Kolluk gözetim komisyonu ve polisliğin çıkmazı

Polisin, özellikle devletçi yerlerde, toplumun önünden gitme şansı hiçbir zaman yoktur ve basitçe söylemek gerekirse, toplumun gerisinde kalan bir kurumun zor gücünü her kullanışı toplumun siyasal-demokratik gelişimine –hafif bir tabirle- gem vurmak olur.

29.05.2016 09:51
A.Erkan -Koca



Özellikle Anglo-Sakson ülkelerde -hiçbir büyük gerekçe olmasa bile- neredeyse her 20 yılda bir polis teşkilatları reforma tabi tutulurlar. Çünkü hayatın olağan akışı içerisinde polis –tıpkı kanunlar gibi- her zaman için toplumun gerisinde kalmaya bir anlamda mahkumdur. Zamanla eskiyen yasaları aynı katılıkla uygulamak hem yıpratıcı hem de giderek artan bir zor gücüne ihtiyaç duymak anlamı taşır.  Bu tür ülkelerin bir diğer özelliği de ‘sözleşme’ye dayalı (contractual) toplumlar oluşlarıdır. Bunun karşısında ise Fransa, Almanya, Japonya gibi ‘devletçi’ (statist) toplumlar yer alır. Birincisinde polis ve benzeri kuruluşların ‘dışarıdan’ denetimi olmazsa olmazken ikincilerde ‘içerden’ denetim esastır. Birincisinde polis gücünü hukuktan ikincisinde ise devletin zor kullanma hakkından alır.

 

Polisin, özellikle devletçi yerlerde, toplumun önünden gitme şansı hiçbir zaman yoktur ve basitçe söylemek gerekirse, toplumun gerisinde kalan bir kurumun zor gücünü her kullanışı toplumun siyasal-demokratik gelişimine –hafif bir tabirle- gem vurmak olur. Kötü işleyen bir siyasal rejime karşı son derece demokratik, hukuka ve topluma sonuna kadar bağlı bir polis teşkilatınız olması toplumu daha demokratik kılmaz ama iyi ve demokratik işleyen bir sistemde kötü işleyen bir polis, toplumun demokratikleşmesini kolaylıkla engelleyici olabilir.  Bu nedenle polis teşkilatları –ister sözleşmeci ister devletçi olsun her düzende- kendi başlarına bırakılamayacak kadar ‘kritik’ işlevler yerine getirirler ve bu yüzden her zaman için sivil bir gözetim altında tutulurlar.  

 

Bu amaçla, birçok ülkede –ama karakteristiği itibariyle sözleşmeci toplumlarda- ‘kolluk şikayet mekanizmaları’ ve ‘sivil gözetim kurul ya da komisyonları’ vardır. Diğer bir deyişle ülkelerin sözleşmeci ya da devletçi oluşlarına göre sivil gözetim ve denetimden anladıkları farklıdır. Birincilerde ‘sivillik’ devlet alanının dışından bir bakışı ikincilerde ise devletin sivil alanın taleplerini dikkate almasını ifade eder. Her halükarda bu birimlerin genellikle polisten özerk, ‘bağımsız’, ‘sivil’ ve ‘dışarıdan’ olması gerekir. Bu üç nitelik olmadığı takdirde gerekli amacın hasıl olmayacağı düşünülür.

 

Burada bütün amaç, zor gücü ve şiddet yetkisi gibi demokrasilerin en hassas yanına dair işler yapan, aynı zamanda hukukun hayat bulması ve adalet düşüncesinin hakim olmasında kritik roller üstlenen ama aynı zamanda –amacıyla oldukça çelişkili bir biçimde- katı bir askeri hiyerarşiyle yönetilen, bütünüyle ‘güce-dayalı’, bütünüyle kapalı bir kurumun dışarıya karşı koruma kalkanları oluşturarak yapıp ettiklerinin gözetim ve denetimden muaf tutulmasının engellenmesidir. Bu görüş, içinde aynı zamanda doğası ve işleyişi gereği toplumun gerisinde kalmaya mahkum olmaktan kaynaklı oluşacak açığın en az zararla giderilmesine yönelik bir yaklaşım barındırır. 

 

Sivil gözetim aynı zamanda devlet-siyasal iktidar-sivil toplum ayrımında siyasal iktidar alanından faaliyet gösteren bir teşkilatın ²partizanca² bir yere savrulmasını engelleyicidir de. Sivil gözetim bir anlamda ‘siyasal gözetim’dir ve bunun anlamı hükütmlerce idare edilen polis teşkilatlarının meşruluğunu hukuktan alması ve toplumun bütün bir siyasal iradesinin kontrolünde olmasıdır. Polis teşkilatları kapalıklıkları nedeniyle –her türden katı hiyerarşik yapılar gibi- zamanla kendi gerçek sorunlarını tesbit edebilme kabiliyetini yitirir, bir tür iç körlüğe sürüklenirler. Buna bağlı bir statüko oluşur ve statükodan beslenen kesim aslında dışarıyla tam bir işbirliği ihtiyacı içinde ama aynı zamanda dışarıdan gelecek her türlü değişim beklentisine en fazla karşı koyan kesimi oluşturur. Polislik, içerisinde bu türden bir ikili yönetim için gerekli ‘ayak oyunları’na imkan veren karanlık noktalar taşır. 

 

Polis teşkilatı gibi kurumların kalitesi, ulaştığı teknoloji, suç çözme kabiliyeti ve dünya çapında eriştiği gelişmeler ne olursa olsun esasen sokakta, suç dışında kalan geniş kesimlerle gündelik etkileşimi en yüksek olan polis memurlarının kalitesi kadardır. Kurumun dışarıya kapalılığı, kişilerin mesleki tatminlerini hizmet verilen kesimden gelecek olumlu karşılıklar olmaktan çıkararak üstlerin memnun edilmesine bağlar. Hiyerarşik sistem esasen üst ya da st oluşu farketmeksizin bireyleri güçsüzleştirerek ve hizmet verilen kesim karşısındaki konumlarını zayıflatarak harekete der ve gücünü buradan devşirir. Bu yaşandığı andan itibaren bir kısır döngü halinde sistem kendi kapalığından beslenir ve gücünü buradan devşirir hale gelir. Bu durum, yönetici elit için kolay bir idare imkanı sunar. Bu tür yapılarda yöneticiler ‘mevcudu sürdürmek’ üzere göreve gelirler.

 

Bu mevcudun sorunlu olup olmamasının bir önemi yoktur çünkü sistem bundan bağımsız bir iç statükonun etkisi altında çalışmaktadır. O nedenle buralarda sorunların tespit edilebilme ve çözülebilme imkanını sağlayacak bir kurum kültürü oluşmaz. Zaman içerisinde her memurun kendine göre başetme stratejileri ve metodları oluşur, herkesin bildiği ama bir türlü tespit edilemeyen pek çok sorun sürekli kendini yeniden üreterek alttan alta ama sistemin işleyişindeki esas belirleyici olarak varlığını sürdürür.

 

Bu tür sistemlerde yukarıdakiler, güce dayalı olarak hareket ettiklerinden, atadıkları kimselerin sadece mevcudu sürdürmeleri halinde gerekli değişimi yukarıdan gerçekleştirebilecekleri düşünerek hareket ederler. Oysa bunu söylediklerinde sistemin kısır döngüsü içine kendileri de girmiş olurlar. Buralarda asıl yöneten bizatihi hiyerarşik güce dayalı sistemin kendisidir; kişiler her zaman için çok daha ikincildirler. Bu yüzden hiyerarşik meslekler –yönetim düzeyinde bile- ‘kim olsa yapar’ işler olarak görülürler. Oysa gerçek değişim hemen her zaman sistemin kendi içinden gelir ve bunun için kurumun sorunlarını iyi bilen ve üzerinde hisseden, yaratıcı ve yetkin kimselerin –bir lütuf ya da minnet hissiyle değil- sadece hakettikleri için göreve gelmelerine ihtiyaç duyar. Ne var ki hiyerarşilerde insanlar hakettikleri için değil geleceğe dönük olarak yapacaklarıyla atandıkları makam ya da mevkiyi hakedecekleri için, her durumda bir minnet hissiyle göreve gelirler ve tam da bu nedenle, işin amacına ya da eldeki sorunlara değil geldikleri konumu haketmek için yapılması gerektiğini düşündüklerine göre bir yönetim anlayışı benimserler. Tam olarak bir başarı ve hak etmişlik duygusu hissedemedikleri için astlarına haksızlık yaptıklarını da tam olarak farkedemez ve bundan rahatsızlık hissetmezler.  

 

Bu nedenle bu tür yerlerde çözümler ancak dışarıdan daha büyük bir güç tarafından gelebileceği için kurum içinde bir ‘büyük kurtarıcı’ beklentisi hakim olur. Aşağıdakilerin sorunlarını azıcık dikkate alan bir amir ya da müdür kısa zamanda birer efsaneye dönüştürülür. Bu büyük kurtarıcı demokrasilerde büyük siyasal değişimlerdir ama buna bağlı yaşanan değişimin açmazı yine ve bir kez daha kurumun üst yöneticileri üzerinden gerçekleştirilen bir süreç olmasındadır. Diğer bir deyişle, dışarıdan gelen değişim de yine yukarıdan aşağıya bir seyirle işler ve buna bağlı olarak kurumun yapısal sorunlarına uyumlu bir seyir izler; sokaktaki memurun gerçek sorunlarını çoğu kez teğet geçer.

 

Sivil gözetim birimleri aslında bu sorunu ortadan kaldırmaya dönük olarak işleyişi yukarıdan-aşağıya olmaktan çıkararak en fazla en zayıf konumdakilere yarar sağlar. İyi işleyen bir sivil gözetim mekanizmasının olması halinde bundan en fazla yararı hem toplumun hem de teşkilatın en altındakiler, en zayıf konumdakiler görür.  Oysa polis teşkilatlarında bu tür birimlerin oluşturulmasına en fazla karşı çıkış en alttakilerden gelir. Çünkü bu gruptakiler gayet iyi bilirler ki bütüncül bir reformun parçası olmayan sivil gözetim kolaylıkla en korunaksız memurları sistemin bütün yapısal ve yönetimsel sorunlarının ²günah keçisi² haline getirir. Özellikle kötü işleyen hiyerarşilerde başarı yönetenlerin başarısızlıksa uygulayıcı düzeydekilerin hanesine yazılır ve şikayet mekanizmasının gelmesi bu türden tek-taraflı bir hesap sormaya yol açma potansiyeli taşımaktadır.

 

Bu doğrultuda, geçtiğimiz günlerde ²kolluk şikayet sisteminin daha etkili ve hızlı işlemesini sağlamak, saydamlığını ve güvenilirliğini geliştirmek üzere kolluk görevlilerinin işledikleri iddia edilen suçlardan veya disiplin cezasını gerektiren eylem, tutum veya davranışlarından dolayı idari merciler tarafından yapılan ya da yapılması gereken iş ve işlemlerin merkezi bir sistemde kayıt altına alınması ve izlenmesi amacıyla² Kolluk Gözetim Komisyonu kuruldu.

 

Kuruldu kurulmasına ama tartışılmayan şey, bu yapıların Batılı ülkelerde genellikle bütüncül bir polis reformunun olmazsa olmaz bir ‘tamamlayıcı’ halkası olduğuydu. Diğer taraftan bunun bir ‘dışsal’ denetim mekanizması olduğu ve Türkiye gibi ‘devletçi’ sistemlerde ne ölçüde işler kılınabileceğiydi. ‘Bir şekilde’ kendimize uyarlama hali genellikle kurulan bir yapıyı gerçek işlevinden çıkararak kendi sorunlarımıza adapte eder ve işlevsiz her birim gibi sistem üzerine ilave yük getirmekten başka bir işe yaramaz.

 

Bu konuda başarılı örneklerden biri olarak gösterilen Kuzey İrlanda’ya biraz bakmak yararlı olabilir. Kuzey İrlanda, aslolarak demokratik bir sistemle polis teşkilatı ilişkisine, nasıl bir polis yönetim ve denetim sisteminin demokratik işleyişe katkı sağlayıcı olabileceğine dair ‘eşsiz’ bir örnek.

 

1998 yılında imzalanan, Katoliklerle Protestanlar arasında yaşanan kanlı çatışmaları bitiren ‘Good Friday’ anlaşmasıyla eski dönemin ‘işgal ordusu’ gibi davranan Kraliyet Polis Gücü (Önce RIC-Royal Irish Constabulary, sonradan RUC- Royal Ulster Constabulary) yerini Kuzey İrlanda Polis Teşkilatı’na (Police Service of Northern Ireland) bırakır. Bunun anlamı Birleşik Krallığın polis eliyle ‘dışarıdan’ yönetimi yerine Kuzey İrlanda polisinin kendi kimliğine kavuşturulması, kendi siyasal iktidar alanından yönetilen bir kurum haline gelmesidir. Kendi polisini ‘dışarıdan’ kontrol edip denetleyebilecek yegane güç bizatihi halkın kendisidir.

 

Good Friday’in en ilginç sonuçlarından biri, ²aynı toplum ve aynı amaç² için faaliyet gösteren önceki polis teşkilatlarının ²aynı işi² 13.000 polis memuruyla yaparken bu sayının bir anda 6500’e indirilmesidir. 1998 Anlaşmasıyla polis sayısı yarı yarıya azaltılmış ama o günden beri suç istatistiklerinde belirgin bir düşüş, toplumun polise olan güveninde ise son derece büyük bir artış yaşanmıştır.

 

Bunun anlamı şu ki aynı işi daha militer bir polisle yapmaya kalktığınızda ihtiyaç duyacağınız eleman sayısı otomatik olarak –en az iki kat- artar. Diğer bir deyişle, Kuzey irlanda polisi militer anlayıştan uzaklaşıp asker ve sivil bürokrasi arasında –ama her durumda mutlaka sivil tarafa dönük- sistem içerisindeki özgün konumuna çekildikçe aynı işi yapmak için ihtiyaç duyacağı polis sayısı düşme eğilimi gösterecektir. Kuzey İrlanda polis teşkilatında daha önceden yok denecek kadar az olan Katolik temsilini Anlaşma’da öngörüldüğü gibi %50 oranına çıkarma gerekliliği olmasa ülkede polis sayısı her yıl artmak yerine düşecek belki de.

 

Buradan hareketle şunu da söylemek mümkün ki kurumlar işlevlerini gerektiği şekilde yerine getiremedikçe sanılanın ya da beklenenin aksine küçülmez, büyüme eğilimi gösterirler. Sağlıklı işleyen bir vücudun giderek ağırlıklarından kurtulması gibi işlevini yerine getiren bir kurum, fazlalıklarını atma eğilimi gösterir. Tersi, iyi işlemeyen bir vücudun yağ bağlaması gibidir ve böylesi bir vücut en fazla poliste göz batar hale gelir.

 

Dolayısıyla daha az insanla aynı işi daha verimli ve daha işlevsel yürütmek için daha yüksek ve işin özüne dönük, gereksizliklerinden arındırılmış bir yönetim becerisi ihtiyacı ortaya çıkar. Aynı anda da dışarıdan bir gözetim ve denetim mekanizmasının işler kılınması. Nitekim Kuzey İrlanda polis yönetimi Good Friday anlaşmasıyla kurulan (kendisi de Katolik olan) Chris Patten başkanlığındaki Bağımsız Polis Komisyonu’nun raporuna göre hem kurumsal hem de yönetim anlayışı bakımından bu doğrultuda yeniden yapılandırılır.

 

Patten raporu, temelde, daha önce polisin altında faaliyet gösteren ama çeşitli nedenlerle işlevini yerine getiremeyen birimlerin kurum dışına çıkarılarak, özerkleştirilmesi ve işlevselleştirilmesini, halkın doğrudan söz sahibi olup kontrol edebileceği bir yapıya kavuşturulmasını amaçlar. Bunların başında ise iki yer, teftiş ve politika oluşturma birimleri gelir.

 

Daha açık bir ifadeyle, evvelce teftiş süreçlerinin yerince bağımsız işlememesi, politikaların partizanca Katolikler aleyhine şekillenmesinin önüne geçilmesi için Polis Ombudsmanlığı (Police Ombudsman) ve Polis Üst Kurulu (Policing Board) kurularak bu yapılar polisten özerkleştirilir.  Buna paralel olarak polis eğitimi yeniden ele alınır ve gelinen noktada ülkenin iki önemli üniversitesi polis eğitimine dahil edilir. Ve bütün bunlarla birlikte halkın şikayetleri Ombudsman aracılığıyla gözetime, denetlenmeye ve bizatihi soruşturma konusu edilmeye başlar. 

 

Ombudsman, şikayet alanlarını Polis Üst Kurulu’na bildirir ve yeni politikalarda gerekli tedbirlerin alınması yoluna gidilir, Polis Üst Kurulu ise Teşkilat yöneticileri ve polis eğitiminden  sorumlu kişilerle yakın bir ilişki içerisinde teşkilatı yönlendirir. Olmazsa olmaz bir yönetim üçgeni olarak görülen bir yapıdır bu. Birbirine entegre edilen ve ülkenin kendi tarihsel sorunlarına göre oluşturulan özgün bir işleyiş söz konusudur yani ve Kuzey İrlanda sivil gözetim yapısı, hem sivil, hem bağımsız hem de dışarıdan olma gerekliliklerini karşılamaktadır.

 

Buradan Türkiye’de kurulan komisyonun üyelerine ve yönetim yapısına bakıldığında görülen şey, sözleşmeci sistemler olan Anglo-Sakson dünyadaki şikayet komisyonlarıyla devletçi ülkelerin içerden denetimi esas alan, sivil gözetim mekanizmalarını birleştiren kendine has bir ‘sivil gözetim komisyonu’dur.  Daha önce de benzer şekilde Kamu Denetçiliği Kurumu kurulmuş ama kuruluşunda ilham alınan ülkelerden farklı bir karaktere bürünmüştü.

 

Bu türden kurumları daha hesap verebilir ve işlevsel kılmaya dönük kurulan kurumların ironik bir şekilde işlevsizleşmesinde sistemin bütüncül olarak düşünülmek yerine en zayıf yerinden ele alınması sorunu yatar. Daha açık bir ifadeyle, Türkiye’deki sivil gözetim komisyonu bu haliyle dünya örneklerinin uzağındadır ama güvenlik ve polislik alanındaki yapısal ve yönetimsel sorunlar dikkate alındığında belki de böylesi çok daha hayırlıdır.  

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.