Açlık grevleri yoluyla hak aramak

Siyasî açıdan açlık grevleri, Kürtlerin evlerini başına yıkan, siyasi kazanımlarını sıfırlayan çukur ve hendek eylemlerine benziyor. Tıpkı hendek olaylarında olduğu gibi, biliyorum, beş altı ay sonra kimi HDP’liler çıkıp “bunlar yanlış eylemlerdi” diyecek, ancak o zaman çok geç olacaktır.

06.05.2019 09:22
Abdullah -Kıran

29abdullah@gmail.com

 

Türkiye cezaevlerinde aylardan beri süren açlık grevi eylemleri can almaya devam ediyor.  HDP milletvekili ve DTK eşbaşkanı Leyla Güven’in açlık grevi 1 Mayıs itibariyle 175’inci gününe girdi. 137 günden beri cezaevlerinde açlık grevindeki 15 tutuklunun ise 30 Nisan itibariyle artık “ölüm orucu”na başladıkları yazılıyor. Kamuoyuna yapılan açıklamalardan, yurt içi ve yurt dışında yaklaşık üç bin insanın açlık grevinde olduğu anlaşılıyor. Açlık grevine devam edenlerin en önemli talebi, PKK lideri Abdullah Öcalan ve siyasi tutukluların üzerindeki tecridin sonlandırılmasıdır.

 

Abdullah Öcalan’ın 27 Temmuz 2011’den bu yana Asrın Hukuk Bürosu’na mensup asıl avukatlarıyla; 2014’te tek bir (diğer) avukatla görüşmesinin ardından, başka herhangi bir avukatla; 11 Eylül 2016’dan beri de ailesiyle yüz yüze görüştürülmediği söyleniyor. Son olarak Öcalan’ı 12 Ocak’ta kardeşi Mehmet Öcalan ziyaret etmiş, ancak bu görüşmeden de açlık grevlerini sonlandıracak güçlü bir mesaj çıkmamıştı.

 

Aylardır süren açlık grevleri nedeniyle, 17 Mart’ta Zülküf Gezen Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde; 23 Mart’ta Ayten Beçet Gebze Cezaevi’nde; 24 Mart’ta Zehra Sağlam Oltu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde, 25 Mart’ta Medya Çınar Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi’nde; 1 Nisan’da Yonca Akici Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’nde; 2 Nisan’da Siraç Yüksek Osmaniye 2 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’nde; son olarak 5 Nisan’da Mahsum Pamay Elazığ T Tipi Cezaevi’nde yaşamını sonlandırdı. Şimdiye kadar yedi genç insanın hayatına mal olan açlık grevlerinin, meseleye makul bir çözüm üretilmedikçe, giderek artan ölümlere yol açması kaçınılmaz görünüyor.

 

Sorunun iki boyutu

 

Bana göre açlık grevlerinin iki boyutu var; biri devlet açısından, diğeri ise örgüt açısından. Önce devleti ilgilendiren boyutuna değinelim. Yıllardır tartıştığımız, ancak bir türlü yenisini yazamadığımız, askeri rejim döneminde yazılmış ve halen yürürlükle olan 1982 anayasasının 2. Maddesi şöyle diyor: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

 

İmdi, “millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı…demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti,” durum ne olursa olsun, vatandaşlarının ölümüne seyirci kalamaz, onları ölüme teşvik edecek  yol ve yöntemlere tenezzül edemez. Yine Anayasanın 17. Maddesi “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz” diyor. Burada, söz konusu kimsenin, değil masum ve suçsuz olması, en azılı katil olması dahi, devlet ve yasalar açısından durumu değiştiremez.

 

Bildiğim kadarıyla suçu ne olursa olsun şahsa yönelik yıllarca devam edecek bir tecrit cezası ne anayasamızda, ne de yasalarımızda mevcut. En ağır suçtan hüküm giymiş, ömür boyu ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırılmış bir hükümlü bile, çok kısıtlı şartlarda da olsa ailesi, avukatları ve yakınlarıyla görüşme hakkına sahiptir ve devlet bu hakkın yerine gelmesi için gerekli zemin ve imkânları sağlamakla yükümlüdür. Cicero’nun da işaret ettiği üzere yasa, siyasal toplumu bir arada tutan bağdır. Devlet ise yasaların birleştirdiği bir yurttaşlar topluluğudur. 

 

Tutuklu ve hükümlülerin sorumlulukları, hak ve ödevleri yasalarımızda açıkça belirtilmiştir.  Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 83. Maddesinde şöyle yazıyor: “Hükümlü, belgelendirilmesi koşuluyla eşi, üçüncü dereceye kadar kan ve kayın hısımları ile vasisi veya kayyımı tarafından haftada bir kez ve ayrıca kuruma kabullerinde, zorunlu haller dışında bir daha değiştirilmemek üzere, ad ve adreslerini bildirdiği en fazla üç kişi tarafından, yarım saatten az ve bir saatten fazla olmamak üzere çalışma saatleri içinde ziyaret edilebilir.”  Hattâ 66. Maddede, hükümlülerin telefon görüşmesi dahi yapabileceği yazıyor. İlgili madde şöyledir:  “Kapalı ceza infaz kurumlarındaki hükümlüler, tüzükte belirlenen esas ve usullere göre idarenin kontrolündeki ücretli telefonlar ile görüşme yapabilirler. Telefon görüşmesi idarece dinlenir ve kayıt altına alınır. Bu hak, tehlikeli halde bulunan ve örgüt mensubu hükümlüler bakımından kısıtlanabilir.” 

 

Özü itibariyle bir hukuk devleti kinci ve intikamcı olamaz; ilgili yasalar çerçevesinde hak ve adaletin tesisini sağlamaya çalışır.  Tabii devlet, Öcalan’ın örgütünü içeriden yönetmesine, kamu düzenine zarar verebilecek nitelikte mesajlar göndermesine de müsaade edemez.   Ancak devlet, Öcalan’ın ailesi ve avukatlarıyla görüşmesinin yolunu açarak, açlık grevleri için ileri sürülen bahaneleri ortadan kaldırabilir.  Zira her ölüm iç huzura zarar verip hukuk devleti ilkelerini zedelemektedir. Cezaevlerindeki ölümlerin, demokratik dünyada ülkenin itibarına ciddi anlamda zarar verdiği de unutulmamalıdır.

 

HDP ve örgüt açısından

 

HDP milletvekilleri Leyla Güven ve Tayyip Temel’in, Öcalan’a ve siyasi tutuklulara yönelik “tecrit uygulaması” son bulsun çağrısıyla açlık grevine girmeleri iki olumsuz duruma işaret etmektedir. Birincisi HDP, yasalara göre kurulmuş siyasi bir partidir. PKK ise başta Türkiye olmak üzere AB ülkeleri ve ABD tarafından bir terör örgütü olarak kabul edilmiştir. Lideri üzerindeki tecrit uygulamaları nedeniyle açlık grevine girmek, iki örgütü kamuoyu nezdinde eşit ve özdeş kılar.  İkincisi, HDP’ye oy veren seçmen, onların açlık grevlerinde ölmesi için değil, vekillerinin demokratik siyaset zemininde mücadele etmesi için destek sağlamış bulunuyor.

 

Açlık grevleri, HDP ve Kürt siyaseti bağlamında, ahlâkî açıdan da oldukça vahim bir duruma işaret etmekte. Yıllarca HDP çatısı altında belediye başkanlığı yapmış, Mecliste milletvekili olarak bulunmuş, kamuoyu tarafından tanınan pek çok siyasetçi -- âkil adam görünümlü o koca koca “abiler” -- binlerce insanın göz göre göre ölüme gitmesi karşısında sessiz kalıyor.  Üstelik kimi aydınların bu eylem ve ölümleri alkışladığını görmekteyim. 18-20 yaşlarındaki gencecik çocuklar cezaevlerinde, 72 yaşındaki Öcalan için hayatlarına kıymakta. Oysa hiçbir şey insan yaşamından kutsal değildir. Yaşam hakkına saygı duymayan ideolojiler, bir zamanlar Cemil Meriç’in de ifade ettiği gibi, sırtımıza geçirilmiş birer deli gömleğidir.

 

Siyasî açıdan açlık grevleri, Kürtlerin evlerini başına yıkan, siyasi kazanımlarını sıfırlayan çukur ve hendek eylemlerine benziyor.  Tıpkı hendek olaylarında olduğu gibi, biliyorum, beş altı ay sonra kimi HDP’liler çıkıp “bunlar yanlış eylemlerdi” diyecek, ancak o zaman çok geç olacaktır.

 

Son yirmi yıldır siyasi ve ideolojik bir kimlik bunalımı yaşayan örgüt, giderek âdetâ tarikatlaşmaktadır. Zira şahıs için, şahıs adına ölüm ve şahıs odaklı kendini kurban etme, siyasi partilere değil tarikatlara özgü bir davranıştır. Tarikat odaklı toplu ölümlere, Halkın Tapınağı Tarikatı en dehşetli örneklerdendir.  8 Kasım 1978’de, Latin Amerika`nın Guyana ormanlarında Halkın Tapınağı Tarikatı’na mensup 912 kişi, liderleri Jim Jones’un yönlendirmesiyle siyanür katılmış bir sıvı içip yaşamlarına toplu halde son verdi.  Hiçbir çağdaş ideoloji veya siyasi akım, kişi odaklı ölümleri hoşgörüyle karşılamaz. Hattâ kimse peygamberler için bile kendini yakmadı. Ancak son yirmi yılda Öcalan için kendini yakan ve çeşitli vesilelerle hayatına son verenlerin sayısı yüzlerle ifade edilmektedir.

  

Geçmişte, siyasi amaçlı kendini yakma eylemleri ilk defa Budist rahipler tarafından gerçekleştirildi.  Güney Vietnamlı Budist keşiş Thich Quang Duc, Katolik Ngo Dinh Diem hükümetinin Budistlere yaptığı baskıyı protesto etmek amacıyla, 11 Haziran 1963’te Saigon’un işlek bir caddesinde yere oturdu ve iki öğrencisinin üzerine döktüğü benzin ile kendisini yaktı.  Ancak Budist rahiplerin kendilerini yakma eylemleri birkaç olay ile sınırlı kaldı.

 

Sonuç olarak yaşam hakkı kutsaldır ve bizzat kişinin kendi iradesiyle bile olsa canına kastetmesi kabul edilemez. Ölmek ve öldürmeye dayalı bir hak arayışı olamaz.  Zira Aristoteles’in de işaret ettiği üzere insan sosyal bir varlıktır; ailesi, yakınları ve çevresiyle bir bütünlük arz eder. Üstelik insanoğlu kendi ölümünü bilemez ve yaşayamaz; ölümü, ancak kendi yakınlarının ölümü üzerinden yaşar.  Bir an için, empati kurarak, kendinizi çocukları açlık grevi ve ölüm orucunda olan ailelerin yerine koyun. Onların ocakları tütmez, boğazlarından yemek geçmez.  Kim ne derse desin, açlık grevi makul bir hak arayışı eylemi değildir.

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.