Ana SayfaYazarlarAK Parti neden ‘toplum’dan kendi ‘cemaat’ine döndü?

AK Parti neden ‘toplum’dan kendi ‘cemaat’ine döndü?

 

Geçtiğimiz pazartesi bu köşede, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) demokrasinin kurumsallaşmasına yönelik reformcu çabalarından vazgeçip, toplumun bir bölümünü dışlayan otoriter bir çizgiye yönelmesinin sembolik başlangıç tarihi olarak 1 Nisan 2013’ü önermiştim.

1 Nisan 2013, AK Parti İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu’nun, yeni dönemin ‘inşa dönemi’ olacağı gerekçesiyle partisinin liberallerle yollarının ayrılacağını ilan ettiği, sonradan çok ünlenen konuşmasının basına yansıdığı tarihti.

Gerçekten de, 2013 baharından itibaren, özellikle yaz aylarındaki Gezi olayları ve yıl sonundaki bir tarafı yolsuzluk öbür tarafı hükümet devirme operasyonu olan 17-25 Aralık’tan sonra olan bitene baktığımızda, 1 Nisan 2013’ü AK Parti’nin giderek darlaşan yeni ‘toplum’ algısının başlangıç tarihi olarak düşünmek daha da anlamlı bir hale geliyor. (“AK Parti’nin ‘toplum’dan kendi ‘cemaat’ine dönüşünün yıldönümü”, Serbestiyet, 2 Nisan 2018).

Zikrettiğim yazı, cevabını bugün vermeye çalışacağımı söylediğim birkaç soruyla bitiyordu:

“Peki, AK Parti hangi koşullar oluştuktan sonra toplumun tamamının memnuniyetini sağlamayı önemsememeye başladı? Toplumun tamamının memnuniyetini sağlama stratejisi onu iktidar yapmaya devam ettiği halde neden bu stratejiden vazgeçip kendi cemaatine döndü? Mecbur mu kaldı, nefesi mi yetmedi?”

Bugün, bu soruları cevaplamaya çalışacağım.

 

Her ağacın kurdu özünden olur…

 

Bence AK Parti’nin dönüşümünün nedenleri ‘temel’ ve ‘tetikleyici’ (katalizör rolü oynayan) olmak üzere iki düzeyde ele alınabilir. Bu cümleden olmak üzere: Tetikleyici nedenler olmasaydı da AK Parti büyük bir ihtimalle ilk 10 yılındaki kapsayıcı iddialarından vazgeçip bugünkü dışlayıcı, kutuplaştırıcı vasıfları haiz bir parti haline gelecekti; bu, sadece bir zaman sorunuydu.

Bu paragraftan, özellikle ara başlıktaki ‘her ağacın kurdu özünden olur’ özdeyişinden kalkarak, AK Parti’yi değerlendirirken yıllardır eleştirdiğim ‘özcü’ yaklaşımı benimsemeye başladığım sonucu çıkmasın. (Bu yaklaşıma göre, AK Parti özü itibariyle ‘yanlış’ ve ‘kötü’dür, dolayısıyla ondan ‘doğru’ ve ‘iyi’ bir şeylerin sâdır olması mümkün değildir ve dolayısıyla onu programına ya da yapıp ettiklerine bakarak değerlendirmek doğru değildir.)

Bu yaklaşım sahipleri, kendi tezleriyle tutarlı biçimde, ‘öz’ü nedeniyle AK Parti iktidarının başlangıcı ile sonraki dönemleri arasında hiçbir fark görmediler, yine tezleriyle tutarlı biçimde AK Parti’nin bugünkü çizgisinin kaçınılmaz olduğunu öne sürdüler, sürüyorlar.

Ben ise ‘her ağacın kurdu özünden olur’ derken, AK Parti’nin bugünkü çizgisini ağırlıklı olarak ‘tetikleyici’ dediğim nedenlerle açıklamanın yanlışlığına işaret etmek için kullanıyorum. Yani bu sonucun kaçınılmaz olmadığını, tam tersine AK Parti’nin kendi algılarından ve o algılara bağlı olarak geliştirdiği tercihlerinden kaynaklandığını öne sürüyorum.

 

İlk 10 yıl: Demokrasiye mecbur bir parti

 

Tek partinin hükmettiği uzun iktidar dönemlerinin yozlaştırıcı, darlaştırıcı sonuçlar ürettiği, siyaset bilimcilerin üzerinde ittifak ettikleri bir tez… Söz konusu yozlaşma ve darlaşma, eksik kurumsallaşma düzeyleriyle malûl devletler ve toplumlar söz konusu olduğunda çok daha çabuk ortaya çıkıyor.

AK Parti, statükoya karşı mücadele ederek iktidar olmuş bütün yeni partiler gibi yönetti ülkeyi: Başlangıçta demokrat, sonra giderek otoriterleşen bir tarzda… Demokrat Parti tek parti statükosuna karşı, Adalet Partisi 27 Mayıs statükosuna karşı, Anavatan Partisi 12 Eylül statükosuna karşı ve nihayet AK Parti askeri vesayet ve 28 Şubat statükosuna karşı iktidarlarının ilk yıllarında, sonraki baskıcı ya da kısıtlayıcı dönemlerinden çok uzak ‘liberal’ performanslar sergilediler.

Bu ortak özellik bir tesadüften ibaret değil: Bu tür iktidarlar, statükoya karşı mücadelelerinde toplumun mümkün olan en geniş desteğini almak zorundaydılar, başka türlü seçim kazanamazlardı ve o nedenle toplumun tamamının memnuniyetini gözeten programlar uyguladılar. Çıkış noktaları ve amaçları gereği, bu programlar baskıcı olmaktan ziyade özgürlükçü olmak zorundaydılar.

Bu partiler ilk birkaç seçimi kazanıp iktidar olduktan sonra zamanla kendi statükolarını ve o statükoya oy veren ‘kendi’ seçmenlerini yarattılar ve ‘kendi’ seçmenleriyle seçim kazanmanın mümkün olduğuna inandıkları andan itibaren de otoriterleşmeye başladılar.

Tam bu noktada geçen yazıda sorduğum soruyu hatırlamakta yarar var: Bir parti toplumun tamamının memnuniyetini sağlama stratejisiyle iktidara gelebiliyorken neden bu stratejiden vazgeçip kendi cemaatine döner?

Kanaatimce bu sorunun cevabı iktidar duygusunun doğasında aranmalıdır: Bütün iktidarlar daha az talepkâr ve talepleri kendisini ‘sinirlendirmeyecek’ toplumları (yani kendi cemaatlerini) yönetmek isterler… Dolayısıyla, kendi cemaatinin oylarıyla seçim kazanmanın mümkün hale gelmesinden itibaren de toplumun tamamının memnuniyetini gözetmekten adım adım uzaklaşırlar.

AK Parti’nin ilk 10 yıldaki görünümünün de, sonraki dönüşümünün de en temelde böyle bir analizle anlaşılabileceğini düşünüyorum.

 

Tetikleyici (katalizör rolü oynayan) etkenler

 

Girişte, AK Parti’nin toplumdan kendi cemaatine dönme sürecini hızlandıran tetikleyici nedenlerden söz etmiştim…

Bunları, ortaya çıkış sıralarına göre dört başlık altında toparlayabiliriz.

Birinci neden, liberallerin bazı illiberal tavırları: Aziz Babuşçu’nun sözleri, AK Parti’nin siyasal reformlarını destekleyen liberal aydınların, iktidarın atmak istediği fakat liberal aydınların dünyalarında anlamlı olmayan bazı dinî özgürlük adımlarına karşı AK Parti’yi eleştirmeye başlamalarını izlemişti.

Bunların en önemlisi, üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılması için getirilen yasa değişikliğine karşı yürütülen liberal muhalefetti…

Büyük şehirlerde büyük kalabalıkların toplandığı (mesela AVM'ler) kapalı mekânlarda çocuk oyun odaları ve mescit açılmasına dair ilgili kanunda yapılmak istenen değişiklik ile

Kocaeli belediyesinin, 20 kadar karma plajdan sonra bir tane de ‘kadınlar plajı’ açma kararına yönelik muhalefet de yine aynı fasıldandı.

Gerçekte bunların üçü de insan ve yurttaş hakları çerçevesinde dile getirilmiş haklı ve makul taleplerdi ve liberallerin bu konulardaki muhalefeti (en iyi ihtimalle sessizliği) AK Parti’yi kendi cemaatine dönme hususunda tetiklemiş olabilir.

Liberallerin, andığım meselelere dair hiç de demokratça olmayan tavırlarını o günlerde eleştirdiğim bir yazıya şuradan ulaşabilirsiniz: https://www.sabah.com.tr/yazarlar/aktuel/alper-gormus/2013/05/27/onumuzdeki-10-yilda-ak-parti

 

İkinci neden, Gezi olayları: Aziz Babuşçu’nun ‘yeni dönem inşa dönemi olacak, bu nedenle liberallerle birlikte yürümeyeceğiz’ sözlerinden birkaç ay sonra Gezi olayları patladı. AK Parti, özellikle de Erdoğan Gezi’nin iç ve dış düşmanların hükümeti ayaklanmayla yıkma girişimi olduğunu söyledi. Doğruluğu yanlışlığı bir yana, bu tespit toplumun bir bölümünü ‘düşman’ olarak kodluyordu ve bunun doğal bir sonucu olarak AK Parti onları dışlayıp kendi cemaatiyle daha sıkı bağlar kurmaya yöneldi.

Üçüncü neden, 17-25 Aralık olayları: AK Parti, kendi cemaatinden saydığı bir grubun, gizlice hazırladığı bazı yolsuzluk dosyalarını kullanarak hükümeti yıkma gayreti içine girmesi karşısında büyük bir şaşkınlık yaşadı. İlk travmayı atlatınca da, bundan çıkardığı ilk ders, giderek daha fazla ‘gerçekten kendi cemaatine’ yaslanma gereği oldu.

Dördüncü neden, 15 Temmuz darbe girişimi: Bu son olay, AK Parti’nin korkularını da, daha homojen daha güvenilir bir kitleye dayanma arzularını da zirveye çıkardı. 15 Temmuz’dan itibaren ‘kendi’ cemaati olarak düşündüğü kesimleri daha da homojen bir yapıya büründürmek için kutuplaştırıcı söylemlere hız verdi.

Özetlersem: AK Parti, ilk 10 yılından sonra zihniyetinin ve siyasi geleneklerinin taşıdığı tortulara yenik düştü ve toplumun bütününün memnuniyetini gözetme çizgisi, yerini kendi camaatinin taleplerini karşılama ve geri kalanların taleplerini bastırma çizgisine terk etti. Bu süreç, bazı tetikleyici unsurlarla hız kazandı ve neticede içinde bulunduğumuz siyasi vasat oluştu.

 

NOT. AK Parti milletvekili Aziz Babuşçu’dan, bu yazının birinci bölümüne (“AK Parti’nin ‘toplum’dan kendi ‘cemaat’ine dönüşünün yıldönümü”, Serbestiyet, 2 Nisan) ilişkin bir mektup aldım. Aşağıda mektubun tamamını bilgilerinize sunuyorum.

***

Sayın Alper Görmüş;

Bir STK’da yaptığım konuşmanın bir bölümü, anlamından ve bağlamından kopartılarak ve benim söylemediğim cümleler de söylenmiş gibi yapılarak bir hayli spekülasyonlar yapılıyor.

Görüyorum ki siz de bu kervana katılmışsınız.

Öncelikle o konuşmamda, bütün liberalleri kapsayan bir genellemede bulunmadım.

“Bugün bizimle yol yürüyen bir kısım liberallerin önümüzdeki süreçte bize cephe alacaklarını” söyledim.

“Bir kısım liberallerin.”

Nitekim öngörüm doğru çıktı.

Birkısım liberallerin, kimisi aşırı FETÖ güdümünde olduğundan, kimisi de yerli ve milli olan her şeye uzak durup aşırı batı eksenli düşündüklerinden dolayı AK Parti’ye cephe aldılar.

Bu neden böyle oldu?

Açıklayayım.

AK Parti kurulup da iktidara gelince bir kısım liberaller ile beraber, farklı paydaşlar; Sosyal demokrat, sözüm ona aydın entelektüel ve düşünce adamları AK Parti’ye destek verdiler.

Bu desteğin sebebi, onların AK Partinin siyasal felsefesini benimsemeleri değil, AK Parti’nin mücadele ettiği antidemokratik statükoya kendilerinin de karşı olmalarındandı.

Daha açık söyleyeyim;

Bu liberaller ve diğer paydaşlarla sevmediğimiz aynıydı ama sevdiklerimiz aynı değildi.

Biz iş başına geldiğimiz andan itibaren statüko tarafından birçok engellemeye, sıkıştırmaya ve zorlamalara maruz kaldık.

Bir yandan kendi icraatımızı yapmaya çalışırken bir yandan da statükocu devlet anlayışıyla boğuştuk.

Ama ne zamanki statükoya karşı mücadelemizde önemli mesafeler aldık, bu sefer bazı liberaller ve diğer paydaşlar kendi özledikleri bir Türkiye fotoğrafını hayata geçirmemizi istediler.

Orada farklılıklar derinleşti.

Bir arsa düşünün, ortasında dev bir taş kütlesi var.

Bu kütlenin oradan kaldırılmasını herkes ister ama onun yerine ne konulacağında fikir ayrılıkları başlar.

İşte o taş, Türkiyede’ki ideolojik, statükocu devlet anlayışıydı.

Biz AK Partiyiz.

Bizim kadim medeniyetimizden gelen ve bu toprakların hamurunu yoğurmuş değerlerimiz var.

Bazı liberaller için ise tek değer, batılı gibi olmak, batılı gibi düşünmek, batılı gibi yaşamak.

Bunların milli ve manevi değerler diye bir skalası yok.

Onlara göre batılı düşünce, insan düşüncesinin ulaştığı ve daha ilerisi olmayan son noktadır.

Bunu en kesif şekilde Kıbrıs meselesinde, bölgesel meselelerde, sözde Ermeni soykırımı meselesinde, PKK-PYD-YPG’yebakışta görebiliriz.

Biz milli ve yerli olmayı siyasetinin ekseni kılmış bir partiyiz, onlarınsa batı dışında pergellerinin iğnesini batıracakları milli bir merkezleri yok.

Tabii, bu kopuş sürecinde FETÖ ile mücadelenin de önemli bir etken olduğunu söylemeliyim.

Elbette FETÖ’ye karşı olan liberalleri istisna ediyorum.

Ancak herkes biliyor ki, bizimle yollarını ayıran liberaller ve diğer paydaşların önemli bir kısmı FETÖ ile sürekli yakın temas halinde ve ortak düşüncedeydi.

İçlerinde, 15 Temmuz darbesini kastettiğini kolayca anlayacağımız “Yakında büyük alt üst oluşlar yaşanacak, Tayyip kaçacak, bu hükümetin çok az bir ömrü kaldı, büyük olaylar olacak, göreceğiz bakalım, o zaman ne yapacaklar” diyenler vardı.

Bugün artık daha iyi anlıyoruz ki, bazılarının FETÖ ile ortak noktaları “gayri milli” olmak.

FETÖ de sürekli batıya hizmet etti ve bugün de en çok himayeyi batıdan görüyor.

Toparlarsak;

Benim söylediklerim bir kehanet değil, görünen köyün kılavuz istememesi durumuydu.

Nitekim dediklerim de çıktı.

Mesele bundan ibarettir.

 

 

- Advertisment -