Ne günlerden geçiyoruz!

Avrasya yöneliminden bir AB çıkmayacağı görülüyor olmalı ki, bunların birbirinin alternatifi olamayacağı gerçekçiliğine dönülmeye başlandı. Hükümet çevrelerinde şimdi daha dikkatli bir dil kendini gösteriyor. Başbakan Yıldırım, Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu ve AB Bakanı Ömer Çelik, AB’nin Türkiye’ye muhtaç olduğunu, Şanghay benzeri örgütlere Türkiye’nin zaten üye olduğunu, bunun AB’nin yerine ikame edilemeyeceğini söyledi. Bu tavrın benzeri AB çevrelerinde de görüldü. Avusturya dışişleri bakanının sivriltilmiş dışlayıcılığına itibar eden pek olmadı.

 

Küresel iklim değişikliğine ülkesel uyum sorunları bir yana,  yarattığı sonuçlara bireysel olarak bünyelerimizi hazırlama konusunda da galiba epey sıkıntı çekeceğiz. En azından benim için öyle görünüyor. Nerede üşüttüğümün ve gribe yakayı nasıl kaptırdığımın farkına varamadan yataklara düştüm ve neredeyse iki haftadır bir türlü kendime gelemedim. İlaçlar yeterince etkili olamıyor, hastalık döne döne kendini üretiyor vesselam.

 

Tabii bu arada ”Bazı ülkelerin bir yılda yaşadıklarından daha fazlası Türkiye’de ve bölgemizde bir günde yaşanır” sözünün doğrulanmasına, yatakta da olsa bir kez daha şahit oldum.

 

Her olaya ve fazla ayrıntılarına girmeden onbeş günlük bir döküm çıkardım.

 

Gençlik geleceğimiz mi?

 

Bütçe görüşmeleri geçtiğimiz iki haftanın önemli olaylarından biriydi. Ama başka konular da bu sırada kendine alan açtı. Bunlardan biri, binbir türlü sorumsuzluk ve ihmallere sahne olan öğrenci yurtlarıydı. Adana Aladağ’da Süleymancıların yönettiği öğrenci yurdu, taammüden cinayet gibi yaşanan bir yangınla çocuk yaştaki yoksul öğrencilere mezar oldu.

 

Bunu, sanki sözleşmiş gibi benzeri yurt yangınları izledi. Hemen hepsi yanıcı maddelerin kullanıldığı malzemelerle dolu, ahşap çatılı, pvc pencereli,  doğru dürüst yangın kapısı ve merdiveni bulunmayan, varsa da dışarı çıkışı mutlaka kilitli olan tuzak mekânlar.  Büyük bölümü ruhsatsız ve idarecilerinin çoğu dünyadan  bihaber. Hattâ kendi çocuklarını bile ölüme gönderiyorlar.  Bir ülke çocuklarına, gençlerine bunu niye yapar?

 

Yoksulluk, ihmalkârlık, vurdum duymazlık ve cehalet bile desek, bu bir şey ifade etmez. Bu topraklarda medrese tarzı okullaşmanın tarihi yüzyıllara dayanıyor. Modernleşmenin bir kurumu olarak okullaşmanın tarihi ise öyle az buz bir zamanı geride bırakmadı. Ortada koskoca bir milli eğitim bakanlığı teşkilâtı var. Nasıl olur da halen yurtta barınmaya ihtiyaç duyan çocuk ve gençlerimiz, tarikatların, ehil olmayan kimselerin, derme çatma girişimlerin eline terk edilir?

 

Vicdanları sızlatan bir aczdir bu.  Madem epey alt sıralara düşdüğümüz, okuduğunu anlamayan nesiller yetiştirdiğimizi gözler önüne seren Pisa testinde durumu toparlamak için daha zamana ihtiyacımız var; bari inşaatta ve hizmette Türkiye’nin oldukça iyi noktada olduğunu düşünen hükümet yetkilileri, hiç olmazsa bu utanca son versinler. Bunun hiçbir mazereti kalmamıştır artık. Bakalım yeni bütçede bu konuda bir duyarlılık görebilecek miyiz?  

 

KOBİ’lere ve reel sektöre devletten teşvik ve destek

 

Doların tırmanışa geçmesiyle birlikte, küçülme ve kriz korkusu (beklentisi) piyasayı iyice sardı. Bu durumu “Türkiye’yi çökertmeye dönük dış kaynaklı büyük bir projenin iktisadi alandaki yansıması” gibi okuma eğilimi, iktidar çevrelerine hakim görünüyor.

 

Ancak konu somut olarak ele aldığında, iktisadi aklın devreye girdiği de görünmüyor değil. Ekonomik Koordinasyon Kurulu’nun toplayan Başbakan Yıldırım, küçük işletmelere, ihracatçılara ve sanayicilere yönelik kapsamlı bir destek ve teşvik paketini duyurdu. Her ne kadar tedbirler açıklanırken dolar kuru daha da yükseldiyse de, paketin kapsamındaki sektörler iktidarın bu yaklaşımından hoşnut.Mümkünse daha fazlasını istiyorlar. Hükümet sicil affını da sıraya koydu. Bir süre önce de vergi barışı yaplımış ve devletin kasasına hayli para girmişti.

 

Cumhurbaşkanının “dolarını bozdur, ya altın al ya TL’ye geç” çağrısı ise, sorunu çözmese bile hakikaten ilginç bir toplumsal hareket yarattı. Vatandaş döviz bürolarının önüne bu kez dolar bozdurmak için koştu. Bir tür devletle dayanışma havası yaratıldı. Bozdurulan dolar miktarının (resmen açıklanmasa da) 10 milyarı bulduğu söyleniyor. Ekonomistler buna biraz şaşırdı; uzun vâdede çok anlamlı bir sonucu olacağını beklemeseler bile, moral etkisinin olacağını ifade ediyorlar. Büyük firmalara yönelik de bir “dövizini bozdur” basıncının olduğu hissediliyor. Dış borcu olan şirketler bu bilmeceyi nasıl çözecek; zaman içinde görülecek.

 

Bu konuda dikkat çeken, kamu ihalelerinin, bazı satın alma ve ödemelerin yerli para üzerinden yapılması kararı oldu. Rusya ile ihracat ve ithalatta her iki ülkenin yerli parasının kullanılması noktasında anlaşmaya varılmıştı. Bunun başka ülkelere de yayılması için çalışıldığı ifade edildi.

 

Dolarizasyon dünyaya bu kadar egemenken, milli parayla en fazla nereye kadar gidilebilir; (hükümetlerden talimatlarla değil) doların uzun vâdede yükselmeye devam edeceği hesabına göre “forward” pozisyonlarını alan büyük uluslararası spekülatörler ne kadar geriletilebilir; onu da görmek bakımından bu adımlar ilginç bir deney olarak iktisatçıların önüne geleceğe benziyor.

 

Hükümetin bütün hazırlıkları, büyüme hızındaki düşüşü minimumda tutmaya ve çarkların dönmesini sağlamaya, dövizdeki (dolardaki) ani kur dalgalanmalarının negatif etkisini kontrol altında götürmeye, kamuda israfı önlemeye ve benzeri tedbirlerle 2017’yi atlamaya yönelik. Bütçe görüşmelerinin ve alınan tedbirlarin genel havası bunu gösteriyor.

 

Geniş bir yoksul kesimin yegâne gelir kaynağı demek olan asgari ücrete sıra geldiğinde, işverenlerden “sıfır zam” sesleri yükseliyor.

 

Trakya ovaları ve Anadolu bozkırlarından gelip, Uzak Asya’ya…

 

Son haftaların önemli bir olayı olarak Avrupa Parlamentosu’nun bildirisi canları sıkmış ve AB ile bağların kopmak üzere olduğu algısı yayılmıştı. Bu, hükümet ile AB arasındaki ilişkilerin iyice limonileştiği anlamına geliyordu.  Böyle dönemlerin şapkadan çıkan tavşanı olarak Sanghay Beşlisi önerisi yine kendini göstermişti.

 

Başbakan Yıldırım’ın Moskova ve Tataristan ziyareti de bu günlere rastladı. Bütün yüklenmelere rağmen Avrasya-Uzak Asya yöneliminden bir AB çıkmayacağı görülüyor olmalı ki, bunların birbirinin alternatifi olamayacağı gerçekçiliğine dönülmeye başlandı. Hükümet çevrelerinde şimdi daha dikkatli ve ilişkileri koparmaya hevesli olmayan bir dil kendini gösteriyor. Doğrusu da bu.

 

Bu konuda özellikle Başbakan Yıldırım, Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu ve AB Bakanı Ömer Çelik’in sözleri ve girişimleri dikkat çekti. AB’nin Türkiye’ye muhtaç olduğunu, Şanghay benzeri örgütlere Türkiye’nin zaten üye olduğunu, bunun AB’nin yerine ikame edilemeyeceğini söylediler. Bu tavrın benzeri AB çevrelerinde de görüldü. Avusturya dışişleri bakanının sivriltilmiş dışlayıcılığına, AB dışişleri bakanları ve liderler toplantılarında itibar eden pek olmadı.  

 

AB’nin asıl derdinin başka olduğu belliydi. Liderler toplantısı kararında, ilişkinin kesilmesi veya fasılların açılmasından söz edilmiyordu.  AB mülteciler anlaşmasında üzerine düşen yükümlülüğü yerine getireceğini hatırlatıyor; onu riske sokacak alanlara girmemeye özen gösteriyordu.

 

Gelinen nokta itibariyle Türkiye, “AB’nin gidişatından endişe duyduğunu, mülteciler konusunda verilen taahhütlerin yerine getirilmesi gerektiğini” söylemeye; Gümrük Birliği’nin aleyhte işleyen ilke ve uygulamalarının gecikmeden değişmesini ve vize uygulamasının bir an evvel kaldırılmasını” istemeye devam ediyor.

 

AB kurumlarının temsilcileriyle Türkiye’nin ileriki günlerde dörtlü bir toplantı yapması niyetinden başka bir şey ufukta yok.  Anlaşıldığı kadarıyla Türkiye ile AB arasında “Ne seninle ne sensiz” şarkısı daha uzun zaman söylenecek.

 

Hem başkanlık tartışması, hem “milli seferberlik”  nasıl olacak?

 

Devlet Bahçeli’nin 10 Ekim 2016 tarihinde TBMM grup toplantısında yaptığı beklenmeyen konuşmayla açtığı yeni siyasal sürecin ilk evresi, tam iki ay sonra, 10 Aralık 2016 günü tamamlandı.  Bu süre içinde, iki genel başkanın uhdesinde parti hukukçularının yürüttüğü kapalı çalışma sonucu ortaya çıkan “Cumhurbaşkanlığı Görünümlü Başkanlık Projesi” bir basın toplantısıyla kamuoyuna duyuruldu. AK Parti - MHP ortak heyetlerinin ve başkanların teklifi, AK Partili milletvekillerinin tekmilinin imzasıyla Meclis Başkanlığına teslim edildi.

 

Toplam 21 maddeden olaşan değişiklik teklifi, muhafazakâr çevrelerin  epey zamandır “korkulu rüya” olarak tanımladıkları koalisyonlar dönemine son vereceği iddiasıyla kamuoyunun önüne getirildi. Gerçi 2002’den beri memlekette koalisyon olmadı ama, belli ki  iktidar konuyu böyle takdim etmeyi daha uygun buluyor.

 

Bu anayasa değişikliğine karşı olan blokta CHP ve HDP var. Her ikisi de konuyu rejim değişikliği olarak görüyor.  Mevcut koşullarda bir uzlaşma zeminin doğması imkansız gibi. İster istemez bu konu önümüzdeki birkaç ayın en önemli siyasal ve toplumsal böleni olacak. Ayrıntıları üzerinde tartışmaya daha epey vaktimiz var ama, bu anayasa değişikliği cumhurbaşkanının ve hükümet çevrelerinin son günlerdeki “milli birlik ve beraberlik” ya da “milli seferberlik stratejisi” gibi söylemlerinin tam tersine bir toplumsal işleyiş sergiliyor ve kamplaşma iklimini besliyor.

 

AK Parti - MHP bloku anayasa değişikliğini alt tarafı bir sistem değişikliği gibi sunmaya özel çaba gösterse de, konunun ilk ortaya çıkışındaki taraflar ve saikler de dahil olmak üzere, tasarının içeriğinin ima ettiği aşırı güç temerküzünün sorun olacağı hesaba katılmalıdır. Ayrıca bu durum, etkileri önümüzdeki dönemlere de sirayet etmeye müsait  çok ciddi bir tercih farklılaşması yaratmaya aday görünüyor.  

 

Son terör eylemlerinde verilen kayıplar, özellikle AK Parti - CHP - MHP arasında yeniden ortak bir davranış ve dayanışma iklimi yaratmış olsa da, başkanlık konusu orta yerde durdukça “milli seferberlik” stratejisinin karşılığını bulması ve devamlılık kazanması epey zor.

 

Dolmabahçe’den Kayseri’ye, terör ve katliam hattı

 

Başkanlık getiren anayasa değişikliğinin TBMM’ye verildiği aynı gün, yani 10 Aralık 2016 Cumartesi akşamı Beşiktaş Vodafon Arena Stadı önünde patlayan iki bomba, Meclise gelen anayasa değişikliği paketini ânında geri plana itti. Şu ya da bu biçimde sivillerin de hedef alındığı, dolayısıyla bariz terör kapsamına giren, dolayısıyla PKK’nın doğrudan sahiplenmekten kaçındığı eylemleri geçmişte de açıkça savunan ve üstlenen PKK yan örgütü TAK (Kürdistan Şahinleri) bu sefer de ortaya çıktı ve bu büyük katliamı ben yaptım dedi.

 

Vodafon Arena stadının hemen karşısında, trafik ışıklarının bulunduğu noktadaki “Beleş Tepe”de maç sonrası servis araçlarını bekleyen çevik kuvvet polisleri bomba yüklü bir araçla hedef alınmıştı. Ondan yaklaşık 45 saniye sonra ise Maçka Parkı’nda bir intihar bombacısı yine bekleşen polislere yaklaşarak kendini patlattı. 37’si polis kalanı sivil 44 kişinin ölümüne, 166 kişinin yaralanmasına yolaçan vahim bir terör eylemi yaşandı.

 

Çok sayıda sivilin de bulunduğu yerlerde gerçekleşen bu terör saldırısı, haklı olarak çok yaygın bir toplumsal tepkiye, büyük bir infiale yol açtı. Hükümet ulusal yas ilan etti. Polis ve sivil can kayıplarının en çok yaşandığı nokta artık “Şehitler Tepesi” olarak anılıyor. Yaşamını kaybedenlerin hatırasına bayrağını alanın koştuğu bu bölge bir tür ulusal ziyaretgâh haline geldi.

 

Çok geçmedi; bir hafta sonra, bu satırların yazıldığı gün ve saatte, bu kez Kayseri’deki Birinci Komando Tugayı’ndan çarşı izinlerini kullanmak üzere bir halk otobüsüyle şehre gitmekte olan sivil kıyafetli askerler bombalı araç saldırısına hedef oldu. 14 can kaybı,  önemli bir bölümünün durumu ağır olan çok sayıda yaralı var. Hükümet yetkilileri mevcut işaretlerin yine PKK’yi gösterdiğini söylüyor.

 

Bu kabul edilemez terör saldırılarının ardında hangi politik hesapların bulunduğu az çok sezilebiliyor. Kayseri bir askeri çatışma cephesi olmadığına göre, milliyetçi muhafazakar sosyolojisi üzerinden birşeyler hesaplanmış olmalı. Bu toplum kesiminden yükselecek infialle birlikte kontrolden çıkmış ve ülkeyi iç çatışma noktasına taşıyacak tepkiler mi bekleniyordu acaba?

 

Bu katliamların bir mesajı varsa, mutlaka Suriye ve Irak üzerine

 

Uluslararası bağlantıları ve oralarda kotarılan hesapları belki zaman içinde daha iyi göreceğiz. Türkiye’ye ne demek istediler; bölgeye nizam verme derdindeki güçlere ne mesaj iletmek istediler, ergeç anlayacağız.

 

Ama şunun altını bir kez daha çizmekte fayda var:  7 Haziran 2015 sonrası gündeme gelen “devrimci halk savaşı”nın da, hendekli “özyönetim savaşı”nın da esası, Türkiye’de tıkanmış Kürt sorununa karşı geliştirilen politikalar değildi. Kentler yıkıldı, çok sayıda insan öldü. Acımasız sahneler günlerce hafızalarımızdan gitmedi. “Barış ve Çözüm Süreci tıkandığı için bütün bunlar oldu” diye özetlenebilecek tezlere inanan kaç kişi kaldı, bilmiyorum.

 

Kürtler Türkiye’deki haklı ve demokratik nitelikli taleplerinin çok büyük bölümünü barışçı yollardan verilen mücadelelerle elde etmişlerdi.  Daha ileri taleplerinin de aynı yolla elde edileceğine şüphe yoktu. Bu iktidar döneminde olmasa, bir sonrakinde elde edilebileceği belliydi. 

 

Toplum HDP’nin sivil siyasetteki rolünü de böyle anlıyordu. Üstelik, terör eylemleriyle birşeylerin elde edilebileceği beklentisinin, çoğu kez insan kaybına ve yıkıma götürmekten başka sonuç vermeyen bir tercih olduğu çok görülmüştü. Bunların ötesinde, iç düşmanlıklara ve onarılmaz toplumsal yaralara neden olduğu da açıkça ortadaydı ve gene ortada.

 

Büyük şehirlerde ve alâkasız yerlerde uygulanan bu açık terör eylemlerinin, Türkiye ile doğrudan ilgisinin olmadığı da görülüyor.Dolaylı bir amaç güdüldüğü belli. Irak’ta ve özellikle de Suriye’de yaşananlarla bir ilişkisi olmalı ki, bence var.

 

El Bab’ın ÖSO’nun ve Türkiye’nin kontrolü altına girmesi halinde, iç savaş sonrası için PYD’nin hedeflediği kantonal birliğin gerçekleşemeyeceği düşünülüyor olmalı. Bunun bir adım ötesinde, Kürt kenti olmayan Menbiç’teki YPG varlığının son bulacağından endişelenildiği de belli oluyor. Fırat Kalkanı operasyonu Türkiye için hem kendine yakın güçlerin bölgede toparlanması amacını taşıyor, hem de PYD’nin YPG vasıtasıyla kantonal birleşmeye yönelik toprak kazanma çabalarının engellenmesi amacını güdüyor. Bunun gizlisi saklısı yok. PKK da orayı rahatlatmak için Türkiye’de vuruyor. Yani, ortada Türkiye’deki Kürtlerin talepleriyle doğrudan alâkalı bir nokta pek görünmüyor. Bir zamanlar Kobane ve Afrin’deki oluşumları pekâlâ kabul edeceği hissiyatı veren Türkiye’nin, bu terör saldırılarından sonra bunlar hakkında da negatif konuşmaya başladığı ayrıca dikkat çekiyor.

 

Evet, yüzyıl sonra bölgemiz yeniden dizayn ediliyor. Bütün etnik ve dini güçler, bölge ülkeleri ve dünyaya nizam veren büyük devletler kıyasıya bir savaşın içinde. Türkiye bunun etkisi altında kalan ülkelerin başında geliyor. Hattâ kendisinin de bu yeniden dizayn hesabının içinde olduğuna dair çok kuvvetli algılar da söz konusu.  O bakımdan, gerek Türkiye’de gerekse güneyinde yaşananlara bu zaviyeden bakmak ve değerlendirmek doğru olacak.

 

Hangi örgütten gelirse gelsin, Türkiye’nin yaşadığı terör de bu büyük tablonun bir parçasını oluşturuyor.

 

“Geldik yoktunuz”

 

Türkiye’ye açık düşmanlık olarak okunan bu eylemlere karar verenlerin ve icra edenlerin yaptığı işlerin, IŞİD (DEAŞ veya DAEŞ) eylemlerinden farkı yok. Bu eylemler aynı zamanda Kürt taleplerinin gerçekleşmesi için elzem olan sivil siyaset zemininin uzunca bir süre için berhava edilmesine eşsiz bir katkı sunuyor.

 

Beşiktaş katliamının TBMM’de grubu bulunan partiler tarafından birlikte kınanması ve ortak tavır alınması, HDP’nin içinde bulunduğu açmaz nedeniyle bu kez de gerçekleşmedi. Bu parti PKK’nın adının zikredildiği bildiriye imza atmayıp ayrı bir kınama yapınca, oluşan ortak “ulusal” duruşun dışına düşmüş gibi oldu.

 

PKK’nın adını vererek kınaması ve onunla arasına kesin mesafe koyması, yıllardır HDP ve öncülleri olan Kürt partilerinden istenir. Bir türlü de bu olmaz. Döner dolaşır; PKK’nın siyasi ayağı olduğu teziyle, can kayıpları yaşadığımız acılı her olayda ve gerilimli zamanda dövülür de dövülür. 

 

Dolmabahçe’de yaşanan bariz bir terör eylemi; yapan TAK dolayımlı PKK. Bunun sivil siyaseti yok ettiği de ortada. Sivil siyaset adına kabul edilmesi mümkün olmayan bir eylem çizgisi. HDP’nin gocunmadan bunu adıyla sanıyla eleştirmesi Kürtlere ihanet olmazdı. Sivil siyaset böyle bir eylem hattına, en azından kendi meşruiyeti ve değerleri adına net tavır alabilmelidir.   

 

Tabii ki HDP’den bu konuya muhafazakar ya da milliyetçi bir Türk partisinin diliyle yaklaşması beklenmemeli. HDP’de Kürt varlığı her ne kadar çok ağırlıklı ise de onun bire bir PKK’nin siyasi ayağı olarak görülmesi ve öyle muameleye tabi tutulması da yanlış olur.  Oradan etkilendiği, aynı tabandan beslendiği bir vakıa; ama hukuk ve demokratik ilkeler bir yana bırakılarak doğrudan suçlama ve dışlama söz konusu olduğunda, bu da sivil siyaset alanını daraltmakta ve imkanları sınırlamakta. HDP’ye yönelik eleştirilerin onun doğrudan varlığını sonlandıracak noktaya vardırılması, PKK’nın periferisindeki güçleri ve küçümsenmeyecek bir Kürt seçmen çevresini etkileme imkan ve kapasitesini sıfırlayacaktır.

 

Hiç şüphesiz bu konu Kürt sorununun esası da değil. HDP’nin beklenen doğrultuda eleştirel bir tavır takınması, elbette birçok bakımdan olumlu bir adım olacaktır -- ama böylelikle PKK kaynaklı terör hemen önlenecekmiş gibi bir beklenti yaratılması da doğru değil.  Neticede HDP yasal bir parti. Aldığı ve almadığı tavırların bedeli seçimlerde ortaya çıkar.  

 

Yine öyle oldu, herkes HDP’yi dövmek için kuyruğa girdi. Bu arada, PKK/KCK üyesi olmak ve o yöndeki faaliyetlere destek vermek iddiasıyla çok sayıda il ve ilçede HDP yöneticilerine yönelik gözaltı ve tutuklama furyası devreye sokuldu ve halen de devam ediyor. Birçok parti binasına baskın ve genel merkeze silahlı saldırı da yapıldı, yakıp yıkmalar yaşandı. Toplumsal tepkiyi bu partiye yöneltmek için bazı kesimler özel çaba harcamakta. Bu, ciddi bir tehlike. Konya ve İstanbul il binalarının duvarlarına bazı güvenlik mensuplarının yazdığı “Geldik yoktunuz” cümlesi işin bir başka boyutu.

 

Yasaların elverdiği bütün tedbirleri almanın yanısıra, demokratik hukuk devleti ilkelerinden ve insan hakları duyarlılığından asla uzaklaşmamak, terörün panzeridir.

 

Halep’te insanlığa koridor

 

Suriye bizi güvenlik açısından çok etkiliyor, bu doğru. Ama Suriyelilerin yaşadıkları trajedi de asla unutulacak gibi değil. Şimdi Halep’i konuşuyoruz. Günlerdir ağır bombardıman altında. Çocuk ölümleri, açlık, hastane saldırıları zaten tükenmiş olan şehri iyice tüketiyor. Türkiye de bir süredir küçük bir bölgeye sıkışmış ölümü bekleyen çoğu muhalif 80 bin kişilik bir topluluk için insani tahliye koridoru açılmasına uğraşıyor;  Rusya, İran, ABD ve BM arasında yoğun çaba gösteriyor. Bunun için birkaç günlük ateşkes ilan edilmesine ve o Suriyelileri yerleştirecek kamplara ihtiyaç var.  Kamp konusu İdlib’de esas itibariyle  ayarlanmış. Ama ateşkesin ilanı ve tahliyelerin gerçekleşmesi kolay olmuyor.

 

ABD mevzuya sırtını dönmüş durumda. Esad rejimi ise İran ve Rusya’dan aldığı güçle bombalamaya devam ediyor. Ateşkesin sağlandığı, tahliye koridorunun açıldığı ve Suriyelilerle dolu otobüslerin kamp yerlerine doğru gittiği durumlarda bile saldırılar oluyor. BM etkisiz. İnsanlık kayıtsız. Rejim müsaade etse daha fazla insan Doğu Halep üzerinden İdlib’e çekilebilecek. Türkiye gerekirse onları da ülkeye alabileceğini açıklıyor. Yaralılar Hatay’daki hastanelere götürülüyor. Kadim bir ülkenin, binlerce yıllık bir kültürün başına gelenlere, uçup giden hayatlara bakar mısınız!

 

Umuyorum, insanlık henüz ölmemiştir. Geçişlere yeniden izin verileceği haberleri geliyor.

 

Bu kadarcık bir vicdan zerresi bile kalmamışsa o zaman koyverin ucunu gitsin!

 

NOT: Üç hafta önce yayınlanan “Başkanlık sistemi ve düello” başlıklı yazımda, Halil Berktay’ın düellonun Batı tarihi ve edebiyatındaki yeri ve seyri konusundaki bilgi ve fikirlerinden çok yararlandım. Katkılarından dolayı teşekkür ediyorum.

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.