Ana SayfaYazarlar‘Cemaat istisnailiği’ ya da ‘bana hak, sana değil...’

‘Cemaat istisnailiği’ ya da ‘bana hak, sana değil…’

 

Bu, Gülenci Cemaat yapısının içinde yetişmiş, uzun yıllar boyunca Fethullah Gülen’in fikirlerini ve yaklaşımlarını benimseyip savunmuş üç akademisyenin cemaatçiliğe, Gülen Cemaati’ne ve bizzat Gülen’e ilişkin eleştirilerini aktaracağım üçüncü ve son yazı.

Sunuş niteliğindeki ilkini takiben ikinci yazıda, Ahmet Kuru’nun, “Pandora’nın kutusunu açan” diye nitelediğim  Liderler, Prensipler ve Peygamber Örneği Problemi başlıklı yazısının geniş bir özetini aktarmış, bugünkü yazının konusunu da üç başlık halinde şöyle şöyle özetlemiştim:

a) Gökhan Bacık’ın, Kuru’nun makalesine Cemaat içinden gelen ve pek de umut vermeyen tepkileri özetleyip kendi yaklaşımını sergilediği yazısı,

b) Özgür Koca’nın Yadsıyan Akıl ve Acı başlıklı önemli makalesi,

c) Üç akademisyenin önce Maviyorum sonra da Kıtalararası adlı internet sitelerinde dile getirdikleri eleştirileri olumlu bulan bazı “Gülenci” yazarların iş Gülen eleştirisine dayanınca dile getirdikleri “hayal kırıklığı…”

Bu noktadan devam ediyorum.

 

 “Cemaat istisnailiği…”

 

Gökhan Bacık, Kıtalararası’nda 31 Ekim’de yayımlanan Ahmet Kuru’nun Yazısı Sonrası Düşünceler, Gözlemler başlıklı makalesinde, bu yazının Kıtalararası’ndaki diğer yazıların ortalamasına göre yaklaşık dört kat daha fazla okunduğunu belirtiyor. Bunun nedeni açık: Çünkü dile getirilen eleştiriler, Ahmet Kuru’nun makalesiyle birlikte doğrudan Gülen Cemaati’ne ve bizzat Gülen’in kendisine yönelmiş bulunuyordu.

Gökhan Bacık, Kuru’nun “lider ve sorumluluk arasında bağ kur(an)”, “’cemaatin’ yaşadığı sorunların bir şekilde ‘liderin’ yani Fethullah Gülen’in verdiği kararlardan yahut yaptığı yorumlardan kaynaklandığını” savunan yazısına gelen olumsuz eleştirilerin analizini yaparken “Cemaat istisnailiği” dediği bir kavrama başvuruyor:

“Kısaca yazmak gerekirse farklı nedenlere dayanmakla birlikte esasen Kuru’yu eleştirenler Gülen’in bir şekilde eleştirilmesini istemiyor. Bu tepkinin bazısı duygusal bazısı rasyonel nedenlerden kaynaklanırken bazıları açıkça dogmatik bir cemaat sadakatinden kaynaklanıyor. Ancak burada benim altını çizmek istediğim nokta şudur: Kuru’ya olumsuz tepki verenlerin hemen hepsi bir ‘cemaat istisnailiğine’ inanıyor. Yani, bu kişiler cemaatin bir istisnai olgu olduğunu ve her şeyden farklı olduğunu düşünüyor. Hal böyle olunca aslında eleştirilmesi lazım gelen ve gayet makul şeyleri söylemeyi yadırgamaktadırlar.”

 

“Üslup sorunu”nda da “cemaat istisnailiği…”

 

Gökhan Bacık, Ahmet Kuru’nun yazısına gelen olumsuz eleştirilerin ikinci vechesini “üslup konusu”nun oluşturduğunu söylüyor ve “Cemaat istisnailiği”nin burada da devrede olduğunu söylüyor. Yani Cemaat üyeleri bu sayede kendi içlerindeki üslup sorununu problem etmezken başkalarının üslup sorununu abartabiliyorlar:

“İkinci nokta, üslup konusudur. Tepki verenlerin geniş bir kısmı üslup konusunda Kuru’yu eleştirmekte hatta pek çoğu yazının içeriğinden daha çok buna kızmaktadır. Aslında bu tepki de yine Cemaatin istisnai olduğu inancından kaynaklanıyor. Çünkü Gülen de kızdıklarını, rakiplerini eleştirirken ‘goril’, ‘salya atmak’, ‘Pakraduni’, ‘aşüftesi vardı’, ‘Nazilerden beter’, ‘Firavun’, ‘Nemrut’ şeklinde eleştiriyor. Bu tip eleştiriler de pekala üslup sorunu haline gelebilir. Ancak istisnailik pekala üslup sorunu olan bu kavramları kullanmayı sorun olarak görmezken, Kuru’nun bazı ifadelerini sorun olarak görmeyi sağlıyor. Aslında istisnailik düşüncesi sürekli bir tutarsızlık sonucu üretir. ‘Ben yaparım sen yapamazsın’ şeklindeki bu çelişkili durum, Kuru’ya yöneltilen eleştirilerde aynen geçerlidir.”

Gökhan Bacık’ın, bu iki temel noktanın yanı sıra Kuru’nun makalesine gelen tepkilerden çıkardığı başka sonuçlar da var ama yazıyı fazla uzatmamak için onları şimdilik ihmal ediyorum.

 

’Yadsıyan Akıl’ ve Acı

 

Özgür Koca, 8 Kasım’da Kıtalararası’nda yayımlanan ‘Yadsıyan Akıl’ ve Acı başlıklı makalesinde “Müslümanların geniş çaplı olarak düşüncelerine ve tavırlarına tesir etttiğini” düşündüğü bir “akletme biçiminden” söz ediyor. Koca’nın  “yadsıyan akıl” diye adlandırdığı bu akletme biçimi uyarınca, Müslümanlar, “İliklerine kadar işlemiş devlet, cemaat ve lider için bireyi feda etme tavrının köklerini bulabilecekleri” bazı hadiselerden ders çıkartamıyorlar, tam tersine onlardan bakışlarını kaçırıyorlar. (Koca, Müslümanların tarihte yadsıdığı hadiselerden söz ederken Cemel, Siffin, ve Kerbela gibi örnekler veriyor.)

Özgür Koca, buradan Nurcuların “yadsımaları”na geçiyor ve Said Nursi ile ilgili şöyle bir değerlendirmede bulunuyor:

“Nurcular da yadsımaktadırlar. Mesela, Said Nursi‘yi eşsiz ve öncesiz görmek için onun üstünde yükseldiği geleneği yadsırlar. Halbuki o tek başına bir ada değil, bir geleneğin devamıdır.”

Koca, yazısının sonlarına doğru meseleyi daha da somutlaştırıyor ve “yadsıyan aklın” Gülen Cemaati içindeki etki mekanizmasını şöyle anlatıyor:

“Fethullah Gülen’in kimlik inşa etme metodu önemli miktarda gerçeği yadsımaya dayalı görünüyor. (…) Gülen’i dinleyen birinin Osmanlı‘daki insan hakları ihlallerini duyma ihtimali neredeyse yoktur. İslam medeniyetinin ilk yıllarındaki iç savaş sırasında yaşanan trajedilere dair derinlikli bir hesaplaşmayı da en azından kamuya açık şekilde ondan duymanız çok zordur.

“(…)

“Gerçekten koparak kimlik inşa etmenin bir bedeli vardır. Bu bedel bazen çok ağırdır. Mesela, Gülen’in söylemindeki ‘Anadolu insanı’ ve ‘necip millet’ gibi tabirler idealize edilmiş bir insan grubuna işaret eder. Bu, Türk insanının gerçekliğinden çok uzakta bir hayale göndermedir. ‘Anadolu insanı’ ve ‘necip millet’ diye aslında olmayan bir hayale inanmış bir kişi elbetteki bu insan grubunun bazen ne kadar acımasızlaşabileceğini ve duyarsızlaşabileceğini göremez.

“(…)

“İlgili bir konu olarak gerçeği yadsımayı bir metot haline getirmek ilim konusunda da zorluklar çıkarır. Çünkü ilim karşınızdaki dünyayı olduğu gibi anlama çabasıdır. Yadsıma tavrının bir sonucu olarak sanırım Gülen –son yıllarda artan bir şekilde– tavır alırken ve açıklamalar yaparken soğuk kanlı ilmi analizlere başvurmak yerine, güvenlikçi reflekslere, istihbari dedikodulara, subjektif anekdotlara, duygusal aracılara, rüyalara vs. daha fazla önem vermiş görünüyor. Bunun acı sonuçlarının geniş çaplı yaşandığını görüyoruz. Benzer bir yadsıma tavrı sürdüğü müddetçe durumun böyle devam edeceğini de öngörebiliriz.”

 

Eleştirilerin Gülen’e dayanması ve yaşanan “hayal kırıklığı…”

 

Üç akademisyenin yönettiği sitelerdeki eleştirilerin ‘İslam’ın yüzyüze olduğu sorunlar’ bahsinden doğrudan Gülen Cemaati’ne ve Gülen’e yönelmesi, başlangıçta bu inisiyatifi olumlu bulup destekleyen “Gülenci” yazarlarda bariz bir rahatsızlık yarattı.

Mesela eski Zaman gazetesi yöneticilerinden Bülent Korucu, Gülen Cemaati’nin günümüzdeki “resmî” sitelerinden birinde kaleme aldığı yazısında (18 Kasım) eleştirilerin Gülen üzerinden dile getirilmesiyle meselenin kişiselleştirildiğini yazdı ve duyduğu hayal kırıklığını dile getirdi.

Korucu, her şeye rağmen tartışmanın önünün kesilmemesi gerektiği kanaatindeydi ama, raconu sanki aynı sitede daha sonra yayımlanan (25 Kasım) bir başka yazı kesmiş gibi görünüyor: Yazıda, Gülen’in bütün tespit ve öngörülerinin “doğru” çıktığı belirtiliyor ve ona yönelik eleştirilerin haksızlığına ve isabetsizliğine dikkat çekiliyor.

Peki, bütün bu eleştiriler ve o eleştirilere yönelik tepkiler cemaat yapılarında ve liderliklerinde anlamlı değişikliklerin mümkün olup olmadığı hususunda bize ne anlatıyor?

Perşembe günü, bu dizinin son yazısında bu soruya cevap vermeye çalışacağım.

 

 

 

 

- Advertisment -