AB’nin yolu kendisinden önemli

Türkiye’nin halletmesi gereken çok sorunu var. OHAL’i daha fazla uzatmadan noktalayalım. Bütün haksız ve alakasız gözaltı ve tutuklamalara son verelim. Medyayı rahat bırakalım. Gazetecileri rahat bırakalım işlerini yapsınlar. Tutuklu milletvekillerini serbest bırakalım, varsa bir problem dönem sonu yargılansınlar. AB’nin bunların sözünü etmesine fırsat vermemek bizim elimizde değil mi?

 

Avrupa Parlamentosu’nun 24 Kasım 2016 tarihli “Türkiye ile üyelik müzakerelerini geçici olarak dondurma”yı tavsiye eden kararıyla AB ile ilişkilerimiz yeni bir merhaleye girdi.

 

Çok değil, kısa bir süre önce, Davutoğlu döneminde, mülteci anlaşmasını takiben fasıllar açılacak ve ilişkiler yeniden canlanacakmış gibi görünüyordu.

 

Hattâ, inanılacak gibi değil ama, şartlar yerine getirildiğinde T.C.  vatandaşlarına vize uygulamasının kalkacağı söyleniyor ve bunun için tarih bile veriliyordu.

 

Kıbrıs görüşmeleri de bir kenarda gürültüsüz patırtısız ilerliyordu.

 

İlle de AB çıpası!

 

AB çıpasını herkes tutmuştu. İşlerin yolunda gitmesinde bu çıpanın yıllardır son derece olumlu rolü olduğunu düşünülüyordu.  Bu nedenle de katılım müzakerelerinin bir süredir tıkanmış olmasına karşı görülen bariz kayıtsızlık alttan alta süren bir memnuniyetsizlik yaratıyordu. Sonu AB’ye varamayacak olsa bile bu müzakere yolunun bize yaradığı fikri yaygındı. Canlandırılmasının iyi olacağı yönünde çok güçlü kanaatler ifade ediliyordu. Özellikle iş çevreleri bunu heyecanla bekliyordu.

 

Bunun reformların sürmesi anlamına geldiği biliyorlardı. Denetim mekanizmalarının doğru dürüst işlemediği Türkiye’de iktidarın biraz da bu yolla denetlenebildiğini düşünenler de az değildi. Halen son derece hantal olan bürokratik devlet aygıtının ve mevzuatın hafifletilmesi imkan ve ihtimalini büyük ölçüde böyle bir sürece bağlıyorlardı.

 

Bizde sürece biraz da böyle bakılırken, başta Almanya ve Fransa gibi AB’nin lokomotifleri ve en zenginleri olmak üzere neredeyse bütün üye ülkeler, asıl dikkatlerini Türkiye ile müzakerelerin yeniden başlamasına değil, mültecilerin Avrupa’ya girişini önlemeye vermişlerdi.

 

Temel problemleri buydu.

 

Mülteci akınından çok mu çok korkan Avrupa, Türkiye’nin ne yapıp edip o milyonlarca savaş mağduruna baraj olmasını istiyor ve bu uğurda elini cebine atıp birkaç milyar euro’ya kadar yükselebilecek bir “olağanüstü fedakarlık” sözü veriyordu.

 

Mültecilere iyi davranılsın, ama mümkünse Avrupa’dan uzakta…

 

Doğrusu korkmakta da haklıydılar. Çünkü Irak ve özellikle Suriye’den iç savaş, rejim güçleri ve IŞİD (DEAŞ veya DAEŞ) korkusuyla Türkiye’ye sığınanların sayısı çoktan üç milyonu aşmıştı.

 

Bunlardan birkaç on bininin Türkiye’den geçip göğüs göğüse bir mücadeleyle Avrupa ülkelerine girmeyi başarmaları, söz konusu hükümetleri ayağa kaldırmıştı. Aşırı sağcı yabancı düşmanıları, ırkçılar ve islamofobikler çığlık çığlığa harekete geçmişlerdi. Sınır boylarında gönüllü mülteci avına girişenlere rastlanıyordu.

 

Başta eski Doğu Bloku ülkeleri olmak üzere, savaşlarda alınabilecek en sert tedbirleri mültecilere karşı sınırlarında almaya başladılar. 

 

Mülteciler Yunan adaları ve Türkiye’nin Balkanlardaki sınırları üzerinden Avrupa kapılarını zorluyordu. Adı “umut yolculuğu”ydu ama ölüm onlara her gün ve her saat kendini hatırlatıyordu. Çürük tekneler ve naylon botlarla, çakma cankurtaran yelekleri giymiş göçmenleri Akdeniz ve Ege’nin sert dalgalı derin sularından Yunan adalarına taşımak, bilinen ama engellenmeyen gayri insani bir sektör haline gelmişti.  

 

Türkiye aslında biraz da gücünü aşan sayıda ve BM standartlarına uygun kamplar hazırlamış, çok sayıda mülteciyi buralarda barındırıyordu. BM Barış Elçisi Angelina Jolie gibi süper yıldızlar buraları birkaç kere teftiş etmişlerdi. Gördüklerinden memnuniyetlerini ifade ediyorlardı ama Avrupa bu takdirlerden payına düşeni almak için parmağını kıpırdatmaya hiç mi hiç yanaşmıyordu. Türkiye’den dahasını istemekte bir sakınca görmüyor ve ısrar ediyorlardı.

 

Aylan ve Ümran bebeklerin olağanüstü hüzünlü hikayeleri bu esnada dünya kamuoyuna yansıdı.

 

Bir insanlık sorununu AB’ye üyelik konusuna bağlamak…

 

Sonunda bir anlaşma yapıldı. Türkiye mültecilerin denizden Yunanistan’a, karadan Balkan ülkelerine geçisini engelleyecek; “gerekli insani şartlarda” Türkiye’de barınmaları için bütün tedbirleri alacak; Yunan adalarına geçenlerin iadesini kabul edecek; o sayıda mülteciyi de Avrupa ülkeleri sağlam vücutlu, iyi eğitimli, Avrupa’nın iş gücü açığından doğan ihtiyaçlarına uygun olanları arasından resmi yollardan seçerek alacak ve bir prosedür sonucu kabul edeceklerdi.

 

Nasıl olduysa oldu; Türkiye’nin AB’ye üyelik mevzuu da döndü dolaştı, alâkasız bir şekilde bu mülteciler meselesine bir şekilde bağlandı.

 

Bunu AB yetkilileri mi bu hale getirdi, dönemin AK Parti hükümeti mi, yoksa her ikisi mi?

 

Her ne hal ise; çok ayıp sayılacak işlerden biri yapılıp, mültecilik gibi bir savaş ve insanlık sorunu Türkiye’nin AB ile müzakere sürecinin seyrine bağlanıverdi.

 

Belli ki savaş mağduru mülteciler ile bir ülkenin AB’ye katılım müzakereleri aynı terazide tartılıyor ve bunda da insanlığın evrensel değerleri ve ahlaki ilkeleri adına bir sorun görülmüyordu.

 

Eee, hani biz ensardık!

 

Kendini Iraklı ve Suriyeli göçmenler karşısında ensar konumunda gören ve öyle davrandığını sık sık tekrarlayan Türkiye, şimdilerde AB’ye olan kızgınlığıyla bunu unutup  “kapıları sonuna kadar açmak”tan söz ediyor.

 

Sonuçta ne mülteci anlaşmasından memnun kaldık, ne de AB katılım müzakereleri süreci beklendiği gibi yürüdü. Karşılıklı hayal kırıklıkları aldı başını gitti.

 

Şimdi yalnızca “bu duruma kim getirdi” sorusuna cevap aramakla yetinmiyor; “alternatifler neler olabilir” diye, ciddiyeti konusunda fikir birliği olmayan konuları da tartışmaya çalışıyoruz.   

 

Avrupa Parlamentosu’nun bildirisi ne diyor?

 

AB’nin 27 üyesi var. Parlamentosunda 751 üye bulunuyor.  Sekiz kadar politik grubun mensupları ülkelerinden seçilip geliyor. Tasarının görüşülmesinde 479 üye müzakereleri geçici olarak durdurma doğrultusunda olumlu oy kullanmış. Çekimserler 107 iken, 37 üye karşı çıkmış. Karar tavsiye niteliğinde. Dolayısıyla yaptırım gücü ve hukuki hükmü yok.  Ama etkisiz olduğu sonucu çıkarılamaz.

 

Kararda dokuz madde var. Bunlardan ilk iki madde sürecin geçici olarak durdurulmasının gerekçelerini anlamamıza imkan veriyor. İlkinde 15 Temmuz darbe girişimine atıfta bulunularak “… darbe girişiminden beri Türkiye’de alınan orantısız ve baskıcı önlemlerin güçlü bir şekilde…” kınanması yoluna gidilmiş. Yine aynı maddenin sonunda AB’yle ilişkilerin devam etmesi için çalışılacağı belirtiliyor ama aynı zamanda “Komisyon ve Üye devletler Türkiye ile devam eden müzakereleri geçici olarak durdurmaya…” davet ediliyor.

 

Eğer orantısız önlemler ve OHAL uygun zamanda kaldırılırsa, bu takdirde yeniden değerlendirme yoluna gidileceği; bunda da kriterlerinin hukukun üstünlüğü ve insan haklarının ülke genelinde tesis edilip edilmediği olacağına, ikinci maddede işaret edilmiş.

 

Üçüncü madde ise ölüm cezasının yeniden yürürlüğe sokulmasıyla ilgili. Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti hükümeti ve MHP tarafından kamuoyu önünde söylenenler ima edilerek, bunun gerçekleşmesi halinde katılım müzakerelerinin resmen askıya alınacağı uyarısı yapılmış.

 

Bir başka dikkat çeken nokta da, AP’nin Türkiye’nin AB ile işbirliği iradesi göstermediğini düşünmesi. Türkiye’yi AB’nin önemli bir müttefiki olarak görüyoruz ama hükümet kendi eylemleri nedeniyle bu yoldan uzaklaşıyor, diyorlar.

 

Vize serbestisi konusunda 65 şartın yerine getirilmiş olmasını yeterli görmüyor, 72’ye tamamlanmasını bekliyorlar. Gümrük birliğinden kopuşun Türkiye için ciddi ekonomik sonuçları olacağını, diplomatik bir inceliğe başvurmadan dümdüz ifade ediyorlar.  

 

Bu noktaya birden gelinmedi

 

Son bir kaç yıldır olan bitene AB ile AK Parti hükümetlerinin bakışı çok farklılaştı.  

Türkiye’nin terör başlığı altında aldığı tedbirler, AB tarafından hep aşırı bulundu ve Kopenhag Kriterleri’ne aykırı görüldü. Bu nedenle de sürekli olarak demokrasi, hukuk devleti, basın özgürlüğü ve insan haklarının ihlaline vurgu yapan raporlar yayınlandı. Komisyon temsilcileri bu yönde konuşmalar yaptılar.

 

Türkiye’nin eskiden beri demokrasi ve insan hakları alanında sicili bozuktu. İyileştirmelerin çoğu 2004’ten sonra yaşandı. Ama son birkaç yıldır sanki tekrar başa dönülüyor gibiydi. Toplumdan bu yönde eleştiriler yükseliyordu. 

 

Hükümet ise ülkenin terör örgütlerinin hedefi haline geldiğini, meşru iktidarın yıkılması ve istikrarının yok edilmesinin hedeflendiğini,  alınan tedbirlerin bunları önlemek amacıyla olduğunu belirtiyordu. AB organlarını ve üye devletleri bu konuda Türkiye’nin yanında görmek istediğini ifade ediyordu.  Aradığı desteği bulamayınca da AB ve bazı üye ülkelerin terör örgütlerini kolladıklarını söylüyor ve memnuniyetsizliğini ortaya koyuyordu.

 

Avrupa’da terör saldırıları yaşandığında (örneğin Charlie Hebdo katliamında olduğu gibi) Türkiye dayanışma gösterirken, Türkiye (Ankara Gar katliamı, Kızılay katliamı, İstanbul Beyoğlu, Sultanahmet, Gaziantep vb katliamları gibi) saldırılara sürekli uğradığı halde aynı destek ve dayanışmayı görmediğini ifade ediyor ve bu tavrı kınıyordu.

 

Kürt sorunu ve PKK konusunda bu anlaşmazlık daha net görülüyordu. AB ve üye ülkelerin çoğu “Barış ve Çözüm Süreci”nin yeniden başlaması için Türkiye’yi tekrar masaya oturmaya çağırıyordu. Terörle mücadele yasasının bu bakımdan değiştirilmesini istiyor ama Türkiye bunu terör odaklarına karşı mücadelesini engelleme çabası olarak okuyordu. Bu alanda makasın gün geçtikçe açılması kaçınılmaz oldu. 

 

AB Mısır’da Sisi’ye nasıl baktıysa,

Türkiye’de Fetö’cülere de öyle mi baktı?

 

15 Temmuz darbe girişimi böyle bir ortamda gerçekleşti. 10 Ağustos 2014’te seçilen cumhurbaşkanını ve 1 Kasım 2015 seçimiyle oluşan hükümeti doğrudan hedef alan bu kanlı darbe girişimi, çok sayıda insanın ölümü ve yaralanmasına yol açtı. Böyle bir darbe girişimi karşısında AB’den beklenen desteğin uzun süre gelmemesi, haftalar boyunca hiçbir AB yöneticisi ve ülke temsilcisinin Türkiye’yi ziyaret etmemesi manidar bulundu.

 

Gerçekten de dikkat çekici bir süre AB ve üye ülkelerinin çoğundan, bırakın Ankara’ya ziyarete gelmeyi, kuvvetli bir darbe karşıtı ifade dahi işitilmedi. Bunun Mısır’daki Sisi darbesi karşısında önde gelen  Avrupa ülkelerinin takındığı tavrı çağrıştırmaması mümkün değildi.

 

Hal böyleyken, AB tarafından bir de darbe sonrası FETÖ’cü darbecilerin tasfiye edilmesi karşısında sürekli demokrasi, hukuk ve insan hakları ihlalleri konusunda uyarılar yapılması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve AK Parti hükümeti yetkililerinin çok sert cevap vermelerine yol açtı.

 

Önce basın üzerinden karşılıklı suçlamalar yaşandı. Sonra aynı durum kamuoyu önüne taşındı. İpler kopmak üzereydi. Raportör Kati Piri’nin yazdığı sert rapor, arkasından AP’nin müzakereleri geçici olarak durduran bu toplantısı ve bildirisi geldi.

 

AB’ye kızalım ama durumumuz pek de parlak değil!

 

Bu sonuç kimseyi şaşırtmamalı. 53 yıldır Avrupa yollarındayız. Bu tür bir birliğin üyesi olabilmek bakımından bu çok uzun bir süre ve tarafları çok yordu. Tıkanmalarda Türkiye’nin de çok önemli payı var. Güçlü bir demokratikleşme hamlesini bir türlü gerçekleştiremiyoruz. AK Parti’nin iktidar dönemi dahil yapılanların en fazlası son 20-25 yıl içinde gerçekleşti.  Halen yetersiziz ve sıkı bir reform geçirmeye ihtiyacımız var.

 

Türkiye’de devlet yapılanması ve kurumsal işleyişi, demokrasinin, hukukun, insan haklarının ve ekonominin evrensel değer, kurum ve işleyişlerine uyum bakımından eski ve yetersiz.  İyi hizmet vermiyor; üstelik bariz adaletsizlik ve hukuksuzluk üretiyor.

 

Aşağı yukarı bütün iktidarlar bunun farkındaydı. Ama vesayetçi sistem, çıkarlar, politik gerekçeler ve denge sorunları değişim için radikal adımlar atılmasını önlüyor. Bakıyorsunuz kimi zaman Kürt sorunu, kimi zaman darbe ve müdahaleler, kimi zaman da Kıbrıs sorunu bahane edilerek süreçler tıkanmış.

 

Son dönemde, özellikle de 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, kabul edelim ki toplumumuzdan da hükümete ve uygulamalarına çok ciddi eleştiriler yükseliyor. Pek haksız da değiller. Hükümet darbeci güçleri büyük ölçüde OHAL’siz de tasfiye edebilir miydi, bilemiyoruz. Ama gerçek şu ki OHAL ilan edildi ve olur olmaz herkes bu kapsamda ya gözaltına alınıyor ya da tutuklanıyor. Çok ciddi hak ihlalleri yaşanıyor. Bu durumdan mağdur olanların sayısı hayli yüksek.

 

Aydın, akademisyen, gazeteci, yazar çok sayıda kişi yazdıkları ve söyledikleri gerekçe gösterilerek OHAL uygulamalarına muhatap edildi. Medyada çok sayıda gazete, dergi, televizyon, radyo kapatıldı. Yüzlerce dernek, sendika, vakıf ya kapatıldı ya faaliyeti durduruldu. Kürtlerin yoğun olduğu illerin çoğu belediye başkanı gözaltına alındı, tutuklandı ve belediye yönetimlerine kayyumlar atandı. Birçok şirket ve grup aynı şekilde kayyumlara veya TMSF’ye devredildi.

 

HDP eş başkanları, milletvekillerinin bir bölümü ve çok sayıda il ve ilçe yöneticisi tutuklandı.

 

Aynı eleştiriler içerden de yapılıyor

 

Bütün bunlar pekâlâ normal hukuki süreç içerisinde halledilebilecek şeylerken, “hazır OHAL ilân etmişken, şu canımızı sıkan muhalifleri de kapsama alalım” mantığının hakim hale geldiği görülüyor. Bu nedenle, sanki eleştiriler sadece AB’den geliyormuş gibi bakamayız. Türkiye’de de ciddi ve görmezden gelinemeyecek ölçüde geniş yelpazeli bir rahatsızlık var.

 

Kimse kusura bakmasın ama bu eleştiriler “milliydi, değildi; yerliydi, değildi” türünden kamplaştırıcı yaklaşımlarla da önemsizleştirilemez.

 

MHP ile AK Parti’nin Türk milliyetçiliği-muhafazakarlık ittifakı temelinde bu işleri böyle götürebileceği anlayışı, şu anda iktidar çevrelerine hakim olmuş gibi görünüyor. Türkiye gibi büyük bir ülkede bu tür bir ikili oluşturarak yönetim sistemini şekillendirmek, ağır toplumsal sorunlara çare bulmak, dış politika ve güvenlik konularında isabetli güven verici adımlar atmak, kısa vâdeli düşünülmüyorsa, hem hatâlı olur hem de büyük ihtimalle sonuçsuz kalır.

Öyle her tarafa düşman muamelesi çeken, dört bir yanına kılıç sallayan, kendinden başka herkesi hain gören bir anlayış, eninde sonunda Türkiye’yi dört duvar arasına kapatır. Osmanlı gibi bir imparatorluktan devralınan etnik, dini, kültürel ve sınıfsal çeşitlilik üzerinde yükselen Türkiye’nin jeopolitiği de, Cumhuriyet’in ilk yıllarında bile yaşanmayan böyle bir daralmayı ve kapanmayı kaldırmaz. Nitekim geçtiğimiz yıllarda denenen bu tür yönelimlerin tamamı başarısız olmuştur.

 

 Buna karşılık cumhurbaşkanlığı ve hükümet çevrelerinden ikna ediciliği son derece zayıf alternatifler ortaya atılıyor. AB’nin bağları koparması halinde Sanghay için yollara düşeceğimiz söyleniyor. Bunun da üzerinde durmalıyız.

 

Şanghay derdimize deva olur mu?

 

AB ile yolların ayrılmasından çok memnun olunacaksa, onun yerine ikame etmeye niyetlenilen ve hakkında epey tevatürün dolaştığı, Rusya ve Çin’in kumandasındaki Şanghay Beşlisi nedir,  AB’nin yerini tutacak bir şey midir, ona bakmalıyız.

 

Şanghay Beşlisi 1996’da Çin’in öncülüğünde kuruldu. Onun dışında Rusya, Kazakistan, Kırgızıstan ve Tacikistan var. Özbekistan’ın daha sonra katılmasıyla aslında “Altılı” oldu. Gözlemci sıfatıyla Hindistan ve Pakistan dahil 6 Asya ülkesini de kapsamına almış.

 

Bunların dışında, son yıllarda Türkiye ile birlikte altı ülke de  “diyalog partneri” statüsüyle bu örgütle ilişki kurmuş durumda. Resmi adı Şanhgay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ). Bir kere, ekonomik işbirliğinden çok güvenlik esasına dayanan bir yapılanma.

 

Önce güvenlik konularıyla başlayıp, faaliyetinin kapsamına zamanla ekonomik ve kültürel konuları da dahil etmiş.

 

Sovyetlerin çöküşünden sonra Türkiye Orta Asya’nın Türkî cumhuriyetlerine yönelmişti. Daha sonra ilgi alanını diğer Asya ülkelerine doğru genişletti. AB ilişkileri ne zaman tıkansa,  ne zaman beklentiler sürüncemede kalsa, kimi devlet yöneticileri yarı şaka yarı ciddi bu örgüte üye olma isteklerini dillendiriyor.

 

Serbestiyet’te Çağdaş Üngör’ün 29 Kasım 2016 tarihli kısa ama özlü yazısı, aslında bu örgütle Türkiye arasında AB’den daha beter bir kan uyuşmazlığı olacağını gayet açık bir şekilde gösteriyor.

 

Sorun sadece önde gelen ülkelerle kimi politik konularda kısa zamanda çözülemeyecek sorunların varlığı değil. Bu yapılanmanın ortak havası Türkiye’nin hem mevcut birikimi, hem de genel tahayyülü bakımdan bir çekiciliğe ve değerler sistemine sahip görünmüyor.

Açıkcası içinde yer aldığında askeri ve ekonomik güç, kültürel, demokratik ve hukuksal değerler sistemi bakımından Türkiye’yi abad olacağı bir ortaklık beklemiyor.

 

O nedenle, “Avrupa Birliği olmazsa Şanghay Birliği var, çok da umurumuzda değilsiniz!” yaklaşımı hem gerçekci değil, hem de genel olarak toplumsal yönelimimize uymuyor.

 

Meselelere uhulet ve suhuletle yaklaşalım…

 

AB ile sorun alanlarının daha açık ve serinkanlı bir üslupla konuşalım.

 

Türkiye’nin halletmesi gereken çok sorunu var. OHAL’i daha fazla uzatmadan noktalayalım. Bütün haksız ve alakasız gözaltı ve tutuklamalara son verelim.  Medyayı rahat bırakalım. Gazetecileri rahat bırakalım işlerini yapsınlar. Tutuklu milletvekillerini serbest bırakalım, varsa bir problem dönem sonu yargılansınlar. AB’nin bunların sözünü etmesine fırsat vermemek bizim elimizde değil mi?

 

AB’ye üyelik bizim için Kaf Dağı’nın ardında bir menzil.

 

Bazan menzile varmak için katedilen yol, menzilin kendisinden daha önemlidir.   

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.