AK Parti medyasından medyanın AK Partisine

AK Parti medyasından medyanın AK Partisine

22.09.2014 19:32
Doğan-Gürpınar

dogangr@gmail.com

(Bu yazı Doğan Gürpınar ve İlkan Dalkuç tarafından yazılmıştır) İki yılı aşkın bir zaman önce, Mayıs 2012’de Taraf gazetesinde kutuplaşmış medya ikliminde kolaycı bir şekilde “AK Parti medyası” vs. “CHP medyası” ikiliği algısının vesile olduğu çarpık algılara ilişkin bir yazı kaleme almıştık (“CHP’nin Yandaş Olduğu Medya”, Taraf, 14 Mayıs 2012 http://www.taraf.com.tr/haber-chp-nin-yandas-oldugu-medya-92611/ ). Bu makalede özetleşunları ifade etmiştik: “Bir taraftan açıktır ki AKP-güdümlü bir medya vardır…[B]u gazetelerin yayın politikaları partinin politikalarına kayıtsız destekle maluldür. AKP ve Recep Tayyip Erdoğan’ın eleştirilmesi söz konusu değildir. Bir gün Erdoğan A’yı savunduğunda bu medya başbakanı coşkuyla alkışlamakta ve desteklemekte, aynı reelpolitik üstadı Erdoğan (mesela Libya’ya müdahale sürecinde olduğu gibi) tam zıddını (Z’yi) savunduğunda da bu sefer aynı iştahla Erdoğan’ın arkasından gelebilmektedir. Açıktır ki bu gazetelerin misyonu AKP politikalarını onaylamak, kamuoyunu arkaya almak ve gerektiğinde kamuoyunu yönlendirmektir. Oysa ki aynı durum CHP-eksenli medya için söz konusu değildir. Bu medya koşulsuz şekilde CHP’nin arkasından gelmemektedir…[K]endi ajandasına sahiptir ve kendi ajandasını yönetmektedir. Köşe yazarları, gazete editoryalleri ve kanaat önderleri kendilerini adeta bir siyasi oyunu olarak görerek ve bu özgüvenleri ile bizzat siyasi oyuncuya dönüşerek kendi ideolojik, siyasi ve entelektüel pozisyonlarını üst perdeden ortaya koymakta, tavır almakta ve rest çekebilmektedirler…CHP’ye angaje yandaş (candaş) bir basın yoktur. Hatta tam aksine denebilir ki; ‘CHP bu medyaya yandaştır.’ CHP yönetimleri, CHP muhalifleri, CHP hizipleri, CHP’de siyaset yapmak isteyenler kendilerini bu medyaya, medyada temayüz eden ve kendine kanaat önderliği payeleri biçenlere beğendirmek durumundadırlar ve bir çok durumda CHP bu gazetelere, daha doğrusu bu paravan üzerinden dönen ilişkiler ağlarına bağımlıdır.” Bununla beraber iki yıl sonra bu yazıyı yeni bir trendi ve muhtemelen önümüzdeki kısa ve orta zaman zarfında gözlemleyeceğimiz bir süreci tespit etmek üzere güncelleyebiliriz; AK Parti medyasının “CHP'lileşmesi”, yani yukarıda saptadığımız CHP medyasının karakterine bürünmesi süreci. Aslında son iki yıl zarfında “AK Parti medyası” giderek Recep Tayyip Erdoğan medyası haline geldi. Tapelerden de anlaşılacağı ama zaten daha önce de sır olmadığı üzere medya büyük ölçüde maddeten Erdoğan’ın şahsına bağımlı olarak yapılandırılmıştı. Bu akçeli ilişkilerinin kaçınılmaz sonucu olarak, nasıl yavaş yavaş AK Parti’nin bir parti hüviyetinden uzaklaşarak bir lider kültü etrafında örgütlendiğinden bahsetmiştik, (Tayyip Erdoğan Kazandıkça AK Parti Neden  Kaybeder ? Taraf, 31 Ağustos 2012 http://www.taraf.com.tr/haber-tayyip-erdogan-kazandikca-ak-parti-neden-kaybeder-101370/) benzer bir dönüşümü de medyanın karakterinde de saptanması gerekmektedir. Zaten partinin kült haline dönüşmesi sürecinde medya da önemli bir aktör oldu. Bu süreçte “yıldızı parlayan” Takvim gazetesi ideolojiden azade Erdoğan fetişizmi temelinde inşa edilmiş AK Partililiğin fenomenal yüzü oldu. Diğer gazetelerin operasyonelliğinden nispeten azade kalması beklenebilecek “Türkiye’nin birikimi” sloganıyla çıkan ve İslami kesimin entelektüel yayın organı olarak kurgulanmış Yeni Şafak da bu süreçte bu entelektüel ve ideolojik hüviyetinden önemli ölçüde uzaklaştı. Yani giderek bu süreçte ideolojik bir AK Parti medyasından söz etmek mümkün olmaktan çıktı. Bu gazetelere daha dikkatli bakıldığında ise buna bildik AK Parti bülteni olma niteliğinden yavaş yavaş dönüştüğünü eklemek gerekebilir. Örneğin Sabah gazetesi giderek kendi özel gündemi olan bir güç odağı olarak partiyi aşan, kendini partinin üzerine konumlayan şekilde söylem inşasının ve söylem tahkiminin mecrası oldu. İşte bu dönüşümün sırrı Erdoğan ile kendi dizayn ettiği medya arasındaki ilişkinin nüanslarında yatmaktadır. Erdoğan’ın Ağustos 2014’te cumhurbaşkanı olmasıyla AK Parti yeni ve öncesiz bir evreye girdi. Erdoğan’ın açık ki AK Parti’nin dizginlerini elinden bırakmaya niyeti yok. Erdoğan’ın resmi olarak partiyle ilişkisinin kalmaması partide ikili bir iktidar ortaya çıkarmıştır; yasal/resmi yapı ve gayrıresmi/derin yapı. Peki ama Erdoğan artık partide yasal ve bağlayıcı denetleme mekanizmalarından yoksunsa, “derin iktidar”ını nasıl empoze edebilecektir ? Sadece ricalar kuşkusuz orta ve uzun vadede yeterli olmayacaktır. Özal ve Gül örnekleri akıldadır. Kendine sadık olacağını öngördüğü Davutoğlu’nu parti genel başkanlığına ve başbakanlığa getiren Erdoğan kuşkusuz ki bununla beraber bu uzaktan kontrolün kolay olmadığının ve yeni ve yaratıcı önlemler gerektirdiğinin farkında. İşte burada iddia etmekteyiz ki muhalif kamuoyunda “yandaş medya” olarak da adlandırılan bu yapılanma bu meyanda önemli bir araç ve aktör olacaktır. Erdoğan, gerektiğinde bu medya üzerinden Davutoğlu’na, belli tavır ve performanslarından rahatsız olunan bakanlara, fazla sivrilmek azminde olan ve sadakatinden şüphe duyulan  milletvekili ve bürokratlara, parti içindeki Gülcülere ve diğer potansiyel hiziplere dahil olma (ya da Gülen Cemaati’ne yakınlaşma) niyetindeki isimlere medya üzerinden “ayar”, “ince ayar” verebilecektir. Aynı şekilde bu medya da AK Parti içi hizip mücadelelerine müdahil olacak, parti-içi kapışmalar ve mücadeleler aleni ya da şifreli olarak bu arenada da yapılacaktır. Belki bunlar “işte hükümete yakın basında eleştirel yazılar çıkıyor, ne güzel” yorumlarıyla karşılanacaktır; ancak medya beğenilmeyenlerin, ihtar edilenlerin, kendisine çeki düzen vermesi istenenlerin arkasındaki kırbaç olacaktır. Özellikle Gezi olayları ve ondan beş buçuk ay sonra kopan 17 Aralık süreci yeni bir savunma hattını olgunlaştırdı. Bu dönemde AK Parti daha önce hiç olmadığı kadar eleştirilemez oldu. AK Parti’ye angaje gazeteler propaganda bültenlerine döndüler. Daha önce eleştirel ve koşullu destek sunanların bir kısmı Gezi sonrası keskin bir karşıtlığa kayarken, bir kısmı ise koşullu desteklerini, sadakat testini geçebilmek için  koşulsuz desteğe çevirdiler. Bununla beraber, bu süreçte Cemaat kavgasıyla beraber bir mücadelede ön saflara atılan kalemşörler salt propagandadan öte bir hegemonya savaşında ilk kez kendilerini aktörler olarak buldular. Özellikle Cemaatle kavga ve 17 Aralık’ın ardından “yandaş medya” aktörleşmişti. Bu dönemde Erdoğan’a sadakat ve ikbal Gülen Cemaati’ne yönelik en ön saflarda kalemşörlükten geçti. Bu mücadele bazı isimleri medyada geriletir, hatta sessizce tasfiye ederken, bazı isimler aksine sadece öne çıkmadı, “nobran”, “kararlı”, “gözünü sakınmaz” tavırlarıyla ve “keskin kalemleriyle”, yoğun RT alan yazılarıyla “starlaştı”. Bu “starlaşanlar” bu siyasi mücadelenin aktörleri oldular. Bu ise bu medya cenahındaki alışageldik kafa sallayıcılıktan ayrışan yeni bir eşikti. Fatih Tezcan’ın 7 Eylül 2014 tarihli “1-Recep TayyipErdoğan 2-Ahmet Davutoğlu 3-Hakan Fidan Bizim için bu 3 isimden başka, Hatası ALENEN eleştirilemeyecek, Hiçbir isim yoktur!” tweeti bu bakımdan fazlasıyla açıklayıcıdır. Hakikaten artık Erdoğan’ın kutsadığı ve dokunulmaz payesi bahşettiği birkaç isim dışında kimse dokunulmaz değildir. Nitekim aynı günlerde Fatih Tezcan Beyaz TV’de Kuşçubaşı Eşref’in bir tweetine binaen Muğla Valisi'ni (HSYK seçimlerinde aldığını iddia ettiği tavra binaen) hedef aldı. Öncü savaşlar twitterda yaşandı. Troll müfrezeleri sadece önce “Geziciler”, sonra da Cemaat’e karşı bir sanal savaş vermekle kalmadılar, giderek parti içinde de operasyonlara katıldılar. Mehmet Şimşek trollerden, “Erdoğan’dan rol çalmak” “ayarını yiyince” susmak durumunda kaldı. @Akkulis (sabık) İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’yu doğrudan hedef aldı. Kuşkusuz Ali Babacan ve Erdem Başçı’ya yönelik sistematik troll saldırıları bu yeni yapılanmanın en hunhar haliydi. Abdullah Gül sistematik olarak bu troll cemaatinin hedefine oturtuldu ve Hayrünisa Gül’ün 28 Şubat’tan bile beter” olarak tanımladığı şekilde ağır ithamlara maruz kaldı. Bülent Arınç bu “yeni yetmelerin” “yıllar süren kardeşliği[mizi] zedeleyebil[eceğini]” ifade ederek sitem etti. Salih Kapusuz da Abdullah Gül’ün partiye dönmesini “sorumsuzluk” olarak değerlendiren Şamil Tayyar’la beraber Abdullah Gül’ü hedef alan trolleri de hedef aldı. Bu troll mevzi savaşları aslında medyanın bu şekilde işlevselleştirilmesinin küçük bir mikrokozmosu oldu. Dikkat edilmeli ki; AK Parti’de Erdoğan’ın kontrolünün ötesinde bir otonom alana sahip tek isim Melih Gökçek oldu. Bunu sağlayan ise büyük ölçüde Gökçek’in (bir twitter fenomeni ve yılmaz bir sanal AK Parti propagandisti olmasının yanında) Ankara Büyükşehir Belediyesi üzerinden kendisinin bir medya gücüne (Beyaz TV) sahip olmasıydı. Gökçek bu şekilde adeta tıpkı Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı gibi “yandaş medya”da da otonom bir dükalığa hükmetti. Sancılı bir süreçten sonra 2014 yerel seçimlerindeki AK Parti oyuyla 2014 referandum sonuçlarını kıyasladığımızda AK Parti’nin oyunu aşağıya çektiğini görebileceğimiz Gökçek’in AK Parti’nin 2014 Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olabilmesini de bu medya gücüne (ve twitter personasına) borçlu olduğunu söyleyebiliriz. AK Parti içindeki hizipler bir taraftan daha belirgin hale geldi. Aslında elbette en büyük çatlak geleneksel 2002-temelli AK Parti kadrosuyla Erdoğan’ın kamerillası arasında açığa çıktı. Arınç, Akdoğan, Kapusuz, Çelik kamuoyunda önünde birbirlerini hedef aldılar. Bu gerginlikte ise “yandaş medya” açıkça taraf aldı; Erdoğan’ın kamerillasının tetikçiliğini üstlendi. Arınç’ın, Kapusuz’un arkasında kamusal destekçilerden yoksunken Akdoğan’ın arkasında bir medya imparatorluğu vardı. Aynı şekilde Sabah gazetesi grubu Ali Babacan ve Erdem Başçı’ya yönelik şedit bir kampanya yürüttü. Her ne kadar Sabah gazetesinin (Babacan'ın fiyat istikrarına dayalı politikalarına karşı Zafer Çağlayan'ın gevşek finansal politikalarına arka çıkan) Ali Babacan’ı hedef almasının iki üç yıllık mazisi vardıysa da bu kadar açıktan yıpratma kampanyası ve alenen hedef alma yeniydi. Tabii Başçı’ya yönelik kampanya tüm AK Parti medyasında çok şiddetli bir şekilde yürütüldü. Bu saldırı bir bakımdan bu medyada yeni bir eşiğe işaret eder. Yiğit Bulut’un tam yeni kurulacak kabine kulisleri kızışmışken Ağustos 2014’te bir gece yarısı televizyonda Babacan’ı doğrudan hedef alması ise “eski Türkiye medyası” klişesine “yeni Türkiye medyası”nın en yaklaştığı ve geçtiği momentti. Erdoğan’ın kendine sadık bir “mutfak kabinesi” (kitchencabinet) oluşturması bu sürecin kritik bir aşaması oldu. Efkan Ala, Hakan Fidan gibi bürokratların taltifi partisizleşme sürecinin önemli emarelerinden oldu. Erdoğan özelikle Cemaat’e karşı partiden çok yüksek bürokrasiyi arkasına aldı. Bu tarihçilerin ve siyaset bilimcilerin aşina olduğu bildik bir izlektir. Güçlenen liderler kurumsal yapılara bir noktadan sonra güvenmemek ve onlardan ayrışmak istedikçe doğrudan kendilerine sadık yapılara güç aktarırlar. Burada çabalanan “devletten bağımsız ve onun üzerinde bir yapılanma” yaratmaktır. Burada bahsedilen örnekte ise Erdoğan partiden bağımsız ve onun üzerinde bir yapı yaratmaya çabalamaktadır. Şu anda güç açık bir şekilde partide bu yapılanmaya kaymış durumda. Partide gençleşme söylemiyle bunun daha sistematize edileceğini söylemek mümkündür. Bununla beraber 10 yılı aşkın zamanın sadakat ilişkilerinin bildiğimiz şekilde sona erişi yeni ve öngörülmedik güç mücadelelerini tetikleyecektir. Hesaplar artık daha açıktan görülecektir. Medya ise bu sürecin sadece mecrası ve aracı değil aynı zaman aktörü olma yolundadır. Zira medya ilk kez kendi başında bir güç kazanmakta, partinin ve parti kadrolarının üzerinde ona bir “söz gücü” tanınmaktadır. Bu bir nevi siyaset mühendisliğine de niyetlenen entelijansiyada bu süreçte fikri, kişisel ya da hizipsel kendi arasında iktidar mücadelesini verecektir (zaten halihazırda vermektedirler). Nitekim birçok köşe yazısı şifrelenmiş şekilde AK Parti entelijansiyası içindeki karşıt hizipleri hedef almaya başladı. Parti ve partinin mücavir alanında herkes kendini tek bir sadakat odağıyla tanımlamaktadır; Tayyip Erdoğan. Aynı kişilerin (Erdoğan tarafından bahşedilmiş “dokunulmazlık” payesinden bağımsız olarak) Davutoğlu’na benzer ve kıyaslanabilir bir teveccühü yoktur. Hatta varolan teveccühleri de Erdoğan’ın onu işaret etmesinden kaynaklanmakta ve tamamen bu kutsamaya tabidir. Mücavir alanın en büyük parçası AK Parti medyası da bu sadakat ilişkisinin en berraklaştığı mecraların başında geldi. Erdoğan bu basında istediği kişiyi kovacak, istediğini yükseltecek, istediğini pasifize edecek konumdadır. Davutoğlu’nun, Gül’ün, Arınç’ın ya da akla gelebilecek herhangi bir ikinci kişinin ise böyle bir tasarruf imkanı yoktur. Bugün bir AK Parti medyasından değil Erdoğan medyasından söz etmek mümkündür. İşte bu süreç yeni ve daha etkin bir işlev kazanan AK Parti medyasının CHP’lileşmesini getirecektir. Güç mücadeleleri burada dönecek, kalemşörler koşulsuz destek sunmaktan çok kendi pozisyonlarını ve hatlarını tahkim etmeye yöneleceklerdir. Partiye, parti MKYK’sına, hatta gerektiğinde parti genel başkanına had bildireceklerdir. Önlerinde açılmış iktidar alanının ve otonominin de keyfini çıkaracaklardır. Zira belki de partiden daha güçlüdürler, kamu üzerinden de olsa hükmettikleri maddi güce ve Erdoğan’a dayalı siyasi ağırlığa yaslanmak suretiyle. Erdoğan’sız parti daha zayıf ve kırılgan, AK Parti’nin mücavir alanı daha güçlüdür; başta “yandaş medya” olmak üzere.
Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.