Bu rejimi nasıl değiştirdik (2) Kırılma noktası ve yeni kutuplaşma

95 yıldır ağır aksak bir demokrasi ve parlamenter sistemle bugüne taşıdığımız siyasal rejimimiz, yukarıda hikâyesini anlatmaya çalıştığım süreçler sonunda, yürütmenin olağanüstü yetkilerle donatıldığı, Meclisin yasama ve denetim yetkisinin bir nevi kenar süsü haline geldiği, yargının başkanın ve partisinin çizdiği sınırlarla kuşatıldığı, dünyada ender bulunan bir başkanlık rejimine evrildi.

14.07.2018 18:00
Atilla-Aytemur

andaytemur@ttmail.com

 

Tam da Türkiye siyasal kamburlarından kurtulup köklü bir demokratikleşme sürecine giriyor derken, Erdoğan ile AK Parti’nin gayriresmi iktidar ortağı Fethullah Gülen arasında sert anlaşmazlıklar patlak verdi.

 

Değişim ne zaman başladı?

 

İktidarın havası ve edası bu süreçte hızla değişti.

İktidar ortağıyla giriştiği kavganın dili ve sert üslubu giderek bütün topluma teşmil edilmeye başladı. 2013 baharını yaza bağlayan günlerde bir çevre duyarlılığı olarak başlayan Gezi olayları bu gelişmenin kırılma noktası oldu. Gösterileri kendini yıkmayı amaçlayan FETÖ ve Batı odaklı bir operasyon olarak okuyan Erdoğan, uzlaşma kapılarını kapatıp tepkileri sert bir şekilde bastırdı.

 

Erdoğan ve iktidarı, kendi geleneksel güçleri dışında kalan toplum desteğini kaybetmeye başladı. Toplumun seküler kesimleriyle iktidara geldiği dönemden itibaren kurulan zayıf bağlar birer birer kopmaya başladı. Madalyonun diğer yüzünde, “liberal aydınlar” olarak adlandırılan kesimin bir bölümü, belki çoğu, Gezi çerçevesinde gerçekten de kopup karşı safa geçti, artık muhalefette yer aldığını ilân etti. Erdoğan ise onları artık “ötekiler” ve hattâ siyasal hasımları olarak değerlendirip, kutuplaştırıcı kimlik savaşlarının geleneksel yatağına geri döndü. 

 

Artık siyasal tarzı ve uygulamalarında ötekileştirici, dışlayıcı, kutuplaştırıcım bir tavır hakim olmuş; itiraz ve muhalefetlerine haklı nedenler olsun olmasın herkes en ağır suçlamaların muhatabı olmaya başlamıştı. Muhalif medyanın, gazetecilerin, sosyal medya kullanıcılarının, aydınların, meslek odalarının karşılaştığı muamele böyle bir görüntü veriyordu.

 

Erdoğan ve iktidarı seküler-demokrat kamuoyundan geldiğinden daha büyük bir hızla kopmaya başladı. O kesimlerin Erdoğan ve AK Parti hakkındaki yerleşik yargı ve tavırlarının  da payı vardı tabii. Ama bütün işaretler yeni yönelimin hesabı kitabı yapılmış bilinçli bir tercih olduğunu gösteriyordu.

 

Kürt sorunuyla ilgili Barış ve Çözüm Süreci bu gelişmelere aykırı gibi görünüyordu. Ama orada da olumsuz gelişmeler aslında alttan alta, adım adım birikmekteydi. Meydanlara ve medyaya sanki işler yolundaymış gibi bir hava yansısa da, durum pek öyle değildi.

 

PKK Suriye İç Savaşı’nın sunduğu fırsatları değerlendirerek ve Batılı güçlerin desteğine dayanarak, kantonal bir zincir üzerinde yükselecek devlet benzeri bir oluşumu gerçekleştirebileceğini düşünmeye başlıyor ve bölge politikalarında kendine rol arayan Türkiye ile yeni bir boyutta karşı karşıya geliyordu.

 

AK Parti’nin ve Erdoğan’ın sorunun çözümü için göze aldığı bütün risklere rağmen Kürt seçmenler içindeki desteğinin umulduğu kadar yükselmemesi, HDP’nin seçimlere kendi adına girmesi halinde AKP’nin Mecliste azınlığa düşme ihtimalinin doğduğunu hissettiriyordu. Bu durum iki tarafta da farklı arayışlara yönelmenin zeminini yaratmaya başlamıştı.

 

2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri kapıyı araladı

 

2014 Ağustos’unda yapılan cumhurbaşkanı seçiminde bütün muhalefet HDP’nin “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganında fiilen buluşmuştu. Buna karşı Erdoğan’ın yönelimi de büyük ölçüde değişmiş; Türkiye’nin geleceğini geniş yelpazeli demokratik mutabakatlarla belirleme fikriyatından ve buna uygun politikalardan hızla uzaklaşmaya başlamıştı. Daralma, içe kapanma, milliyetçi ve İslâmcı söyleme dönüş, demokratik değerlerden ve hedeflerden kopuşla birlikte, otoriterleşmenin bütün işaretleri görülmeye başlamıştı.

 

Seçmenin oylarıyla belirlenen ilk cumhurbaşkanı olmanın da aslında Türkiye’yi yeni bir siyasal rejime sevketmek, başkanlığa gidişin kapısını zorlamak bakımından değerlendirileceği belli oluyordu.

 

Parlamenter rejimin yasaları henüz geçerliydi. Ne ki, Erdoğan ve AK Parti iktidarı buram buram başkanlık rejimine geçiş kokan (partili cumhurbaşkanlığı gibi) başkanlık rejimi uygulamalarını fiilen yürürlüğe sokmaya başlamışlardı.

 

 Zaten Erdoğan ve partisi uzun zamandır başkanlıktan yana olduklarını söylüyor ama geçiş için uygun siyasal şartları ve parlamento çoğunluğunu bulamıyorlardı. Şimdi tünelin ucundaki ışık görünmüştü.

 

7 Haziran 2015 seçiminde Meclis çoğunluğu kaybedilip koalisyon şartları doğunca, bu durum özellikle Erdoğan’in yeni yönelimine uymadı. O sırada başbakan olan Ahmet Davutoğlu’nun CHP ile koalisyon arayışlarını bir yanda CHP’nin uzlaşmazlığı set çekti, ama öte yanda Erdoğan da bu arayışlara çok kızdı. Böylece 1 Kasım 2015’te seçimlerin tekrarı kaçınılmaz hale geldi. Artık Erdoğan’ın ve AK Parti’nin ayrılmaz müttefiki haline gelmeye başlayan MHP ile süreç daha kolay işledi. “Beka” söylemi de bu dönemde işitilir oldu. Olur olmaz her şey onun içine dolduruldu. Muhaliflere yönelik en ağır suçlamalar ona dayanarak yapıldı. PKK’nın ilân ettiği “yeni devrimci halk savaşı”; bu çerçevede dayattığı “özyönetim” deklarasyonları ve bu doğrultuda başlatılan hendek ve barikat savaşları, iktidarın “beka “ söylemi ile “milli ve yerli” politikasını daha yüksek perdeden işlemesine uygun zemin yarattı.

 

Darbe sonrasında oluşan uzlaşma havası, gidişata uymadı

 

Bir FETÖ organizasyonu olarak gelişen 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, hükümetin, parlamentonun, muhalefetin, yurttaşların, askerin ve polisin direnmesiyle başarısızlığa uğradı ve ilk ağızda, ülkede yeniden bir uzlaşma ikliminin doğmasına olanak verdi.

 

Bu kanlı girişim karşısındaki ortak demokratik direniş, seküler kesim ve partilerle Türkiye’nin geleceğini birlikte, uzlaşarak tasarlamak bakımdan yeniden çok önemli bir imkân sunmuşken, iktidar bu yönde bir değerlendirmeye gitmeyip, MHP’nin de önerisiyle çok merkeziyetçi, çok otoriter bir başkanlığa giden yolda yürümekte ısrar etti.

 

OHAL ve KHK’lar, milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması, belediyelere kayyum atamaları,yüz binleri aşan sorgusuz sualsiz işten atılmalar, hukukun evrensel şartları uygulanmadan açılan davalar, gözaltılar, tutuklamalar birbirini izledi. Medya tamamen kontrol altına alındı ve hâlâ şeklî bağımsızlığını koruyan bazı büyük kuruluşların da el değiştirmesi sağlandı. Üniversiteler, akademisyenler, gazeteciler, aydınlar, sendikalar ve meslek odaları ağır baskı ve soruşturmalarla yüz yüze geldi.

 

16 Nisan 2017 Başkanlık Referandumu ve ardından gelen 24 Haziran 2018 seçimleriyle Türkiye, parlamenter demokratik rejimi terk edip, kimselerinkine pek benzemeyen, Latin Amerika’daki örnekleri bile sağlayan bir “başkanlık rejimi”ne geçti.

 

Üçüncü dönem: Demokrasiye koşarken…

 

95 yıldır ağır aksak bir demokrasi ve parlamenter sistemle bugüne taşıdığımız siyasal rejimimiz, yukarıda hikâyesini anlatmaya çalıştığım süreçler sonunda, yürütmenin olağanüstü yetkilerle donatıldığı, Meclisin yasama ve denetim yetkisinin bir nevi kenar süsü haline geldiği, yargının başkanın ve partisinin çizdiği sınırlarla kuşatıldığı, dünyada ender bulunan bir başkanlık rejimine evrildi.

 

Yıllara dayanan mağduriyetle 2002’de iktidara gelip, kimlik siyasetine ve kökleşmiş siyasal kamplaşmaya son vermeyi, kapsamlı demokratik reformla çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiyi gerçekleştirmeyi, ülkenin kanayan yarası Kürt sorununu barışçı yollardan ve evrensel normlara uygun bir şekilde çözmeyi, Türkiye’yi çağdaş dünyanın bir parçası yapmak için AB’ye katılım dahil bütün adımları atmayı vaat eden bir parti ve lideri Erdoğan, ikinci döneminde yakaladığı Cumhuriyetimizi, üçüncü dönemine böyle geçiriverdi.

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.