Bu iş siniklere göre değil!

Bizdeki mevcut gazetecilik manzarasına bakınca bırakın tutkuyu ve yaratıcılığı, temel insani değerlere dahi sahip olunmadığını görenlerse içten içe gülüyordurlar belki de. Bu kişiler, eğer samimiyetle bu durumdan memnun değiller ama ellerinden yapacak bir şey gelmediğini düşünüyorlarsa Kapuściński’nin şu sert darbesinden destek alabilirler: “Her şeyden önce, gazetecilik yapabilmek için iyi bir insan olmak gerektiğine inanıyorum. Kötü insanlar [bizde sanılanın ve görülenin aksine!] iyi gazeteci olamaz.

03.07.2019 10:28
A. Erkan -Koca



 

Başlığı, “Gazeteciliğin Malinowski”’si diye de koyabilirdim. Son zamanlarda, antropologlar gibi çalışan, sahaya gidip haberin özneleri kadar ‘nesneleri’ne de odaklanan, yalnızca aktarmakla kalmayıp anlattıklarını yaşayan ve gerçeğe olan bağlılığı her türlü profesyonelliğine baskın olan gazeteci sayısı –ne mutlu ki!- artıyor.

 

Tıpkı antropologlar gibi, çalıştıkları yerin insanları ve coğrafyalarıyla bütünleşen, bütün hayatlarıyla aktardıkları gerçeğin içine giren ve çoğu kez gerçeğin ne olduğundan çok ne olmadığını bütün çıplaklığıyla ifşa eden ‘anti-kahramancı’ bir gazeteci tipi erişilemez imtiyazlarla gazetecilik yapıldığını zanneden kurnaz zekâlı salon tipini alt ediyor.

 

Resmi görüşleri ya da otoritelerin düşüncelerini her şey zanneden, büyük makamlardan gelen görüşlere aşırı duyarlılık gösterirken  en sıradan gerçekliği bile ‘kaybeden’ bir gazeteciliğe inat kararlardan, politikalardan, çatışmalardan ve savaşlardan en çok etkilenen insanların acı dolu hayatlarından duyulmayan sessizliğe kulak verenler de mutlaka çıkıyor. Her dönemde, her türlü engele rağmen, en tehlikeli çatışmaların içinden kafasını kaldıran asi bir ruh ne yapıp edip hakikati tüm dünyaya duyurmayı başarıyor.

 

Hikâyesini anlattığı insanların acısına ortak olan, kendisi için değil onlar için konuşan bir meslek olarak gazetecilik bir yandan gazetecilikten gelmeyen patronların elinde medya sektörüne dönüşerek tanınmaz hale gelirken diğer yandan bağımsız ve serbest çalışan gazeteciler çoğalıyor. Zweig bir yerde, siyaset için ‘tutarsızlıklar sanatı’ demişti. Gazetecilik işte bu tutarsızlıkların ifşa sanatı olarak üzerindeki bütün baskılardan iyi bildiği dışarı atma gücü sayesinde kurtuluyor. Gerçeğe temas etmek, kendi kendini arıtmak zorunda bırakıyor. Gazetecilik dibe doğru battıkça yeni bağımsız gazeteciler çıkarıyor suyun yüzüne. Ve bütün bunların mümkün olması için tek bir özellik gerekiyor: sinik olmamak.

 

Siniklik, iyinin ve doğrunun gerçekleşemeyeceğine inanan insanların, oyunu acılar üzerine kurarak duruma göre konum almalarının bir sonucu oluyor çoğu zaman. Sıradanlaşmış kötülüklerin kanıksanması için mutlaka var olması gereken bir karakter yaratıyor. Güce ve otoriteye göre kendini ayarlarken içten içe bir çelişki yaşamamak için olan bitenin üzerinde gerçek anlamda durmamak, her şeyi meşrulaştırmak için kendini hayatın rüzgârına bırakmak biçiminde görünmezlik kazanıyor. Sıradan insanların görmesi, görünmezliği oranında zor olsa da işin ehli kimseler için kapatılması imkânsız bir noksanlık olarak sırıtıyor.

 

                                                              ***

 

Yirminci yüzyılın en önemli gazetecilerinden biri olarak gösterilen Ryszard Kapuściński, bugünlerde çokça aradığımız gerçek gazetecilik için ders niteliğinde bir isim. Farklı coğrafyaları gazeteciliğin sahasına dönüştüren, haber vermeye ya da rapor etmeye çalışmaktan çok insanların sesini duyurmak için mücadele eden büyük bir isim. Her mesleğin büyüklere ihtiyacı varsa şayet Kapuściński de gazeteciliğin büyüklerinden. Okullarda ders olarak okutulması gerekli türden.  

 

Maria Nadotti, Bu İş Siniklere Göre Değil: İyi gazetecilik üzerine konuşmalar adlı Kapuściński ile yapılan konuşmalardan (hayır söyleşi değil konuşma!) derlenmiş harika kitabın Önsöz’ünde onunla ilgili şöyle yazıyor:

 

“Yazar...1990 ve 1991’de, Boris Yeltsin’in ‘tehlikeli’ hâkimiyetiyle sonuçlanan darbe girişiminin arifesinde uçsuz bucaksız Sovyet coğrafyasını keşfe  çıktı. Kurumsal düzeydeki görüşmelerden, resmi kaynaklardan ya da yönetenlerin asılsız sözlerinden özenle uzak durdu.”

 

Burada Kapuściński için yazılanlar aynı zamanda iyi bir sosyoloğu ve antropoluğu da tarif eder. Aynı anda, sayısız yönetim kurulunda, bilim akademilerinde, düşünce kuruluşlarında, banka kurullarında, parti yönetimlerinde, gazetelerde görev almayı marifet sayan akademisyenler için olmasa da kendini yarına hazırlayan idealist genç sosyal bilimciler için hiç değilse. ‘Resmi bilim insanları’ çok olan bir toplum için acı dersler bunlar elbette.

 

Devam edelim. Bu türden konuşmaları yapanlar genellikle konuşulan kişinin orotitesi karşısında kaybolduklarından ya da kendilerini geriye çekmek zorunda hissettiklerinden incelikli bir zekâ aksettiremezler oluşan metne. Oysa Nadotti hiç de öyle yapmıyor ve altın sözlerin açığa çıkmasında neredeyse sözü söyleyen kadar bir paya sahip. Nadotti, Kapuściński’yle sadece konuşmuyor çünkü. İzinden gittiği ustasının büyüklüğünü gelecek kuşaklara taşımak istiyor. Polonyalı Kapuściński’yi tüm dünya tanısın istiyor. Onun çalışma biçimini ve yöntemini şöyle ifade ediyor:

 

“Kapuściński, ‘kalabalığa karışmakta’ çok başarılıydı ve gittiği her yerin yerlisi sanılıyordu. Eserlerinin doğal yapısını, güncel siyasete nüfuz edebilen derinlikli, zekice ve son derece insani yönlerini anlayabilmek için, yazarın çalışma yönteminin insanlarla kurduğu ilişki olduğunu unutmamak gerekir. Birinci kural, kimliğini gizli tutabilmektir. Bu da medyatik olmanın narsisistik zevklerinden vazgeçmekle ve anonim kalmanın faydalarını görebilmekle mümkündür.”

 

“Medyatik olmanın narsisistik zevkleri” üzerine de ayrı bir bölüm açıp uzun konuşmak lazım. Bizdeki örneklere bakınca –Kapuściński’nin tersine- görünmeyeni ortaya çıkarmak ya da sesi çıkmayan kesimlerin sesi olmaktan çok görünür olmak kendi sesiyle bütün diğer sesleri bastırmak ya da buradan kazandığı ünü bilime ve başka alanlarda kariyere yatırmak türü bir çarpıklığı gözlemek zor olmasa gerek.

 

Kapuściński için herhangi bir olaydan etkilenen sıradan insanlara ulaşmak, onların kendisini açmasını sağlamak ve ilk ağızdan bilgilere ulaşmak son derece önemlidir. “Gazetecilik bilgisinin temel kaynağı ‘diğer insanlar’”dır. Haberini yaptığı insanların yalnızca arasına karışmakla kalmaz gerçek anlamda habere de ‘karışır’. “Bunu yapamadığınız takdirde” der, “sonunda iktidarın reklamının yapıldığı basın toplantılarının takıntılı ve gittikçe kafası daha fazla karışan bir takipçisi olup çıkarsınız.”

 

Kapuściński, her iyi gazetecinin kelimelerle bir edebiyatçı kadar oynayabilmesi gerektiğini gösterir. Sözcükleri, yalnızca düşünceleri ya da gözlenenleri ifade etmek için değil aynı zamanda isyanın ve mücadelenin araçları olarak görmek gerekir ona göre. İyi bir habercinin, “iyi bir gözlemcinin yanı sıra, iyi bir dinleyici olması ve ‘günümüz dünyasındaki siyasi olaylar ile günlük hayat arasındaki uçurumu görmesi” gerekir.

 

Kapuściński’nin hayatı, Rusya’da, İran’da ve Afrika’nın Doğu’sunda Batı’sında Kuzey’inde ve Güney’inde, her yerinde geçmiştir. Afrika’yı, Afrika halkının tarihi kırılmalarda yaşadığı kalp kırıklıklarını ondan dinlemek, tüm dünyayı etkileyen büyük siyasi olayların sıradan insanların küçük hayatında açtığı uçurumun aslında gerçeğin ta kendisi olduğunu görmek karşıdaki insana büyüdüğü ve dinlediklerinin insanlığına dair içsel bir duyguya dönüştüğü hissi verir.

 

Ona dair anlatacak çok şey var. Polonyalı ünlü antropolog Malinowski’nin hemşehrisi, Another Day of Life gibi hem adı hem yazdıkları insanın içine işleyen kitabında bir kez daha yalnızca gazeteciler için değil aynı zamanda sosyologlar ve antropologlar için konuşur: “Hayatını biraz olsun paylaşmadığın biri hakkında yazmak doğru değildir.” Ve sonra yalnızca antropologlar ya da sosyologlar için değil işini hakkıyla yapmak isteyen herkes için şu eşsiz tavsiyede bulunur: “Gazetecilerin yüzde doksanı tarafından uygulanan, işin zanaat düzeyinde, bir ayakkabıcı veya bir bahçıvandan farkımız yok. Bu en alt düzeydir. Ancak bir de, kendimizden ve tutkularımızdan bir şeyler kattığımız yaratıcılık esaslı daha üst bir düzey  vardır.”

 

Herkesten bu kadar tutkuyla iş yapmasını beklemeyiz diyenler çıkacaktır ve haklıdırlar. Bizdeki mevcut gazetecilik manzarasına bakınca bırakın tutkuyu ve yaratıcılığı, temel insani değerlere dahi sahip olunmadığını görenlerse içten içe gülüyordurlar belki de. Bu kişiler, eğer samimiyetle bu durumdan memnun değiller ama ellerinden yapacak bir şey gelmediğini düşünüyorlarsa Kapuściński’nin şu sert darbesinden destek alabilirler: “Her şeyden önce, gazetecilik yapabilmek için iyi bir insan olmak gerektiğine inanıyorum. Kötü insanlar [bizde sanılanın ve görülenin aksine!] iyi gazeteci olamaz. Bu meslekte iyi bir insan demek, başkalarını anlamak; onların niyetlerini, inançlarını [ya da inançsızlıklarını elbette!] ilgi alanlarını, sıkıntılarını ve acılarını anlamak demektir. Ve ilk andan itibaren onların kaderlerine ortak olmak demektir...bu bakımdan mesleğimizi iyi bir şekilde icra etmenin yolu göz önünde olmamaktan, varlığımızı unutmaktan geçer. Bizler varlığını yalnızca diğer insanlar için sürdüren, onların sorunlarını paylaştıktan sonra da bunlar çözüm getirmeye ya da en azından dünyaya anlatmaya çalışan kişileriz.”

 

Evet, kısacası bu iş siniklere göre değildir. “Şüpheci, gerçekçi ve temkinli olmak gazetecilik yapmanın temel şartlarıdır. Sinik olmak ise bambaşka bir meseledir. Gazetecilik mesleğiyle de bağdaşmaz. Sinizm, ciddi düşünüldüğünde, bizi mesleğimizden otomatikman uzaklaştıran, insanlıkdışı bir tutumdur. Doğal olarak burada ideal gazetecilik anlayışından söz ediyoruz, sıklıkla gördüğümüz kötü gazetecilik örneklerinden değil.”

 

Türkiye’ye ve Türkiye’deki gazeteciliğe dair hiçbir şey söylemiyor oluşu ne büyük eksik. Yoksa şu cümlelerden kendi payımıza düşen bir şeyler olduğu duygusuyla teselli olabilirdik: “Ömrüm boyunca farklı ülkelerde ve farklı dönemlerde yüzlerce harika gazeteciyle tanıştım. Hiçbiri sinik değildi. Tersine, yaptıkları işe oldukça bağlı, aklı başında ve genellikle insancıl kişilerdi...Gazetecilik, dünyanın farklı bölgelerinde tehlikeli bir meslek halini alıyor. Bu mesleği yapmaya karar verenler, bedelini tehlikeler ve acılar içinde ödemeye hazır kişilerdir. Onlar sinik olamazlar.”

 

Son olarak, yine yalnızca gazeteciler için değil sosyolog-antropologlar için de bütünüyle geçerli olan altın bir tavsiyeyle bitirelim ve Kapuściński gibi gazetecilere sahip olabilmeyi dileyelim:

 

“İyi gazetecilikte olayların  aktarılmasının yanı sıra onların niçin meydana geldikleri de açıklanır; kötü gazetecilikte ise sadece olaylar aktarılır, arkasında yer alan herhangi bir tarihsel ilişkiye ya da bağlama yer verilmez. Olayların bir dökümü vardır, ancak ne sebeplerinden ne de geçmişteki benzer örneklerinden haberdar oluruz. Bu türden bir haberde her şey basit açıklamalarla geçiştirilmeye çalışılır.”

 

Bir gün birileri çıkıp –mümkünse bu topraklardan!- sadece gazteciliğin değil başta politika olmak üzere pek çok işin hiç de siniklere göre olmadığını anlatabilse. Bilmem anlatabildim mi!

 

 

 

 

 

 

 

 

   

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.