İki kanıtın hikâyesi: Amerika Türkiye’den neden 'kanıt' ister?*

Nasıl oluyor da, ABD’nin talebi söz konusu olduğunda “kanıt” bütün işlevini kaybederken, benzer bir durum Batı-dışı bir ülkenin başına geldiğinde “kanıt” söylemin merkezine yerleşen temel unsur olabiliyor? Bu soruya verilebilecek cevaplarda, demokratik-despotik ikiliği ile Batı’nın somut askerî üstünlüğü karmaşık biçimlerde içiçe geçiyor.

10.08.2016 09:32
Ali-Balcı



 

2001’in Ekim ayında ABD, 11 Eylül 2001 saldırılarından sorumlu tuttuğu El Kaide lideri Usame bin Ladin’in kendisine teslim edilmesi yönünde Afganistan’daki Taliban yönetimine çağrıda bulundu. Bu çağrısının ciddiyetini göstermek için de Afganistan’ı havadan bombalamaya başladı. Bombardımanın sekizinci gününde Afganistan Devlet Başkan Yardımcısı Hacı Abdülkadir, ABD’nin bombalamaları durdurması ve Bin Ladin’in 11 Eylül saldırılarının arkasında olduğuna ilişkin kanıtları kendilerine iletmesi halinde Bin Ladin’in üçüncü bir ülkeye gönderileceğini açıkladı. Bu teklif üzerine dönemin ABD Başkanı George Bush’un ifadeleri şunlar oldu: “Müzakereye gerek yok, tartışma olmayacak. Onlara ne yapmaları gerektiğini tam olarak söyledim. Masumiyet ve suça ilişkin bir tartışmaya girmenin anlamı yok. Onu iade edin. Şayet askeri operasyonlarımızı durdurmak istiyorlarsa, tek yapmaları gereken bizim koşullarımızı yerine getirmek... Müzakere yok diyorsam bu müzakere yok demektir. Müzakere yok, belki duymamış olabilirler, müzakere yok. Bu müzakere edilemezdir... hakkında müzakere edilecek bir şey yok.”

 

ABD’de yaşayan Fethullah Gülen, uzun süredir uyguladığı devleti ele geçirme projesinde iktidardaki AK Parti hükümeti ile yaşadığı problemi nihayete erdirmek için, 15-16 Temmuz 2016’da  askeri darbe yöntemini devreye soktu. Meclisin bombalandığı, cumhurbaşkanının suikasttan kıl payı kurtulduğu, yüzlerce masum insanın hayatını kaybettiği ve binlerce insanın da yaralandığı bu darbe girişiminin ardından, Türkiye hükümeti ABD’den Gülen’in teslim edilmesini talep etti. Bunun üzerine ABD Dışişleri Bakanı John Kerry şu açık ifadeleri kullandı: “Sayın Gülen konusuna gelince, ısrarlı bir şekilde Türkiye’deki dostlarımıza ve müttefiklerimize söyledik, kanıta ihtiyacımız var... Sınır dışı etmenin gerçekleşmesi için çok sıkı prosedürlerimiz mevcut... Türkiye Dışişleri Bakanı’na direkt konuşmamda da söyledim, bize iddialarla gelmeyin, kanıt gönderin, konu hakkında karar vermemiz için kanıtlara ihtiyacımız var.” Bu açıklama üzerine Türkiye tarafı gerekli kanıtları ABD makamlarına ulaştıracağını açıkladı ve basına yansıdığına göre, Gülen’in darbenin planlayıcısı olduğuna ilişkin “85 kutu kanıt” Türkiye tarafından ABD’ye gönderildi.

 

Yaklaşık 15 yıl arayla gerçekleşen bu iki vaka, bizi çarpıcı ve bir o kadar da huzursuz edici bir soru sormaya teşvik ediyor: Nasıl oluyor da, ABD’nin talebi söz konusu olduğunda “kanıt” bütün işlevini kaybederken, benzer bir durum Batı-dışı bir ülkenin başına geldiğinde “kanıt” söylemin merkezine yerleşen temel unsur olabiliyor? Soruyu yeniden formüle edelim: Neden ABD’nin açıklaması kanıt olmaksızın bir “gerçek” olarak kabul edilir ya da edilmesi istenirken, Türkiye’nin açıklamaları somut delillerle kanıtlanması gereken bir “iddia” olmaktan öte bir anlama taşımıyor? Soru yeniden ve başka kelimelerle de sorulmayı hak ediyor: Neden Afganistan’dan gelen kanıt talebi ciddiye dahi alınmazken, ABD’den gelen kanıt talebi bütün ciddiyeti ile ele alınıp gereği yerine getirilmektedir? İki kanıtın hikâyesi bize soruyu çok çeşitli şekillerde formüle etme imkânı sunduğu gibi cevabı da önemli ölçüde vermiş oluyor. Üç farklı fakat birbiriyle yakından ilişkili cevap, bize neden kanıt sorununa dair bu çarpıcı fark ile baş başa kaldığımızı açıklar diye düşünüyorum.

 

Birincisi, demokratik-despotik ikiliği Batı’nın kendisini ve kendisi dışındaki dünyayı anlaması noktasında epey bir süredir temel belirleyici. Üstelik, Batı dışındaki dünya da kendisini bu ikilik üzerinden anlamak gibi bir sakatlıkla malûl durumda. Buna göre, Batı demokratiktir, hukukun yazılı kurallarıyla hareket eder. Dolayısıyla söyleminin sorumluluğunu da taşır ve bu sorumluluk, iddianın doğruluğunun temel referansı olarak işleyişe girer. Aksine, “Doğu despotizmi” demokrasi ve hukuku hiçe saydığından, söyleminin bağlayıcılığı “somut kanıtlar” dışında yoktur. Tam da bu nedenle, Doğu bir iddiada bulunduğunda bunun kanıtının istenmesi normal karşılanırken, Batı bir iddiada bulunduğunda bu, kanıt olmaksızın doğruluğu kabul edilmiş bir yargı muamelesi görür. Bu, sadece yaşadığımız son on beş yıla has bir durum değil; yüzyıllardır akademik metinlerden popüler kültüre, gazete yazılarından siyasi demeçlere kadar geniş bir alanda pişen ve katılaşan düzenleyici bir ilke ya da normdur.

 

İkinci açıklama Batı’nın somut askeri üstünlüğü ile ilgilidir. Bu askeri üstünlük hem ilk açıklamada bahsettiğim normu imkânlı kılan dinamik, hem de geriye dönük olarak bu norm tarafından normalleştirilen bir şeydir. ABD kanıt isteyen Afganistan’ı bu isteğinden geri adım attıracak bir mekanizmaya sahiptir: Kabil’i ve diğer Afgan şehirlerini sürekli ve acımasız bir şekilde bombalamak. Türkiye ise ABD’yi kanıt talebinden geri adım attıracak benzeri bir mekanizmadan yoksundur. Doğu ve Batı arasındaki ilişkiye dair klasik eserinde Edward Said’in dikkatimizi çektiği hususu yeniden hatırlamakta fayda var: Şarkiyatçı bakış (demokratik-despotik ikiliği) Batı’nın Doğu’ya dair askeri egemenliğini normalleştirdiği gibi, söz konusu bakış bu askeri üstünlük olmaksızın kurumsallaşma imkânına sahip değildir. Dolayısıyla Batı’nın kanıt istemesinin normalliği sadece Şarkiyatçı bakışın bize dayattığı söylemsel ikilikle açıklanamaz. Bu ikiliği norm olarak kuran askeri üstünlüğü gözardı etmemek gerekir. Bush’un kanıt talebi karşısındaki “şayet askeri operasyonlarımızı durdurmak istiyorlarsa, tek yapmaları gereken bizim koşullarımızı karşılamak” cümlesi bu ikinci durumun âdeta bir özetidir.

 

Üçüncüsü, yukarıdaki iki durumun sürdürülmesi ile ilgilidir. Türkiye’den kanıt istenmesi ve buna gerekçe olarak Amerikan yasalarının gösterilmesi, Batı’nın demokratik karakterini yeniden kurarken, Afganistan’dan gelen kanıt talebinin ciddiye alınmaması Doğu’nun despotik karakterini yeniden kurar. Yani bu iki kanıtın bizzat kendileri bir pratik olarak yüzyıllardır katılaşan ikiliği yeniden normalleştirici bir işlev görürler. Dolayısıyla demokratik-despotik ikiliğinin hem sonuçlarıdır (ilk açıklama), hem de onları imkânlı kılan pratiklerdir (üçüncü açıklama). Bu ikinci işlevi nedeniyle, yani düzenleyici ikiliğin sürdürülmesindeki merkezi rolleri sayesinde vazgeçilmezdirler. Dolayısıyla Batı’daki devâsâ söylemsel makinenin, bu kanıt talebini normalleştirecek şekilde Türkiye’de darbe sonrası yaşananları bir “diktatörün” keyfi intikamı olarak sunması tesadüf değildir. Yine kanıt konusundaki keyfiliğin elde tutulması ve sürdürülmesi, askeri müdahale üstünlüğünü normalleştiren, imkânlı kılan temel dinamiktir. Doğulunun sunacağı hiçbir kanıt onun askerî olarak işgal edilmesini engelleyemeyecektir. Bunun, yani askerî müdahalenin normalliğinin, bugün böyle olduğu gibi yarın da bu şekilde olmasını imkânlı kılan şey, kanıt etrafında gelişen söylemlerin kendisidir.

 

(*) Doç. Dr. Ali Balcı, Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir. Aynı üniversitenin Ortadoğu Enstitüsü'nde de aktif görev alan Balcı, lisans düzeyinde Türk dış politikası, lisans üstü düzeyde post-kolonyal çalışmalar üzerine ders veriyor. Balcı'nın son kitabı PKK’nın dış politikası ile yeni Kürt politik kimliği arasındaki ilişkiyi ele almakta. 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(1)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

Gültekin Erdağı11.08.2016 07:24:03
Süper bir yazı, elinize sağlık Ali bey.