Gösterip de vermemek gürleyip de yağmamak...

Ne geçen hafta gene İzmir adliyesi şehidi üstünden saç ekim reklamı yapan bir firmanın gazetelere verdiği taziye ilanı, ne kırk günlük yardımla dünya kurtardım sanan sadakacıların gösterisi… Onların acı çekenlere muhtaçlığı gerçek, ancak acı çekenlerin böylelerine hiç ihtiyacı yok.

 

Bizim merhametimiz, yardımımız, bağışımız ‘görsünler/desinler’ faslından, çoğunlukla... Önceden de böyleydi şimdi de. Mahallanıp çalım etmenin, reklamsever değil yardımsever olduğunu sanmanın hiç gereği yok. 

 

Gösterip vermeyiz, gürleyip yağmayız… 

 

Verememeyi az da olsa anlarım, kıyamaz, dilden gönülden veresi olsa da sahiden vermeye eli varmaz, cebinde akrep vardır, nekestir, bugünlerin yarınları da vardır, ‘Rabbena, hep bana’ cıdır böylesi. 

 

Yağamamayı da anlarım az da olsa çapsızdır, akıldan fikirden yana fukaradır, yoksa gönlünden neler geçmektedir, eline tutuşturulanı okurken tekler garibim, fırıl fırıl döner. Kendinden de habersizdir söylediğinden de o yüzden zaten, he ves etse de yağamaz… Yahut aklı basmadığından, kuraklığını rahmet sanır. 

 

Yağ, diye kurulsa bile zembereği boşalır, yazık , o yüzden onu ve öylesini artık gülmece konusu bile etmez kimse… Güzel güldürmeyi bilmeyen güzel vermeyi nerden bilsin? Gülmek/güldürmekle sahiden vermek arasında bir bağ var, derin bir bağ. 

 

Bunlara son dönem, reklam amaçlı manşetlerde ve sosyal yaralarımızda boy gösterenler, verir gibi yapıp aslında vermeyen, ne gürleyen ne de yağanlar eklendi. 

 

Neerde bir çaresizin, eli ermez gücü yetmez ancak kendi cevahir taşı çocuğun ha beri çıksa, manşetler yahut ekranlardan duyulsa, bilinse, bunlar başında biter… Aslında ne kalpleri sızlamaktadır, ne merhametlidirler. Manşet üstü merhamet uzmanıdır kendileri.

 

İzmir’de özel bir üniversitenin başı mümtaz/merhametli/çaresizi sever görünen kişi/işadamı/işini iyi bilen kişi, çocuklara destek çıkmakla tanınmak isteyerek, yardım sözü verip manşete çıkar. Bir zaman yardımcı olur olmasına da kısa sürede desteğini çeker, sözünü yer, ona bel bağlayıp, yardım uman çaresizi, arkasında olacağına güveneni ortada bırakır, yetenekli çocuğun elini tutmaktan usanır. 

 

Kullan at çağında olduğumuz için mi böyle yapmaktadır? 

 

Kendi çıkarı bu kadarcığa izin verdiğinden mi? 

 

İnsanlarla, çocukların güven duygusuyla oynamak ayrı bir doyum şekli midir, böyleleri için? 

 

Dikkat ettim, çalımla başlayıp bozgunla biten bütün yardım fiyaskosunda aynı naylon tebessümlü resmi kullanılıyor. 

 

Tıpkı ‘ben nasıl oldu da bu makamlara geldim?’ (dikkat buyurunuz, getirildim değil, geldim…) diye şaşmaktan i bütün sırıtışları hep aynı olan kişi gibi… 

 

Ruhsuz bir örnek, çıkarcı yahut umup umsuruk olucu bir sırıtış… 

 

Çok gördüm yardımsever geçinen, olmayana vermeden içinin rahat etmediğine alemi inandırmaya çalışan ticari merhametlileri, çok… Hepimiz gördük. 

 

Kimi belli ölçülerdeki bağış plaketlerinin herkes için olduğunu, kendi adının herkesten büyük yazılması gerektiğini buyururdu. 

 

Kimi herkese duyurmazsa rahat edemez, basının eksiksiz katılacağı tören isterdi. 

 

Kimi yarım verir, yüz gösterirdi… Elindeki bir olsa da gümbürtüsü bin olsun, derdindeydi. 

 

Hele biri vardı, hepten arsızdı, ondan bundan dilendiği şeker, bebek bezi, kağıt peçeteyi kuruma bağışlar, karşılığında plaket beklerdi. Benim her etkinlikte verile verile biriken plaketlerin, adım yazılmayanlarını ona vermemi isterdi, büfesine dizecek, pek çok kere bağış yapmışa yazılacak… 

 

Ondan olmalı, çıt’ı çıkmadan yardım edeni, söylenmeyeni duyanı, bir elinin verdiğini öbür elinin bilmediği asil insanları her zaman çok sevdim. En ummadığınız, tek maaşından gücünen geçinecek kadarını ayırıp, ötesini kurum koruması altına giremeyen muhtaca, adının söylenmemesi, reklam edilmemesi koşuluyla sürekli, ciddi şekilde gönderenleri görmek, bu mermametçilik oynayan canım kendimciler yanında neyse ki böylesi de var diye, insana saygı duymanızı sağlıyor neyse ki… 

 

Ötekilerle gücüm yettiğince dalgamı geçtim, aleme faş etmeyi vatan görevi bildim. 

 

Kimse kimseye tüfek dayayıp da ‘yardım et, etmezsen vururum’ demiyor. 

 

Ne diye ortalığa çıkıp, ekrandan, manşetten yardım sözü veriyor, sonra da,üç günde ve gerekçesiz yardımı kesiyor, üstelik susuyor, telefonlara çıkmıyor, güçsüzün, çocuğun haliyle dalga geçiyorsun? Böyle yapınca eline ne geçiyor? 

 

Ayıp değil mi? Zerrece utanman yok mu, ey merhamet taciri? 

 

Her ayıbın bu dünyada bir görüp bileni, öbür dünyada bin söyleyeni olacağını niye bilmezden geliyorsun? 

 

Yalanın bile kendi içinde bir edebi olması gerektiğini umursamadan, reklam hevesinin bile bir miktar, hiç olmadı eser miktarda asalet taşıması gereğinden, sosyal ‘bul karayı, al parayı’cı olmanın kısa sürede kazandırsa da, uzun erimde çanına ot tıkayabileceğinden niye habersizmiş gibi yaparsın? 

 

Yardımı ‘mış gibi yapmayı’ iyi bilirken, bunu niye bilmezden gelirsin? 

 

İzmir adliyesini kana boyamaya gelen teröristleri canı bahasına etkisiz kılan şehidimizin çocuklarını okutmak boynuna borçmuş, o çocuklar artık ondan sorulurmuş gibi…

 

Aman, gözünü seveyim, sen uzak dur… 

 

Devlet ve sahici yardımseverler ortadayken susarak sararken, bas bas bağırmadan verirken, sen öte git… Devlet var, senin hiç gereğin yok… 

 

Bu da gönülden yana bir işmar, bir ihbar işte, ey hazirun … 

 

Şehitler üstünden reklamasyon cezayı gerektirse, yeridir... 

 

Ne geçen hafta gene İzmir adliyesi şehidi üstünden saç ekim reklamı yapan bir firmanın gazetelere verdiği taziye ilanı, ne kırk günlük yardımla dünya kurtardım sanan sadakacıların gösterisi… 

 

Onların acı çekenlere muhtaçlığı gerçek, ancak acı çekenlerin böylelerine hiç ihtiyacı yok. 

 

Acıda ve yardımda çığırtkanlara değil, sırlı sıtırlı, sahici yardımseverlere gerek var. 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.