Reina saldırısının akla getirdikleri

Aslında El Bab operasyonuna asimetrik bir yanıt oluşturan Reina saldırısının bu operasyondan rahatsızlık duyan YPG ya da SDG’nin de işine geldiği hiç kimse için sır değil. Fırat Kalkanı ilk aşamada Daech’i El Bab’tan çıkarmayı, ikinci aşamada da kasabanın YPG ya da SDG’nin eline geçmesini engellemeyi hedefliyor.

03.01.2017 09:24
Akın-Özçer

akinozcer@outlook.com

 

El País’in “Türkiye için ölümcül bir yıl” (Un año mortal para Turquía) olarak nitelediği 2016’yı geride bırakırken, Yeni Yıl’a yeni bir terör saldırısını konu alan bir yazıyla başlamak istemezdim. Ama Türkiye, İspanyol gazetesinin konuyla ilgili haberinin alt başlığında altını çizdiği gibi, geçen yıl hem “radikal İslamcılar” dediği Daech’in hem de “Kürt asiler” olarak adlandırdığı PKK’nın terör saldırılarına hedef oldu. El País’in sıraladığı, 300’den çok kişinin yaşamını yitirdiği 2016’nın terör saldırıları listesinde 15 Temmuz da yer almıyor ayrıca.   (http://internacional.elpais.com/internacional/2017/01/01/actualidad/1483239765_504202.html?rel=mas)

 

Aslında 15 Temmuz darbe girişimi, sadece kurban sayısıyla değil, ayrıca Türkiye’ye yönelik bunca saldırının arkasında başka bir terör örgütünün de bulunduğunun hesaba katılması bakımından önemli. Önemli çünkü darbeye kalkışan FETÖ’nün başı ABD’de bulunuyor, serbestçe faaliyete devam ediyor ve hedefleri arasında Türkiye’nin demokratik düzeninin yıkılması da var. Bu, Reina saldırısı değerlendirilirken bir tarafa bırakılmaması gereken somut bir veri.

 

Reina ’ya yönelik saldırı, bugüne kadar her türlüsünü yaşadığımız terör saldırılarından bir gece kulübünü hedef almasından ötürü biraz farklı görünüyor. Bu niteliğiyle 13 Kasım’da (2015) Paris’te “Le Bataclan” konser/tiyatro salonunu hedef alan terör saldırısına benziyor. Nitekim başta Fransız medyası olmak üzere bu benzerliğin altı çiziliyor.  Örneğin Slate.fr, “İstanbul’da bir gece kulübüne saldırı Türk usulü Bataclan” (L'attaque d'une boîte de nuit à Istanbul est un Bataclan à la turque) başlığını taşıyor. Haberde de altının çizildiği gibi, her iki eğlence yerine yapılan saldırının modus operandi’si büyük ölçüde örtüşüyor.  (http://www.slate.fr/story/133010/istanbul-attaque-boite-nuit-bataclan)

 

Slate’in haberinde eski CHP Milletvekili Aykan Erdemir’in saldırının “Batılı yaşam tarzına, Türkiye’deki laik şehirli yaşam tarzına yönelik olduğuna” ve “ülkenin artan kutuplaşmasını körüklemeyi” hedef aldığına ilişkin sözleri ön plana çıkarılıyor. Bu yaklaşım, Al Jazeera’dan alıntılanan “Reina’nın pahalı ve selektif bir kulüp ve seçkin laik Türk gençlerinin favori eğlence yerlerinden biri” olduğu görüşüyle destekleniyor. Slate daha sonra Corriere della Sera’dan terör uzmanı gazeteci Guido Olimpio’nun, Bataclan, Orlando’daki Pulse diskoteği veya Reina gibi eğlence yerlerinin Daech’in yeğlediği hedefler olduğuna dair sözlerinin altını çiziyor.

 

Reina saldırısını biraz önce Daech’in üstlenmesi yukarıdaki değerlendirmeleri haklı çıkardı. Aslında TSK’nın El Bab operasyonu nedeniyle arazide sıkışan terör örgütünün kâğıt üstünde Türkiye içinde bir saldırıya kalkışma olasılığı vardı. İstihbarat birimlerimiz de muhtemelen bu olasılığa karşı önlem almışlardı ama saldırı önlenemedi ne yazık ki.    

 

Saldırıyı Daech’in üstlenmesi, bir yazarımızın medyadan gördüğüm Twitter’daki “IŞİD’e karşı en etkin güç olan YPG ve SDG’ye saldırmaya devam edilecek mi acaba” mesajının ne kadar saçma olduğunu da ortaya koyuyor. Saçma çünkü yazarın öne sürdüğü gibi, YPG ya da SDG, Daech’e karşı en etkin güç olsaydı, Daech bu saldırıyı Türkiye’ye değil, yazarın övgüde bulunduğu terör örgütlerine ya da müttefiki ABD’ye karşı yapardı.

 

Aslında El Bab operasyonuna asimetrik bir yanıt oluşturan Reina saldırısının bu operasyondan rahatsızlık duyan YPG ya da SDG’nin de işine geldiği hiç kimse için sır değil. Fırat Kalkanı ilk aşamada Daech’i El Bab’tan çıkarmayı, ikinci aşamada da kasabanın YPG ya da SDG’nin eline geçmesini engellemeyi hedefliyor. Operasyonun sonraki hedefi de YPG ya da SDG’nin elinde bulunan Mümbiç’i almak.

 

Kaldı ki YPG’nin organik olarak bağlı bulunduğu PKK’nın da, Batı medyasının Türkiye’yi hedef alan saldırılar listesinde yer alan birçok terör eylemi bulunuyor. Her ne kadar bu eylemler doğrudan PKK’ya bağlanmak istenmiyorsa da. Örneğin PKK saldırılarını El País, yukarıda belirttiğim gibi, “Kürt asilerin” eylemleri, Le Monde ise “Kürdistan çatışmasıyla ilintili saldırılar” (Les attentats liés au conflit au Kurdistan) başlığı altında, PKK’ya bağlı radikal “Kürt grup TAK’ın cinayetleri olarak aktarıyor. (http://abonnes.lemonde.fr/europe/article/2017/01/01/terrorisme-en-turquie-l-annee-2016-aura-ete-particulierement-meurtriere_5056127_3214.html)

 

Bu listeye 15 Temmuz kalkışması eklendiğinde Türkiye’nin geçen yıl bütün terör örgütlerinin hedef aldığı bir ülke olduğu anlaşılıyor. Arkasında CIA ya da Amerikan derin devletinin diğer birimlerinin olduğu izlenimi edinilen FETÖ’nün eylemleri ile Batı medyası üstünden yürüyen dezenformasyon birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin sadece Daech ve YPG/SDG gibi birbirine karşıt terör örgütlerinin değil, aynı zamanda bir karma (hybride) savaşın ortak hedefi olduğu tezi güçleniyor.

 

Böyle bir durumda, Türkiye’nin FETÖ, PKK, YPG ve Daech dâhil tüm terör örgütlerine karşı ilan ettiği topyekûn savaşı, tehdidin kaynaklandığı Güney sınırlarının ötesinde yürütmesi kaçınılmaz görünüyor. Ama Türkiye bu savaşta müttefiki olacak ABD ile iki noktada karşı karşıya geliyor. Birisi, ABD’nin iade prosedürünü zamana yayarak serbestçe Türkiye aleyhine faaliyet göstermesine izin verdiği FETÖ. Diğeri ise silah ve mühimmat vermeyi sürdürdüğü YPG/SDG.  

 

Bu nedenlerle, asla eskisi gibi olmayacağını yazageldiğim Türk-Amerikan ilişkileri açısından belki de tek umudumuz Trump’un ülkesinin Türkiye’ye yönelik bu “düşmanca” politikasını iki noktada değiştirmesi. Ne kadar mümkün olabilir bilmek mümkün değil çünkü Obama’nın koltuğunu devretmesine üç haftadan az bir süre kaldığı halde olumlu bir değişimin işaretlerini henüz net olarak alamıyoruz.  

 

Bununla birlikte, Obama’nın artık “seçilmiş Başkan” olmadığı halde koltuğunu devredeceği son güne kadar Trump’un açıklamış olduğu dış politika öncelikleri ile taban tabana zıt bazı kararlar verebildiğini görebiliyoruz. Örneğin 35 Rus diplomatın “istenmeyen adam” ilan edilmesinin Rusya ile ilişkileri geliştirmek isteyen Trump’a karşı alındığı son derece açık. Ayrı bir tartışma konusu ama Obama’nın bu ve benzeri kararları hiç etik değil.

 

Reina saldırısına dönersek, bu saldırıyı, çeşitli örgütlerin bundan önceki terör eylemleri gibi, lanetliyorum. Ama hepimizi tesadüfen hedef alan terör saldırılarını sadece lanetlemek yeterli değil. Devletin güvenlik önlemlerinin yanı sıra artık herkesin bu konuda çok daha dikkatli ve duyarlı olması gerekiyor kuşkusuz.  

           

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.