Ana SayfaYazarlarKapitalist modernite krizi

Kapitalist modernite krizi

 

Dünyanın genelinde bir huzursuzluk var. Problemler azalacağına daha da çoğalıyor. Dünya, Asya-Pasifik ülkelerinin totaliter rejimlerle yönetilmesine alışıktı. Ancak aynı değerlerin Batıya da kayma tehlikesi baş gösterdi. Şimdi karşımıza popülist, ırkçı, cinsiyetçi bir siyasi figür olarak bir de Trump fenomeni çıktı. Benzer şekilde, Fransa, Macaristan, Polonya, Almanya gibi Batılı ülkelerde de aşırı sağ yükselişte. Çünkü halk yerleşik düzenden memnun değil.

 

Ortadoğu, Sahra-altı Afrikası, Güneybatı Asya gibi coğrafyalarda ulus-devletler istim üstünde. Irak, Suriye, Yemen ve Libya’da kanlı iç savaşlar hüküm sürüyor. Çatışmalar mevcut sınırları değiştirme özelliği içeriyor. Kuzey Amerika ile “Euro” bölgesinde oluşan durgunluk ve resesyon bir türlü aşılamıyor. BM, NATO, IMF, Dünya Bankası gibi kurumlar, küresel krizleri ve açmazları çözebilme özelliklerini kaybetti. Pek çok uluslararası kuruluş, demokratik temsiliyet içermediği için Türkiye gibi gelişmekte ve yükselişte olan ülkeler tarafından eleştiriliyor.

 

Sadece küresel düzlemde değil, ulus-devlet düzleminde de sıkıntılar söz konusu. Ulus-altı etnik ve inançsal farklılıkları tatmin etmekte sıkıntı yaşayan ulus-devletler, şimdi de orta sınıf huzursuzluğu ile çalkalanıyor. Her an faşizmin arka bahçesine dönüşebilme istidadı gösterebilen bu sınıf, “gelirimizi kaybedebiliriz” korkusu yaşıyor. Bu korku siyasi tutumları etkiliyor. 

 

Eski düzen – yeni düzen paradoksu mu?

 

Dünyanın bu halde olmasını izah eden, geniş kabul gören görüş şu: Dünya eski düzenden yeni düzene geçiş yapıyor. Nedir bu yeni düzen diye baktığımızda, karşımıza dört tez çıkıyor. Birinci tez sanayi toplumundan bilgi toplumuna, ikinci tez Fordist üretim biçiminden esnek üretim biçimine, üçüncü tez moderniteden post-moderniteye geçiş yapıldığını, bunun da değerlerde, sistemlerde köklü değişiklikler yarattığını iddia ediyor. 

 

Jürgen Habermas, David Held, Antony McGrew, Robert Cox, Dani Rodrik, Hartmut Behr  gibi düşünürlerin savunduğu dördüncü tez ise, problemin küreselleşme-ulus devlet gerginliğinden kaynaklandığını söylüyor. Bu düşünürler, giderek hız kazanan küreselleşmenin ulus-devlet değerleri ile karşı karşıya geldiğini, Westphalia’nın mirası olan bağımsız devletler sisteminin çöktüğünü, bunun da gerginliğe ve sorunlara yol açtığını dile getiriyor. 

 

Bu tezler kadar yaygın olmasa da, kıyıda köşede seslendirilen, ama her geçen gün iddiaları güçlenen bir tez daha var. Immanuel Wallerstein, Murray Bookchin, Paul Burkett ve Rudolf Bahro gibi düşünürlerin seslendirdiği bu tez, bizatihî kapitalizmin krizde olduğunu, çünkü 500 yıllık kapitalist modernitenin kendi miadını ve dönemini tamamladığını iddia ediyor. Olamaz mı?

 

Eşitlikten eşitsizliğe

 

İnsanın dünyadaki en uzun yılları klan ve kabile toplumu dönemiydi. Mutlak değilse de esas itibariyle eşitlik vardı, henüz net bir sosyo-ekonomik ve siyasî sınıflaşma yoktu. Bu eşitlik 3500 yıl önce Ortadoğu’nun Sümer rahip uygarlığında kendilerini gökyüzü düzeninin yeryüzündeki temsilcisi gören rahiplerle hiyerarşiye evrildi.

 

Neolitik Devrimin yarattığı ilk çiftçiler özgürdü. Sümer ziggurat’larının otoritesi üzerinden bağımlılaştırıldılar, serfleştirildiler. Ziggurat’lar şehri koruyan tanrı ve tanrıçaların yaşamasına tahsis edilmiş yerlerdi. Rahipler dışında kimse giremezdi. Eteklerinde rahip-kralın sarayı, onun çevresinde tahıl ambarları ve zanaat atölyeleri, şehir dışında artı-ürün yaratan ve vergi olarak veren köylülerin çalıştığı tarlalar yer alırdı. Bu tapınak şehrin, sınıfın, devletin ilk döl yatağı oldu. En son Avrupa örneğine kadar tüm uygarlıklar bu modelin izini taşıdı.  

 

İnsanoğlu, Sümer deneyiminden itibaren uzun bir tarım evresi geçirdi. Toprak daha çok bağımlı köylülerin emeğiyle işlendi (buna feodal/izm dendi). Daha istisnaî olarak, Atina ve Roma’da köle emeğine başvuruldu. Çok sürmedi; küçük köylü üretiminin tepesinde vergi toplayıcı hâkin sınıfların yer aldığı “feodal” model tekrar öne çıktı. 16. yüzyılda bu feodal sistem çöktü; yerine adım adım kapitalist modernite geldi. Bu sistem 16. yüzyılda Batı Avrupa ve Amerika’da oluştu. 19. yüzyıl itibariyle de tüm dünya bu paradigmaya entegre oldu.

 

Kapitalizm bir gereklilik miydi?

 

Bence Amsterdam ve Londra’nın yeni bir toplumsal sistem inşa eden kentler olarak öne çıkmasına kadar, insanın modernite yolculuğu kapitalist bir mahiyet taşımıyordu. Kuşkusuz serf-senyör, kent-pazar gibi ilişki şekilleri vardı. Ancak bu ilişkiler mal ve hizmet şeklindeydi. 16. yüzyılda bu iki kentin öncülüğünde ilk kez paradan para kazanma şeklinde bir toplumsallık kültürü ekseninde yeni bir sistem gelişti ve büyüdü. Bu kapitalizmdi. Paranın ve pazarın kapitalist ekonomiyi doğurması bir zorunluluk değildi. Çünkü Avrupa’dakinden çok daha üstün bir para ve pazar gücü Asya uygarlıklarında vardı. Eğer para ve pazarla bağlantılı olsaydı, öncelikle oralarda doğardı. O yüzden Fernand Braudel, devletlerin (serbest ticareti değil) tekelci tüccarı himaye etmesinden hareketle,  kapitalizmin aslında pazar karşıtı, dolayısıyla ekonomi karşıtı, hattâ ekonomi dışı olduğunu öne sürecekti.

 

Kapitalist sistem üç büyük kriz yaşadı

 

Kapitalist modernite 500 yıllık gelişim çizgisinde üç büyük kriz yaşadı. İlk kriz 1873-1896 yılları arasındaydı. Nedeni, artık tamamen kağıt para sistemine geçen kapitalist modernitenin, para-piyasa, para-emek, para-mal, para-hizmet dengelerini bulamamasıydı. Bu ilk kriz Birinci Dünya Savaşını doğurdu.

 

İkinci kriz 1929-1935 tarihleri arasında çıktı. Dünya altın karşılığı kağıt para sistemi ile yol alıyordu. Birinci Dünya Savaşı sonrasında paraya ihtiyaç duyan Avrupa ülkeleri, karşılıksız para bastı. Bu durum aşırı enflasyona sebep oldu. Yatırımcıların paraları ve altınları, altın karşılığı para basmayı sürdüren ABD’ye gitti. Ekonomik güç, Avrupa’dan Amerika’ya geçti. ABD’de biriken servet, müthiş sıçramaya neden oldu. Kapitalist modernitenin ikinci büyük krizi, İkinci Dünya Savaşı’na yol açtı.

 

12-16. yüzyıllar arasında oluşum ve gelişme, 17-19. yüzyıllar arasında kurumlaşma ve yayılma, 20. yüzyılda ise doruklaşma ve dünyayı savaşla yeniden paylaşma dönemleri geçiren kapitalist modernite, 2008’te üçüncü büyük krizine girdi. Bu krizi tetikleyen faktör küreselleşme oldu. Kurallar ve denetim yeni dönüşüme ayak uyduramadı; başıboş kalan sistem krize yuvarlandı. Finans piyasaları alt üst oldu. Bankalar battı. Devletler borçlarını ödeyemez hale geldi. Ülkelerin kredi notları düştü. Altın fiyatları tarihin en yüksek aşamasına geldi. Kriz hâlâ da devam etmekte. Zira kapitalizm, (borçlanarak tüketim dışında) ürünlerin ne şekilde satılacağını bulabilmiş, pazar sorununa yeni bir çözüm getirebilmiş bir çözüm değil. Geriye, efektif talebi arttırmak için ücretlerin arttırılması kalıyor, ama ona da yanaşmıyorlar.

 

Kapitalizm çözülüyor

 

2008 krizi ve sonrası meydana gelen gelişmelere bakarak, kapitalist modernite günümüzde derin bir bunalım ve çözülme sürecindedir tespitini yapabiliriz. Çünkü kapitalizmin ekonomi değil iktidar olduğu anlaşıldı. Sık sık oluşan krizler, gelir paylaşımında vicdanları yaralayan eşitsizlikler, giderek artan işsizlik, moral değerlerdeki aşınma, çevrenin tahrip edilmesi, tüm faaliyetlerin neredeyse “borsa-kur-faiz” piyasası denilen para-kağıt oyununa indirgenmesi, böylece ekonominin sanallaştırılarak kumarlaştırılması bunu yeterince kanıtladı. Öte yandan, uygarlığın sınıf karakterine dayalı özelliklerinin de sonuna geldik. 

 

Sosyolog ve tarihçi (tarihsel sosyolojinin önemli ismi) Immanuel Wallerstein, kapitalist modernitenin dönemini tamamladığını söylüyor. Nedenini de şu analize bağlıyor: 

 

“Kapitalist modernite bu 500 yıllık süre içinde çok uzun bir A evresi, 1945’ten 1975 yılına kadar da bir B evresi geçirdi. A evresinde maddi, sınai ürünler üreten kapitalist modernite, B evresinde finanslaştı, spekülasyona sığındı. Şimdi bizler B evresinin son demlerini yaşıyoruz. Bu son demlerde krizler, bunalımlar kaçınılmaz hale geldi. Bu yüzden kapitalist modernite, sistem oluşturmayı beceremiyor. Bu yüzden küresel sistem sıklıkla sapma gösteriyor, dengeye ulaşamıyor. Bu döngü ile birlikte sisteme hakim olan güçler artık sisteme egemen olmamaya başlar. Böylece kapitalizmin sonu gelir. Çünkü kapitalist modernite birikim olanaklarının sınırlarına vardı.”

 

Kriz mi tıkanma mı?

 

Kapitalist paradigmanın yaşadığı krizi, bugün en iyi şekilde sistemin üretici gücü olan Amerika’da gözlemliyoruz. Başkanlık seçimi, bunun sayısız örneklerini önümüze koydu. Etyen Mahçupyan, 13 Kasım Pazar günkü yazısında önemli bir tespit yaptı; Modernliğin tıkanması: Trump dedi;  Trump’ın seçim zaferini modernliğin tıkanması olarak tanımladı. Hem tespit hem de kavramlaştırmada Mahçupyan’dan ayrılıyorum. Trump’ın başarısı tıkanma değil bir kriz halidir. Kavramlaştırmayı da modernliğin tıkanması şeklinde değil kapitalist modernitenin krizi olarak yapmak daha doğru olacak.

 

Kentleşme, rasyonelleşme, aydınlanma, bireyleşme, ulus-devlet kurma şeklinde bir gerçeklik inşa eden modernizm, ürettiği bu değerler etrafında ikili bir krizle karşı karşıya. Hem bu değerlerde sınırlara ulaşmanın yarattığı bir bocalama söz konusu. Hem de bu değerleri kapitalist parametre ile inşa etmenin yarattığı eşitsizlik, aşırı tüketim, duyarsızlık, çevre problemleri gibi sıkıntılarla karşı karşıya. 

 

Bunun Amerika’ya yansıması ise şu şekilde oluyor: Yeni tekniğe dayalı üretim şekli bir sosyal maliyet yaratıyor. Bu sosyal maliyet orta sınıfta “kazanımlarımı kaybedebilirim” tedirginliği oluşturuyor. Ayrıca iş gücünün onur kırıcı bir hal almasına yol açıyor. 2011 yılında ABD’de ekonomi yüzde 1.7 büyürken ücretler yüzde 2.7 geriledi. Diğer taraftan, eski formun yerine geçmeye başlayan yeni form, avantajlılar grubu oluşturduğu gibi dezavantajlılar kümesi de yaratıyor. Tutunamayan dezavantajlıların sayıca büyük olması, temsil sisteminde temsil değil ama nitelikli tercih krizi yaratıyor.

 

Ayrıca, eski ile yeni form arasındaki gerginlikten çıkan sorunlar, hep finans kapital lehine çözülüyor. Örneğin “batmak için çok büyük” anlayışıyla Wall Street’i kurtarmaya yönelik bazı programları üzerinden sıkıntı yaşayan finans kuruluşlarına büyük paralar aktarılıyor. Bu da toplum aleyhine vergi açıkları ve sosyal eşitsizlikler yaratıyor.

 

Bana, post-moderni katılımcı bir sistematik içinde üretmek için, önce kapitalist modernite ile yüzleşmemiz daha öncelikli ve gerekli gibi geliyor. 

 

- Advertisment -