecrit edilebilir durumdaydılar. Sovyetler Birliği Destalinizasyon ile çok daha fazla uğraştı ve bugün bile tam üstesinden gelemediği Putin devletinden ortada. Çin de Kültür Devrimi sonrasında büyük çaba sarfetti, Dörtlü Çete’nin ve Kızıl Muhafızların ultra-sol zihniyetinin altedebilmek için.

Şimdi Türkiye’nin önünde, Denazifikasyon ve Destalinizasyon örneklerine taş çıkartacak bir Degülenizasyon problemi durmakta. Evet, bu sadece AKP’nin değil, bütün Türkiye’nin sorunu.

      

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.