Suruç (2018), Akkise (2001): Aynı medya utancı

İktidara ideolojik olarak (da) bitişmenin bir sonucu olan gönüllü dezenformasyon şüphesiz ki sadece bu dönemin bir uygulaması değil. Türkiye’nin vesayet yıllarında, iktidarda olan vesayetçi güçlerin dezenformasyonlarını gerçekmiş gibi haberleştiren ve bunu da gönüllü olarak yapan bir medya kesimi yine vardı. Fakat artık boynuz kulağı geçmiş durumda. İşte iki dönemden bunu gösteren bir haber karşılaştırması: Akkise 2001 ve Suruç 2018.

21.06.2018 09:46
Alper-Görmüş
Geçmiş günler geçmemiş gündemler
alpergormus@gmail.com

 

Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI), Türkiye’de basın özgürlüğü ve gazetecilik mesleğinin zorlukları üzerine Türkiye’deki gazeteciler tarafından kaleme alınan özel bir makale serisi başlattı.

Gazeteci Tuğba Tekerek’in, bu serinin bir parçasını oluşturan makalesi (4 Haziran 2018) “İktidar medyasında gazeteci olmak”a dairdi ve başlığı da şöyleydi: “Her şey bittiğinde hüngür hüngür ağlayacağım.”

https://freeturkeyjournalists.ipi.media/iktidar-medyasinda-gazeteci-olmak/

Gazetecilik mesleğinin en büyük zilleti olan gönüllü dezenformasyona hevesle kaydolmuş bu gazete ve televizyonlarda çalışan meslektaşlarımızın içinde bulunduğu ruh halini, bilmem bu başlıktan daha iyi ne anlatabilir...

(Aşağıda ayrıntılandıracağım ama daha fazla ilerlemeden, ‘dezenformasyonu biliyoruz da gönüllüsü ne’ diye sorabilecek okurlar için kısaca belirteyim: Burada ‘gönüllü dezenformasyon’u, gazetecinin, bir haberi yalan olduğunu bile bile sanki gerçekmiş gibi yayımlaması anlamında kullanıyorum.)

Tabii Tuğba Tekerek’in konuştukları, geçim kaygısıyla ‘mecburen’ iktidar medyasında çalıştıklarını, başka bir imkân olsa ‘boğulacak gibi’ hissettikleri mevcut işyerlerinde bir dakika bile durmayacaklarını söyleyen gazeteciler... Yani henüz iktidarın organik uzantısı haline gelmemiş, iktidarın istediğini yapan fakat bunu istemeyerek yapan gazeteciler... Zikrettiğim makalede görüşlerine baş vurulan gazeteciler için o nedenle “gazetecilik mesleğinin en büyük zilleti olan gönüllü dezenformasyona gönülsüz olarak uymak zorunda kalan meslektaşlarımız” dedim.

İktidar medyasında çalışan gazetecilerin bir de dezenformasyona ‘gönüllü’ yazılan kesimi var ki, onlar, düpedüz yalanı gerçekmiş gibi haberleştirdiklerinde hiçbir rahatsızlık duymadan ertesi güne uyanabiliyorlar... Bu türden gazetecilerin öbürlerinden farkı, iktidara ideolojik olarak (da) bitişmiş olmaları ve dolayısıyla iktidar kaybettiğinde kendilerinin de kaybedeceğini bilmeleri...

 

Suruç (2018) ve Akkise (2001)

 

İktidar medyasının Suruç’ta geçtiğimiz hafta yaşanan olayları haberleştirme biçimi, herhalde “her şey olup bittiğinde hüngür hüngür ağlama” mesaisini tetikleyecek haberlerin başında geliyor. Ben, son zamanlarda bu kadar göz önünde yaşandığı halde bu kadar çarpıtılmış başka bir haber hatırlamıyorum. Dolayısıyla, çalıştıkları gazete ve televizyonların, kendilerini bu haberi iktidar kaynaklarının çarpıttığı haliyle okurlara, izleyicilere aktarmaya zorlamaları karşısında ona uymaktan başka bir çare göremeyen gazetecilerin durumu gerçekten de çok dramatik.

 

İktidara ideolojik olarak (da) bitişmenin bir sonucu olan gönüllü dezenformasyon şüphesiz ki sadece bu dönemin bir uygulaması değil. Türkiye’nin vesayet yıllarında, iktidarda olan vesayetçi güçlerin dezenformasyonlarını gerçekmiş gibi haberleştiren ve bunu da gönüllü olarak yapan bir medya kesimi yine vardı. İşin tuhafına bakın ki, o zamanlar öyle gazetecileri eleştirenler, şimdi mevcut iktidarın dezenformasyonlarına gönüllü yazılıyorlar.

 

Farkında olanlarınız vardır, ben ara ara iki dönemin iktidar gazeteciliğini biribirine benzeyen örneklerle karşılaştırıyorum ve her defasında ‘maç’ bu dönemin iktidar gazeteciliğinin vesayet döneminin iktidar gazeteciliğine ‘galibiyetiyle’ sonuçlanıyor. (Bu fasıldan yazılarımın bir örneği için, iki dönemin de alâmet-i fârikalarından olan ‘kaybedilen insanlar’la ilgili medya performanslarını karşılaştırdığım “Medya, ‘kaybedilen insanlar’da haber değeri bulamıyor!” başlıklı yazıya bakılabilir: http://www.serbestiyet.com/yazarlar/alper-gormus/medya-kaybedilen-insanlarda-haber-degeri-bulamiyor-806236

 

Biraz sonra, aralarında 17 yıl olmasına rağmen biribirine çok benzeyen ve yukarıdan beri anlatmaya çalıştığım medya zilletinin (gönüllü dezenformasyonun) hiç değişmeden varlığını koruduğunu gösteren iki olayı, Suruç (2018) ve Akkise’yi (2001) karşılaştıracağım.

 

Fakat ondan önce dezenformasyonla ‘gönüllü dezenformasyon’ arasındaki farkı ve neden birincinin bir ‘zillet’, ikincinin ise ‘gazetecilik hatası’ olduğunu kısaca anlatmak istiyorum.

 

Dezenformasyon ve gönüllü dezenformasyon

 

Dezenformasyon: Haber doğru değildir, fakat gazeteci, haber kaynağının kendisine ilettiği haberin doğruluğuna inanmaktadır... Haber kaynağı gazeteciyi kullanarak (ve aldatarak) o haberi gündeme sokmak ve bundan siyasi, iktisadi vb. yarar sağlamak istemektedir. İşte bu bir dezeenformasyondur.

Gönüllü dezenformasyon: Gazeteci, kendisine ulaştırılan haber, bilgi, fotoğraf, vs’den kuşkulanmaktadır, hatta bazı durumlarda kendisine ulaştırılan enformasyonun düpedüz yalan olduğunu bilmektedir. Fakat bir yandan da onun ‘düşman’a, ‘karşı taraf’a zarar verme potansiyelinin çok yüksek olduğunun farkındadır. Sonunda, tarafı olduğu mücadelenin talepleri hakikat arayışına galebe çalar ve ‘koyver gitsin’ der, haberin yalan olduğunu bile bile onu yayımlar.

Kolayca fark edilebileceği gibi, bu, kaynağının kendisine ilettiği haberin doğruluğuna inanan, dolayısıyla aldatıldığının farkında olmayan (yani dezenformasyona maruz kalmış) bir gazetecinin pozisyonundan farklı bir pozisyondur. Burada ‘gönüllü’ bir dezenformasyon söz konusudur. Türkiye ne yazık ki, ‘dava’sını sık sık gazeteciliğinin önüne geçiren ve dolayısıyla dezenformasyona ‘gönüllü’ gazetecilerle dolu bir ülke...

 

Feryatlar öyle, haberler böyle (Suruç)

 

Suruç (2018): Sahiplerinin Halkların Demokrasi Partisi’ne (HDP) oy verdiklerinin bilindiği bir dükkâna seçim propagandası için giden Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) mensupları ile dükkân sahipleri arasında çıkan kavgada ve devamında yaralıların kaldırıldığı hastanede çıkan olaylarda dört kişi ölmüştü ve ayrıca yaralılar vardı. Ölenlerden üçü HDP’li, biri AK Partili idi.

 

İlk televizyon haberleri adeta “ben dezenformasyonum, bana inanmayın” diye bağırıyordu. Haberlere göre, PKK’lılar seçim propagandası yapan AK Partililere saldırmışlar, bir AK Parti milletvekilinin ağabeyinin de aralarında olduğu üç kişi ölmüştü. Haberler bu haliyle -bu bir ‘saldırı’ olduğuna göre- biri milletvekilinin ağabeyi olmak üzere üç AK Partilinin öldüğünü bildirmiş oluyordu, ki zaten öyle anlaşıldı.

 

Gerçek ise ölenlerden ikisinin dükkân sahipleri olduğuydu. HDP’li İki kardeşin ölümü sonraki saatlerde özellikle belirtilmeyerek ilk algının yerleşmesine gayret edildi.

 

Fakat medya asıl rolünü dükkândaki çatışmadan sonra hastanede meydana gelen olayları görmeyerek oynadı. Oysa orada olan biteni en iyi bilebilecek konumda olan Türk Tabipler Birliği’nin açıklamasına göre kardeşlerden biri yaralı olarak kaldırıldığı hastanede vurularak öldürülmüştü. Hayatını kaybeden üçüncü kişi ise kardeşlerin babası Esvet Şenyaşar’dı ve o da hastanede öldürülmüştü. Ne var ki bu açıklama, ‘iddia’ olarak dahi yer alamamıştı iktidar medyasına yakın gazete ve televizyonlarda.

 

Tabii, Esvet Şenyaşar’ın eşi Emine Şenyaşar’ın, eşinin  hastanede gözlerinin önünde linç edilerek öldürüldüğünü anlatması da haber değildi:

“Hastanenin içine girer girmez 20 erkek etrafını sardı. Serum şişesinin asıldığı demirlerle kafasına vurdular. Vuruyorlardı. Kanlar içinde kaldı. Ellerinden almaya çalıştım sağa gittim, sola gittim boş. Hiçbir şey yapamadım, alamadım. Polis oradan uzaklaştı. Hastanenin dışına gitti. Sadece bir polis orada bekliyordu. Ben gittim o polisin yakasına yapıştım ona ‘Siz nasıl bir hükümetsiniz öldürdüler. Adamı öldürdüler gel kurtar’ dedim yerinden kıpırdamadı. Yerinden sarstım ‘Nasıl bir devletsiniz öldürdüler’ dedim. Polis ne yerinden kıpırdadı ne de konuştu. Linç ettiler sonra da kafasına kurşun sıktılar.”

 

Feryatlar öyle, haberler böyle (Akkise)

 

10 Ağustos 2001 Cuma gecesi Konya'nın Ahırlı ilçesinin Akkise beldesindeki askere uğurlama töreninde halkla jandarma arasında olaylar çıktı, bir kişi öldü. Olaylar gece geç saatlerde meydana geldiği için ertesi günkü (11 Ağustos) gazetelerde yer almadı, haber 12 Ağustos’a kaldı. Yani gazetelerin yerel ve ulusal muhabirleri olay üzerinde bir tam gün çalıştılar ve haberlerini öyle yazdılar. Türkiye’nin üç büyük gazetesinin haberleri de benzerdi: Jandarma eğlenceye müdahale ederek gereksiz yere ortalığı germiş, köylüler uğurlama törenine devam etmek isteyince de üzerlerine ateş açılmıştı.

 

Bir gün sonra, 13 Ağustos’ta ise gazeteler haberlerini baştan aşağı değiştirdiler. Bu defa kaynak ‘askeri yetkililer’di. Hayır, jandarma köylülere ateş açmamıştı, tam tersine köylüler jandarmaya saldırmışlar ve ikisi ağır yirmiden fazla jandarma eri yaralanmıştı.

 

14 Ağustos'ta konuya ilişkin yeni bir gelişme oldu, İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin raporu açıklandı… Tıpkı ‘askeri yetkililer’in açıklamaları gibi, bu da adı konulmamış bir tekzipti gazeteler için ama, tıpkı ilk açıklamada olduğu gibi büyük basın bu açıklamayı da hiç sorgulamaksızın, olduğu gibi duyurdu okurlarına...

 

‘Askeri yetkililer’in açıklamalarını ve İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin raporunu ilk günkü haberlerinin arkasında durmayarak, apaçık soruları sormayarak yayımlayan gazeteler ve televizyonlar, o gecenin nasıl yaşandığını bilen köylülerin canını yakmıştı. Akkise ve komşu köylerden dört muhtarın gazetecilerin sormadığı soruları da içeren feryatları bu hissi çok iyi yansıtıyordu:

"Şimdi soralım, 10 Ağustos Cuma akşamı ve 11 Ağustos Cumartesi günü bütün hastane kayıtlarına bakalım. Bir er, erbaş veya astsubay yaralı olarak veya bir çizik için hastaneye gelmişler midir? Raporda askeri araçların tahrip edildiği, camlarının kırıldığı iddia edilmektedir. Olaydan bir saat sonra basın oradaydı. Olay sabahı savcılık incelemesinde olay mahallinde askeri araçlara ait ne bir cam kırığı, ne de tahrip edilmiş bir parça bulunmamıştır. İki gün sonra yaralılardan söz ediliyor. Bunlar tamamen gerçek dışıdır."

(Olaylar sırasında askeri birliğe komuta eden astsubay, 2006’da kasten adam öldürmekten 14 yıl hapis cezasına çarptırıldı.)

 

Gördüğünüz gibi, biribirine gerçekten de çok benzeyen iki olayla karşı karşıyayız. Peki, medya açısından hangisi daha büyük bir zilleti ifade ediyor? Bence Suruç’taki medyanın hali çok daha feci. Neden, derseniz: Akkise’de devlet medyayla henüz ‘sıcak temas’ sağlamadan önce yayımlanan haberler, gerçeğe sadık kalan haberlerdi. Doğru, sonradan parmak sallanınca onlar da ‘emredersiniz’ demişler ama, Suruç’taki medyada bunu dahi göremiyoruz. Suruç’ta medya, iktidarın kendisiyle ‘sıcak temas’ına gerek kalmaksızın, daha ilk anda hakikati gizlemeye ve çarpıtmaya aday olmuş görünüyor.

 

Bu yazıda sadece iki örnek olay üzerinden bir karşılaştırma yaptım. Fakat yirmi yıldır gazete haberlerini eleştirel bir gözle takip eden bir gazeteci olarak genel bir kanaate de sahibim, o da şöyle: Son dört-beş yılın iktidar medyası, 1990’ların o korkunç vesayet medyasına rahmet okutacak kadar berbat ve bu yolda her gün kendisini aşabilmek gibi bir yeteneğe sahip.      

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(1)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

ibrahim taş25.06.2018 00:57:05
sadece bir örneklemden yola çıkarak karşılaştırmak biraz haksızlık anlamına gelmez mi sizce de ? suruç olayının medyanın arz etme biçiminin yenilir yutulur tarafı yok ama 28 şubat dönemi medyasının haberleri veriş tarzını vesayet medyası ile beğlantısını kurmak gerekmiyor mu ?