Ana SayfaHaberlerGündemTrump bile anladı

Trump bile anladı

 

[2 Nisan 2020] Felâket büyümeye devam ediyor. Dünya çapında günlük vaka artış sayısı  geçtiğimiz haftalarda 30 binlerden 40 ve sonra 50 binlere çıkmıştı. Sonra 60 – 64 – 67 – 73 – 78 bin diye gitti. Şimdi, yani 2 Nisan Perşembe, saat 17 itibariyle toplam 961,692’yi buldu. Bu gece 1 milyonu aşar (yazdım ve aştı bile). Günlük ölüm artışı da 2000’lerden 3000’lere ve sonra 4000’lere tırmandı. Yarın sabah kalktığımızda 5000’i geçmiş olur. Sonuçlanan vaka sayısı içinde ölüm oranı, bugün bir ara yüzde 20’ye çıktı, sonra gene yüzde 19’a indi; oralarda gidip geliyor. Ülkeler dersek, vaka sayısı bakımından 110 binlerde İspanya İtalya’ya, 80 binlerde Almanya Çin’e yetişti yetişecek. ABD ise artık uzaya çıktı denebilir. Halen 215 bindeki vaka sayısı yarın sabah 250,000’i, 5000’deki ölüm sayısı da 6000’i bulur. Bunlar şimdiden korkunç rakamlar, ama çok daha kötüsü yakın.

 

Türkiye’nin hali de en az bu kadar vahim, fakat kaybedilen haftalarda sırf değirmende lâf öğütüldüğünden ve yaygın test uygulaması daha yeni başladığından, mutlak rakamların henüz düşük seyretmesi durumu biraz kamufle etmeye ve kamuoyunun matematik modellemeden anlamayan geniş kesimlerini avutmaya yarıyor. 30 Mart, 31 Mart, 1 Nisan, 2 Nisan. Vaka sayısı bu dört günde 1610 – 2704 – 2148 – 2456 arttı. Günlük ölüm rakamları 37 – 46 – 63 – 79 oldu. Toplam ölü sayısı 168 – 214 – 277 – 356 şeklinde tırmanırken, iyileşen hasta sayısı da aynı günlerde 162 – 243 – 333 – 415 şeklinde gitti. Yani aradaki yaklaşık denkliği korudu.

 

İnsanlar bu trendlerin neye işaret ettiğini anlamıyor herhalde. Cumhurbaşkanı bir türlü toptan karantina ilân edemezken (zira herhalde bunun kendisi için siyasî riskini, tıbbî çöküşten daha fazla önemserken), bazı kent ve/ya semtlerde evde kalma ve benzeri çağrılara nisbeten uyuluyor, ama birçok yerde hiç uyulmuyor. İstanbul’da, televizyon programlarına çıkan uzmanlar, buraya gelirken Dördüncü Levent’ten geçtim ve herkes sokaklardaydı gibi öyküler anlatıyor. Anadolu yakasında Bostancı – Pendik arası, baharın ilk güzel havalarını fırsat bilip hiçbir şey yokmuş gibi kendilerini deniz kıyısına vuran kalabalıklardan geçilmiyor. Boccaccio’nun Decameron’unda, 1340’ların “Kara Ölüm”ünden (hıyarcıklı veba salgınından) kurtulmak için kendilerini Floransa’nın içinden taşraya ve civar tepelere atan kadınlı erkekli genç zenginler gibi, İzmir, İstanbul ve Ankara’dan kaçanlar yüzünden Marmaris’te, Bodrum’da, güneybatının diğer beldelerinde aynı sahneler yaşanıyor. Türkiye’nin diğer ucunda, Diyarbakır’da da durum farklı değil. Uşak’ta vali kentin ana caddesine çıkmış, birlikte gezen gruplara bağırıyor. Hani nerede sosyal mesafe? Avcılar’da, kaçak çalışan bir kahveyi polis bastığında kırk kişi topluca bodruma sığınıyor. Yani iyice burun buruna koşullara! Maksat yasakları mı atlatmak, hastalıktan ve belki ölümden mi korunmak? Evet, mesele sırf iktidarın hatâlarında değil; bu toplumun kültüründe de sorun var. Çocuksu bir toplum. Uçtan uça savruluyor. Hem çok korkak, hem çok vurdumduymaz. Kimisi umreden dönüp karantinaya girmeksizin köyüne gitmek için polisle çatışıyor. Kimisi çay ve sigara yok diye tedavi gördüğü hastaneden kaçıyor. Kimisi hasta şüphelisini, kimisi yanyana gezmeyin diyeni dövmeye kalkıyor. Bu kitlelere mi, hem sokağa çıkma yasağı getirmeyeceksiniz, hem de sonra “üçten fazla kişi bir araya gelemez” gibi kurallar uygulamaya çalışacaksınız? Öz-disiplin zayıf; bana bir şey olmaz saplantısı yaygın. Hepsinin ardında, bilimsel okuryazarlığın düşük seviyesi yatıyor.      

 

Gerçekten alınması artık farz olmuş en zecrî tedbirlerin yokluğunda, yukarıda özetlediğimiz şekliyle mevcut durum, önümüzdeki haftalarda ne yönde seyredebilir? Sadece birkaç noktaya işaret etmekle yetineceğim. (1) Dünya rakamları, ölüm olaylarında enfeksiyon ile ölüm arasında ortalama 24 gün geçtiğini gösteriyor. Başka bir deyişle, şimdi ölenler virüsü (tabii ortalama) 24 gün önce kapmış olmalı. Aynı şekilde, bundan 10 gün önce hastalananlar içinde ciddi vakalar bundan 14 gün sonra ölümle sonuçlanabilir. Bugün hastalananlardan bazıları da ölecekse, bundan 24 gün sonra ölecek. Bütün hesaplamalarda bu zaman fasılasını dikkate almak gerekiyor.

 

(2) Türkiye’de, günlük bazda açıklanan rakamlarda, ölümlerin vaka sayısına oranı yüzde 1.5 ile yüzde 1.6 arasında değişiyor. Buna göre, şimdi x ölüm vakası meydana gelmesi için, 24 gün önce kaç kişinin virüsü kapmış olması lâzım? Hangi sayının yüzde 1.5 veya 1.6’sı x eder? Bunu bize (1.5y /100) veya (1.6y/100) formülleri veriyor. Bunları 37, 46, 63, 79 diye giden ölüm rakamlarına uygularsak, 30 Mart, 31 Mart, 1 Nisan ve 2 Nisan tarihlerinde bu sayılara ulaşılabilmesi için, bu tarihlerin 24 gün öncesinde, yani 6-7-8-9 Mart’ta muhtemelen 2500, 3000, 4000 ve 5000 gibi hasta sayılarının söz konusu olmuş olması gerekiyor. Hesaplamanın tamamını şu tabloda görebilirsiniz:

 

 

Şimdiki

tarih

 

Yeni ölüm

sayısı

 

24 gün

öncesi

24 gün önceki muhtemel

yeni vaka sayısı

1.6

katsayısıyla

1.5

katsayısıyla

 

30 Mart 2020

37

6 Mart

2313

2467

31 Mart

46

7 Mart

2875

3066

1 Nisan

63

8 Mart

3938

4200

2 Nisan

79

9 Mart

4938

5267

 

 

(3) Bu sonuç, en basiti şu nedenle ilginç: Resmî bilgilere göre ülkemizde ilk vaka ancak 9 Mart’ta kaydedildi. Yani 9 Mart’a kadar Türkiye’de güya koronavirüs henüz mevcut değil. Oysa yukarıdaki 6-7-8-9 Mart yeni vaka sayılarını topladığınızda, (öncesi bir yana) sırf bu dört günde asgarî 14,064, azamî 15,000’lik bir vaka stokunun olmuş olması gerektiği ortaya çıkıyor. Başka bir deyişle, 9 Mart’ta kaç kişilik bir “enfeksiyon odağı” mevcut, yani toplam o günden itibaren toplam kaç hasta koronavirüsü çevrelerine bulaştırmış olabilir diye soracak olursak, bunun cevabı sıfır (0) değil, en az 14-15 bin oluyor. Bu da (a) Türkiye’nin ancak dün (1 Nisan itibariyle) 15,000 küsur vaka düzeyine geldiği iddiasının ne kadar patetik olduğunu gösteriyor; (b) şu andaki gerçek vaka sayısının (yani aramızda, ortalıkta dolaşan hasta/taşıyıcı/bulaştırıcı sayısının) herhalde 100,000’in üzerinde olması gerektiğine işaret ediyor.  

 

(4) Salgının şu âna kadarki seyri içinde, pek çok ülkede toplam ölü sayısının 100’den 200’e çıkması ortalama 5-6 günde gerçekleşti. İtalya ve İspanya’da bu 3 güne indi. Türkiye’nin son altı günlük kümülatif ölüm gidişatı ise şu tablodaki gibi:

 

28 Mart Cumartesi

108

29 Mart Pazar

137

30 Mart Pazartesi

168

31 Mart Salı

214

1 Nisan Çarşamba

277

2 Nisan Perşembe

356

 

Başka bir deyişle, Türkiye 5-6 günde değil 3 günde 100 ölümden 200 ölüme çıktı (daha somut olarak 28 Mart’ta 108’den, 31 Mart’ta 214’e). Yani diğer birçok ülkeye değil, İtalya ve İspanya’ya benzer bir grafik çizmekte. Başlıbaşına bu, yeterince vahim. Ve âşikâr ki, 214’ten 2 günde 356’ya vardığına göre, yarın, yani 3 Nisan Cuma akşamı itibariyle 400’ü çok aşacak, yani ölü sayısını gene 3 günde (200 küsurdan 400 küsura) katlayacak. Üstelik arkada, 9 Mart’ta sıfır (0) değil de en az 14-15 bin vaka bazından türeyip büyüyen bir kartopu mevcut. Hükümetin Mart ortasından itibaren hayli hantal ve isteksiz bir şekilde almaya koyulduğu kısmî sınırlamalar kısa düşecek. Böyle giderse, bu hız muhtemelen en az böyle kalacak, yani 3 günde bir katlanarak gidecek. Türkiye’den 3 Nisan’da toplam +400, 6/7 Nisan’da +800, 9/10 Nisan’da +1600… koronavirüs ölümü çıkması şaşırtıcı olmayacak.    

 

Amerika’da Trump dahi sonunda anladı bunu. Bunu, yani belirli bir anda ne kadar test uygulandığına göre saptanan vaka sayısının ne kadar yanıltıcı olabileceğini. Anthony Fauci ve diğer tıp danışmanları sabırla anlattılar, anlattılar… ve ABD’nin vaka sayılarının neredeyse dik tırmanışa geçmesinin de etkisiyle, sonunda dank etti kafasına. Milyonlarca hasta ve birkaç yüz bin ölüm olasılığından dehşete kapıldı. Onun için 180 derece çark etti, egomanyaklığını yutmak pahasına ağız değiştirdi. Daha geçen haftalarda, alt tarafı bir flu (grip), hiç mi grip görmedik şimdiye kadar türü cevherler yumurtluyordu. Şimdi ise hayır, diyor, bu asla bildiğimiz griplerden değildir, çok tehlikelidir, aman sevgili Amerikalılar, sonra çok üzülmek istemiyorsak çok ciddiye alalım. Kısmî karantina uygulamalarını 12 Nisan’a kadar kaldırmaktan söz ediyordu; vazgeçti, geri adım attı ve 30 Nisan’a kadar uzattı. Ama çok yakında söylediklerini hatırlatan gazetecilere de kızıp bağırmaktan geri durmuyor.

 

Koronavirüs salgınıyla, ikircikli ve yarım yamalak, “hem o hem o” ya da “ne yardan geçerim ne serden” tavırlarıyla baş edilemez. “Gücümüzün bir kısmını salgınla mücadeleye hasredelim, ama tamamını değil, çünkü ekonomiyi de kollamamız lâzım.” Hayır, bu olanaksız. Hele Türkiye gibi çok da zengin olmayan bir ülkede, tümüyle olanaksız. İktidar uygulamada tekçi ve tekelci, ama düşünüşünde ve krizi algılayışında dağınık. Önce salgın, sonra ekonomi. Ekonomi zaten bütün dünyada krize girecek ve giriyor. Kaçınılmaz. Ancak olanca gücünle yüklenirsen epideminin belini kırabilir ve belki ondan sonra ekonomiyle uğraşabilirsin. İki cami arasında bî-namaz kalırsan, ikisini de yapamazsın. Ekonomiyi kurtaracağım diye çok kesin ve konsantre politikalar gütmezsen, bitiremezsin bu salgını. Uzar gider, yerleşir, endemik hale gelir, sonra hiç hakkından gelemezsin. Her şeyi olabilecek en kötü biçimde aşağı çeker. Ekonomiyi ve siyaseti düze çıkarmak da asıl o zaman hayal olur.

 

 

- Advertisment -