Ya Fransızsın, ya da ne?

Dindar Yahudiler sadece Fransa’da değil, bütün Batı literatüründe “Ortodoks Yahudi” diye tavsif ediliyor. Eski Yunan’dan gelen Ortodoks kelimesi “doğru yolda giden, geleneğe saygılı olan” demek. Müslümanlara gelince, onların dinî kurallarına ilişkin ne varsa (oruç hariç, herhalde Hıristiyanlıkta da benzer bir şey olduğu için) “ortodoks” değil “radikallik alameti ” diye yorumlanıyor. Radikal deyince de potansiyel terörist çağrışımı yapıyor.

21.10.2016 08:26
Belkis-Kılıçkaya



 

Fransızların dini değişiyor. Fransa’da laiklik din olmaktan çıktı; yeni din "Fransızlık"! Sosyalist Cumhurbaşkanı François Hollande bunu iki gazetecinin kaleme aldığı “Bir cumhurbaşkanı bunları söylememeliydi” adlı kitapta tarif de etti. Dedi ki: “Bugün başörtülü olan kadın, yarının Marianne’ı olacak”!  Bu cümleyle anlaşılmıyor tabii. Böyle bakınca, Hollande’ın başörtülü Müslüman kadının Fransa’nın sembollerinden biri olacağını söylediği zannedilebilir. Hattâ bazı Fransızlar eski dinin refleksiyle cumhurbaşkanının Fransız devriminin simgesi Marianne’a başörtüsü takacağını sandı ve yok yere yaygara kopardı. Halbuki cumhurbaşkanı bundan söz etmediği gibi, uzun süredir ülkesinde birbiriyle yarış içindeki İslâmofobik görüşlerin en veciz olanını ifade ediyordu. Geveze başbakanına, pek çok siyasiye, sollu sağlı pek çok entellektüele kıyasla Müslümanlara daha saygılı, daha ağırbaşlı yaklaşan bir adam izlenimi veren Hollande, giderayak (gelecek yıl Nisan’da cumhurbaşkanlığı seçimleri var) baklayı ağzından çıkardı: “Başörtülü kadının kendisini geliştirmesine imkân tanınırsa, esaretten kurtulacak, nihayetinde başındaki örtüyü atacak ve ‘Fransız olacak.’” Anlaşıldığı üzere, bu durumda başörtülü kadın henüz esir; hem Fransız değil hem de gelişimini tamamlamamış!

 

Bazı şeyler sonradan olmuyor; görünen o ki bunlardan biri de Fransızlık! Misal, Marianne üzerinden bir tarifi de geçen yaz başbakan yaptı: “Cumhuriyetin sembolü Marianne’ın memeleri açık görünür, çünkü halkı besler. Başında da başörtü yoktur, çünkü özgürdür. İşte cumhuriyet budur.” Gerçi Manuel Valls’a, Marianne’ın emzirmeye dair bir manâsı olmadığı yönünde karşı çıkan tarihçiler oldu. Ama besbelli başbakan da bu kadarını biliyordu. “Kadın dediğin plajda üstsüz olur” diyemedi zahir. Nereden çıkardın demeyin; az çok anlaşılıyor.  Nitekim Sarkozy’nin partisinden Luc Chatel’in de konuya benzer bir yaklaşımı var. O da “Fransa’nın özgürlük ve mini etek ülkesi” olduğunu söyledi. O zaman denebilir ki, Valls için Marianne “başında özgürlüğün sembolü frikya bonesi, göğüsleri ortadaki kadın” olduğuna göre,  Müslüman kadınların Fransızlaşması Valls’e nispetle Hollande’ın kriterlerine göre daha kolay! Ne de olsa cumhurbaşkanı. Fransız olmak için seç beğen!

 

Mevzu, evet, bu kadar sığ bir satıhta ilerliyor, ama tehlikeli bir seyre girdi. Eskiden her şey din gibi yaşanan, bu sebeple “sivil din” diye tanımlanan laiklik üzerinden tasnif edilirdi. “Şöyle olursa laik değilsin, böyle olursa laiksin” gibi. O geçti! Birkaç ay oldu da. Ülkede artık kimse altı milyon Müslümanı bunun üzerinden değerlendirmeye tabi tutmuyor. Aynen bir din gibi ele alınan yeni mesele Fransa ve Fransızlık.  “Aman böyle konuşursam bana İslâmofobik derler, faşist derler, ırkçı derler” benzeri kaygılar da bitti.  Geçen yaz feminist filozof Elizabeth Badinter, Le Monde gazetesine verdiği ve çok ses getiren röportajında hâlâ böyle endişesi olanları ikaz etmiş; “İslâmofobik diye anılmaktan korkmayın, ne düşünüyorsanız söyleyin, benim böyle bir kompleksim yok” demişti. Bu yol aslında yıllardan beri açık açık Müslüman düşmanlığı yapan meşhur filozof Alain Finkielkraut’la çoktan açılmıştı. Filistin üzerine bir televizyon tartışması sırasında sinema oyuncusu Juliette Binoche’un stüdyoyu terk etmeden ifade ettiği üzere, Finkielkraut bu düşmanlığını felsefî kelimelerle süslüyordu. Onu “İslâm Fransa’yla uyuşmaz bir şey, Fransızlar kendi ülkelerinde yabancı oldular, Müslümanlar İslâm ile Fransa arasında bir tercih yapmak zorundalar” gibi sözleriyle Eric Zemmour izledi. Pek çok edebiyat ödülünün, bu arada “ifade özgürlüğü” adına verilmiş bir ödülün de sahibi yazar Eric Zemmour’dan  daha beterini, yazar Michel Houellebecq söyledi: “İslâmın temizlenmesi için sivil bir mücadele çağrısında bulunacağım.”

 

Fransa cumhurbaşkanı da sözünü ettiğim kitapta sadece başörtüsünden söz etmemiş; zaten mevzuyu açmış ve kendinden önceki beyanları bir yerde teyit etmiş: “Fransa’nın İslâmla da bir problemi var. Bu konuda kimsenin bir kuşkusu yok. Problem şu ki, İslâm açıkça kendini cumhuriyetin bir dini gibi göstermek, tanınmak ve yer edinmek istiyor. Başka problemler de var. Eğer Müslümanlar radikalleşmeyi kınamazsa, imamlar cumhuriyet karşıtı bir üslup takınırsa sorun olur.”

 

Radikal deyince hatırlatmaya gerek var mı bilmiyorum; “başörtüsü, burkini radikal İslâmın simgeleridir” diyenler değil, demeyenler azınlıkta. Yahudilerin koşer’ini, kadınlarının yerlere kadar uzanan eteklerini, kimisinin başındaki bone veya türban benzeri örtüyü, erkeklerinin cüppelerini, yarı göğüslerine inen sakallarını ve kafalarındaki kipalarını, akademisyenlerin üniversitede cumartesi günü elektrik düğmesine basmak için başkasından yardım istemesini kimse konu etmiyor. Tamamen dini kuralların işlediği anaokullarını da… Dindar Yahudi kadınların kocalarının gerisinde yürümelerine, kocalarının arkadaşlarına ancak uzaktan selam vermelerine de “esaret” filan diyen yok. Bu halleriyle altmış yetmiş yıldır basbayağı Fransız onlar. Aksi düşünülemez dahi! Ayrıca dindar Yahudiler sadece Fransa’da değil, bütün Batı literatüründe “Ortodoks Yahudi” diye tavsif ediliyor. Eski Yunan’dan gelen Ortodoks kelimesi “doğru yolda giden, geleneğe saygılı olan” demek.  Müslümanlara gelince, onların dinî kurallarına ilişkin ne varsa (oruç hariç, herhalde Hıristiyanlıkta da benzer bir şey olduğu için)  “ortodoks” değil “radikallik alameti ” diye yorumlanıyor. Radikal deyince de potansiyel terörist demek! Halbuki  tıpkı Yahudilerde olduğu üzere, Müslümanlardan konuşurken de, mesela “başörtüsü İslâm dininin gereklerinden biri ve dindar Müslüman kadınlar da bu kuralı yerine getiriyor” gerçeği ortaya konduğu anda çok şey değişebilir. Ama kimin umurunda!

 

Oysaki umurunda olmalı. Tecrübeleri yok değil! Bugün Fransızlığından kuşku duyulmayan Yahudiler yetmiş yıl önce Fransız komşuları tarafından ihbar ve yok edilmişlerdi. Bugün bu yorumların, bu konuşmaların ülkeyi bir felâkete götürmeyeceğini kim garanti edebilir? Şu hali bile bir felâketken.

 

Fransa 128 yıl sömürge devleti olarak yönettiği Cezayir’den, bundan 54 yıl önce çıkıp gidinceye kadar Cezayirliler kendi topraklarında yarım vatandaş statüsündeydi. Pasaport almaları için dinlerini değiştirmeleri gerekiyordu. Askerlikte 25 Cezayirli bir koğuşa doldurulurken, kışla duvarlarında Fransızların daha fazla oksijene ihtiyacı olduğu yazılıydı. O sebeple, Fransız askerlerden 5 kişi bir koğuşa konuyordu! Müslümanların artık Fransız pasaportu var. Ancak sahiden Fransız olmak başka bir şey. Evet,  tıpkı Türkiye Cumhuriyeti’nin makbul vatandaşı gibi. Türkiye, daha kat edeceği yollara ve yaşadığı krizlere rağmen büyük ölçüde bunu aşma yolunda. Fransa buradan çıkar mı? İnşallah!

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.