‘Satisfied power’: AK Parti

Bütün bunlar hiç de olmaz şeyler değil. Fakat içinden çıkılması daha zor olan soru toplumsal ve siyasal düzeydeki bütün bu ümitvar beklentilere karşın devlet bürokrasisinde ve yargıdaki kadroların nasıl ve neye göre şeçileceği? Kendisini ‘devletin asıl sahibi’ olarak gören kitlelerin nasıl liyakata ve ehliyete davet edileceği, gerçek anlamda herkesi içine alacak sistemlerin işletilip işletilemeyeceği gibi duruyor.

29.06.2018 09:11
A.Erkan -Koca



 

Yıllar önce bir toplantıda İngiltere’nin eski dışişleri bakanlarından biri söylemişti bu sözü. Muhafazakâr partinin önde gelen isimlerinden biriydi. Eski yayılmacı ve sömürgeci politikalarını kastederek, “İngiltere artık zannedildiği kadar tehlikeli bir ülke değil çünkü aslına bakılırsa o bir satisfied power.” demişti. Ununu elemiş eleğini asmış bir ülke manasında.

 

Seçim sonuçlarından büyük kaygılar çıkaran insanlar var. Bürokraside, üniversitede ve yargıda olan bitenleri yakından bilen ve her şeyin daha beter olma ihtimaliyle ürkerek geleceğe dair bütün ümitlerini kaybeden, muhafazakâr, seküler ya da milliyetçi insanlar bunlar.

 

Aslına bakılırsa tatil beldelerini boşaltıp sandığa koşan insanların en önemli motivasyonlarından biri demokrasiye olan inançtan çok “ya bunlar iktidar olursa”dan duyulan korku ve kaygıydı. Bir de tabi “günlerini gösterelim şunlara” coşkusu. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki pek çok Avrupa ülkesinde seçime katılım oranlarının düşük oluşunun altında bunun tam tersi bir duygunun, yani, “kim gelirse gelsin sorun olmaz” hissinin önemli bir payı vardır. O nedenle dönüp sorarsak eğer, bütün bu kaygılı insanlar haklılar mı?

 

Elbette evet, bir bakıma haklılar çünkü Olağanüstü Hal döneminde hükümetin ve atadığı bürokratların günahı çok. Adaletin ve liyakatin çok büyük yara aldığı da gün gibi açık bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Dahası, bu dönemi kişisel kariyer hesapları ve çıkarları için fazlasıyla istismar eden, mücadelenin ön saflarında görünerek ve kendi kendisini gönüllü birer ‘tetikçi’ haline getirerek  bu yeni dönemde artık vazgeçilmez bir konum edindiğini zanneden ve bunun diyetinin ödenmesini bekleyen kasabalı kariyerist tipler şimdiden köşe kapmaca oynamaya başlamış gözüküyorlar. Evvelce zaten köşe başlarını tuttukları için önümüzdeki dönemde kolayca ellerini yükseltecekleri ve verdikleri mücadelenin semeresini alacaklarından fazlasıyla eminler.

 

Öte yandan, 7 Haziran seçimleri sonrasında MHP’nin AK Parti ile koalisyon kurmasını isteyen ancak bu olamayınca 1 Kasım seçimlerinde AK Parti’nin bu kez tek başına hükümet kurmasını sağlayan seçmenler MHP artık zaten AK Parti’yle birlikte hareket ettiği ve hükümet kurulamaması gibi bir tehlike de kalmadığı için yeniden partilerine dönmüş durumdalar.

 

Belli ki bu kesim dış politikanın devletçi çizgiden hayli uzak ve ‘savruk’ İslamcı bir bakışla yönetilmesini yeterince ‘yerli ve milli’ bulmuyor. Buralarda bir kafa karışıklığı ve uzun vadede epeyce aleyhimize olacak tehlikeler olduğunu düşünüyor. Dolayısıyla, dış politikada İslamcılığın kontrol edilmesini istiyor.

 

İç taraftaki güvenlik, terör ve Kürt meselesinde ise HDP’nin belirleyiciliğini istemiyor. HDP’ye güvenmiyor ve AK Parti’nin İslamcı çizgisinin bir kez daha HDP ile yan yana gelebilme ihtimalinden endişe duyuyor. Seçimde yaptığı tercihle onu yeniden devletin güvenli alanında kalmaya, riske girmemeye ve İslamcılığı yeniden düşünmeye davet ediyor.

 

O nedenle, görünen o ki hükümet bu kez her yaptığını iki kez düşünmek durumunda kalacak ve hem içeride hem de dışarıda AK Parti’nin ana dinamiğini oluşturan ideolojik hattan sapmadan yoluna devam etmekte zorlanacak. Bu elbette geleceğe dair çeşitli savrulmalar ve belirsizlikler üretici bir faktör. Fakat öte taraftan önümüzde yeni bir dönem var ve AK Parti artık belli ölçüde bir ‘satisfied power’ durumunda.

 

İçindeki muharip enerjiyi atmış, devletin kontrolünü bir şekilde eline alan, sivil-asker ilişkilerinde rahatlamış, dış politikada yeniden batı hattına yakınlaşan, Avrupa Birliği’ne yeniden göz kırpan bir AK Parti var karşımızda. Buna ilaveten, Suriye meselesi de yakın zamanda bir çözüme kavuşmak zorunda gibi duruyor. Ve tam da bu nedenlerle, içeride ve dışarıda İslamcı ideolojinin baskısıyla hareket edemeyecek olması, ülkeye umulmadık bir demokratikleşme getirebilir mi acaba diye sormak gerekiyor?

 

Demek istediğim, MHP ile olan bağımlılık ilişkisi İslamcı ideolojinin kendi seçmenlerinin ötesinde geniş bir toplumsal tabanda kabul görme baskısına neden olabilir ve AK Parti gerginlik yaratan bu durumla başa çıkabilmek için güçlü bir meşruluk arayışına girerek yeni demokratikleşme adımları atma zorunluluğu duyabilir. MHP karşısında elini güçlendirebilmek için toplumda yaşanan kutuplaşmaları ortadan kaldırma, daha kapsayıcı olmayı çözüm olarak görebilir. Siyasi düzeyde beklenmedik bir insan hakları ve yeni reform süreçleri bile söz konusu olabilir.

 

Bu kez HDP işin içinde olamayacağına ve terörle mücadele de aynıyla devam edeceğine göre bununla bağlantılı meseleler artık ‘bölgesel’ olarak ele alınmaktan ziyade -tam bir ‘milli’ bakışla- bütün bir ülkenin sorunu olarak görülebilir -ya da getirilebilir- ve teröre neden olan siyasal, toplumsal ya da ekonomik problem olarak ne varsa çözümü için bu kez ülkenin  batısı ve tamamına yönelik bir açılım gerçekleştirilebilir. Böylelikle bir kere daha MHP’nin talepleri karşılanarak ülkenin meseleri için de yeni çıkış yolları bulunabilir.

 

Bütün bunlar hiç de olmaz şeyler değil. Fakat içinden çıkılması daha zor olan soru toplumsal ve siyasal düzeydeki bütün bu ümitvar beklentilere karşın devlet bürokrasisinde ve yargıdaki kadroların nasıl ve neye göre şeçileceği? Kendisini ‘devletin asıl sahibi’ olarak gören kitlelerin nasıl liyakata ve ehliyete davet edileceği, gerçek anlamda herkesi içine alacak sistemlerin işletilip işletilemeyeceği gibi duruyor.

 

Şunu biliyoruz ki bu ülkede devlet demokratikleşmeden toplumsal ve siyasal katmanlardaki demokratikleşme adımları her zaman için güdük kalıyor ve er ya da geç her şey ‘aslına’ rücu ediyor.

 

Dolayısıyla, yeni dönemin kritik sorularından biri bütün bunların hangi kadrolarla yapılacağı ve OHAL döneminin üretip şekillendirdiği ve her ideolojiye yakın, günahı kabarık kasaba bürokratlarının önünün nasıl kesileceği kritik –ve de yakıcı- bir soru olarak cevaplanmayı bekliyor. Hamaseti liyakatla karıştıran, memleket sevgisini savaşmak olarak algılayan, teorik bilgisi son derece zayıf ama pratik alanda bir o kadar kendinde üstün güçler vehmeden makam sahipleri nasıl olacak da gerçeklikle yüzleşecek?

 

Evet, AK Parti artık belli ölçüde bir ‘satisfied power’ ve tam da bu nedenle yeni dönem için hissedilen kaygı ve korkulara rağmen artık zannedildiği kadar tehlikeli olmayabilir. Eğer devlet kadrolarındaki tercihini herhangi bir ‘toplumsal ya da politik cemaat’tan yana kullanmayıp geniş bir kesime açabilirse hem kendini hem de memleketi umutsuzluktan kurtarabilir. Kısacası, AK Parti tam bir tatmin olmuşluk hissine kavuşmak istiyorsa şayet, bu kez gerçekliği siyasete kurban etmemeyi deneyebilir.

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.