Dalkavukluğun politik ekonomisi: Amerika’nın keşfi gafı nasıl mümkün olabildi?

Dalkavukluğun politik ekonomisi: Amerika’nın keşfi gafı nasıl mümkün olabildi?

17.11.2014 19:28
Doğan-Gürpınar

dogangr@gmail.com

1930’larda Türk Tarih Tezi gibi bir garabet nasıl mümkün olabildi? Bugün tiye alınsa da daha soğukkanlı bir değerlendirmeyle bu çılgınlığı mümkün kılan dinamikler ve mekanizmayı nasıl tespit edebiliriz? Tarihçiler bilgisiz, cahil ve aklı kıt olduğundan mı? Hayır. Tarihçiler aşırı milliyetçi, ırkçı, Turancı olduğundan mı? Birçok kişi böyle düşünse de, hayır. Türk Tarih Tezi “siyaset kurumu” tarafından üretildi. Zaten 20-30 yıldır, Türkçülüğün muhayyilesinde dolanan malumat kırıntıları Mustafa Kemal tarafından yeni bir Türklük yaratma, boynu bükük milleti kendine güvenli bir ırk haline getirecek bir hamasi söylem geliştirme çabalarına, bir tür devlet ideolojisi olmaya uygun bulunduğundan, ama bir o kadar da amatör bir tarih heveslisi Mustafa Kemal’in fantezisinde sentezlenivererek doğuverdi. Aslında bazen sanıldığı gibi bu paradigma bir gecede gökten inmemişti. Sümerlerin ve Hititlerin Türk olduğundan, Türklerin aslında tarihte saklanmış büyük medeniyetler kurduğuna kadar bu iddialar Türkçe mahfillerde dile gelmekteydi ki bunların bir kısmı Macar Turancılığından ve Türkolojisinden ithal ya da esinlenmeydi. Ancak 1929’a kadar Türk tarih tahayyülünün çeperlerinde dolanan bu fikirler, Mustafa Kemal’in Türk Ocakları içinden teşkil ettiği heyete kendi notlarını etraflandırarak bir referans kitabı oluşturmasıyla biçim ve boyut değiştirdi. Elbette bu iddiaların dar mahfillerde dillendirilmesiyle “siyaset” tarafından bir hakikat olarak seslendirilmesi arasında devasa bir fark vardı. 1931’de dar bir çevreye dağıtılmak üzere çok sınırlı sayıda basılan Türk Tarihinin Ana Hatları yepyeni bir tarih paradigması ortaya konuyordu. Bu paradigma 1932 yılında düzenlenen I. Tarih Kongresi’nde ise “bilimselleştirildi” ve bir “rejim hakikati”ne dönüştü. Atatürk bu iddiayı dillendirildiğinde tarihçiler bu hakikate heyecanla sarıldılar mı? Hayır. Daha 1927’de Köprülüzade Fuad (Köprülü), Darülfünun Hukuk Fakültesi’nde Tarih-i Hukuk dersleri veren Yusuf Ziya’nın (Özer) yayınladığı ders notlarında Hammurabi’yi, antik Yunan’ı Türk ilan etmesine “saçmalık” nitelemesinde bulunmuştu. Köprülüzade’ye göre elbette sokaktaki insan her türlü saçmalığı dillendirebilirdi ama bir üniversite hocası “mensup olduğu ilm müessesesini bütün medeniyet dünyasına karşı gülünç bir mevkie düşürecek...saçmalar” söyleme hakkına ve cüretine sahip olamazdı. Aynı şekilde, daha II. Abdülhamid döneminde Türk tarihine ilişkin çalışmalarla İkdam gazetesi başta olmak üzere yayın organlarında kamuoyuna Türk tarihini anlatan ve birçokları tarafından “ilk Türkçü” olarak da nitelendirilen Necib Asım (Yazıksız) da Köprülüzade’ye destek çıkacaktır. Köprülüzade’nin  itirazlarını “tamamiyle haklı ve ilmi” bulan Necib Asım’a göre Yusuf Ziya’nın yazdıkları “tamamiyle enfesi”tir (sübjektif); oysaki bilim “afaki” (objektif) olmalıdır. Necib Asım’a göre “İlm, ilmiçündür. İlmde millet içün ‘yanlış bir ta’mim yapmak caiz değildir... Hakikat-ı tarihiye ne ise onu yazmakdır.”[1] Yine özellikle Nazilerin yükselişinin ardından ırkçı bir milliyetçiliği benimseyecek aslen Başkurt bir Rusya muhaciri Zeki Velidi (Togan) de I. Tarih Kongresi’nde dile getirilen “kuraklık” tezine itiraz edecek ama susturulacaktır. Togan ise tarih metodolojisi üzerine kitabında “tarih ancak ilmi haysiyetiyle şerefli bir ilimdir. Bu itibarla fevkalade hassastır. Bunun için de o vakaları zorlamayı sevmez. Aynı şahıslar tarihi zorlar, onu tahrif eder yahut vakaları tarafgirane bir suretle izah edebilir; fakat bir devletin, bir hükümet ve milletin ilmi müesseseleri bu yola girerse tarih tetkiki felce uğramış olur”[2] şeklinde yazarak tavrını koyacaktır. Köprülüzade Fuad saygın bir tarihçi olarak katıldığı I. Türk Tarih Kongresi’nde o zaman genç bir lise öğretmeni Afet İnan’ın eski Türk tarihine ilişkin Türk Tarih Tezi doğrultusunda vardığı mutlak hükümlere karşı utangaçça bu konularda yeterli kanıt olmadığı gibi karşı-savlarla eleştirdiğinde, subay ve milletvekilliğinden tarihçiliğe “atanmış” ve 1935 yılında hizmetleri karşılığında Türk Tarih Kurumu başkanlığına getirilecek Hasan Cemil (Çambel) tarafından haddinin bildirilmesinin ardından İstanbul’da susmayı tercih edecektir.[3] Türk Tarih Tezi’ni bir saçmalık bulan bir başka saygın Türkçü ve tarihçi de Atatürk’ün tarihe ve dilbilgisine hayranlığını defaatle belirttiği ve saygıyla “profesör” diyerek hitap ettiği Sadri Maksudi’dir. Sadri Maksudi Mustafa Kemal’e yazdığı mektubunda “Paşa Hazretleri... Sümerler, Hititler, Hintliler Türk’tü denilemez, makbul fikirlerden ayrıldık, Avrupa’ya bunu kabul ettiremeyiz”[4] diyerek uyarısını yapar. Hiçbir şekilde Ankara’da kurgulanan deli saçması fikirlere prim vermez. Öyle ki en sonunda ismi bizzat Atatürk tarafından konmuş “Denizbank” tabirinin Türkçe açısından bir “garibe” olduğunu, doğrusunun “Deniz Bankası” olduğunda ısrarı Atatürk’ü küplere bindirir. Kendisine verilen “af dilemesi” tavsiyelerine uymayan Sadri Maksudi bir gece radyodan özel bir infaz operasyonuyla Atatürk’ün emriyle dönemin en önde gelen rejim aparatçikleri (Falih Rıfkı Atay, A(gop) Dilaçar tarafından “cahil” olarak ilan edilir: “Bay Sadri Maksudi gerçi bir Türktür, fakat Türk dilini Türk muhitinde öğrenmemiştir... Bay Sadri Maksudi’nin hiç de tetkike lüzum görülmeyen bir mütehassıs olmak sanısı ile kendisini hürmete şayan görüyorduk.... artık o zatın Türk ilmi ailesi içinde bir yeri olduğunu kabul etmekten mazurum.”[5] Dört gün sonra ise radyodaki ithamların tam metinleriyle beraber tüm gazetelerin manşetinde Sadri Maksudi’nin cehaleti duyurulur. Tan gazetesinin radyodan infaza uygun gördüğü manşet “S. Maksudi her sahada koyu bir cehaletle itham ediliyor” idir. Akbaba mizah dergisi ise ilgili karikatürüne “bir cahil keşfedildi” ibaresi koymaktadır.[6] Türklüğün gururunu tüm dünya milletleriyle paylaşmayı kabul etmeyen ve zaten birçoğu Orta Asya Türkü olarak Türk tarihin inceliklerine çok daha vakıf olan Türkçüler ve (milletlerin bir “bilimsel gerçeklik” kabul edildiği bir dönemde) dönemin Fransızca başta olmak üzere Batılı literatürünü takip etmeye çalışan ve tarih tahayyüllerini bu “ilmi etüdler “çerçevesinde kurmaya çalışan tarihçiler Türk Tarih Tezi’ne ikna olmadılar. Bu ortamda ise bu deli saçması iddiaları “bilimsel” olarak ispatlamaları için sözde-tarihçiler ortaya çıkarıldılar. Bir kısmı milletvekili, bir kısmı bürokrat, bir kısmı genç lise tarih öğretmeni olan bu amatör hevesliler/dalkavuklar bir süre sonra “tarihçi” haline geliverdiler. Aslında bu aparatçiklerin yaptığı basitti; Atatürk’ün zaten ilan ettiği “hakikat”i etraflandırarak bin dereden kanıt getirmekten ibaretti. Yani ortada bir tarihçilerin ve Türkçülerin cinneti yoktur. Rejim yani siyaset bir sözde-tarih (pseudo-tarih) üretmiş ve itiraz/muhalefet alanlarının daraltıldığı ve zaten Darülfünun’un da 1933’de tasfiye edildiği bir ortamda bu pseudo-tarih bir alternatif-hakikat olarak dayatılabilmiştir. 1930’larda Türk Tarih Tezi otoriter rejimin kendine özgü dinamikleri ve mekanizmaları sonucu ortaya çıkmıştı. Bilimin kurumsal otonomisinin yokluğunda iktidar kendinde kendi keyfi hakikatini dayatma alanını bulduğu için böyle bir absürtlüğü  sergileyebilmişti. Bugüne geldiğimizde ise Tayyip Erdoğan, 15 Kasım’da “Amerika’yı Müslümanların keşfettiği” gibi Sadri Maksudi’nin “makbul fikirlerden ayrıldık, Avrupa’ya bunu kabul ettiremeyiz” diyeceği ya da Köprülüzade Fuad’ın “mensup olduğu ilm müessesesini bütün medeniyet dünyasına karşı gülünç bir mevkie düşürecek... saçmalar” olarak niteleyeceği bir iddiada bulundu. Bu absürd iddia da tıpkı Türk Tarih Tezi gibi bir eğlence malzemesi yapılabilir. Nitekim “muhalif”lerin tutumu Küba’ya cami mevzusundan hareketle Che Guevera’lı ve Fidel Castro’lu capslerden eğlence tweetlerine tam da bu yönde oldu. Tayyip Erdoğan ve İslamcıların cehaletiyle dalga geçildi. İktidar destekçileri ise sessiz kalırken muhtemelen bu potun önemsenmemesi gereken ve bu gündemi köpürdetenlerin üç günlük gündem peşinde işgüzarlıklarının aksine bir detay olduğunu varsayarak kendilerini ikna ettiler. Oysa ki bu magazinsel gündemin ötesinde bu gaf daha derin ve yapısal bir sorunu ortaya koymaktadır. Ciddi bir devlette, her kelimesi en hassas şekilde tartılarak seçilen metinlerle konuşan bir devlet başkanının böyle mesnetsiz bir iddiayı dillendirmesi düşünülemez bile. Burada sormamız gereken “öğrenilmiş cehalet”ten çok, böyle bir ciddiyetsizliğin, hatta fütursuzluğun hangi yapısal dinamiklerden neşet ettiği olmalıdır. Elbette siyasetçilerin hamaset ve demagojisi bir nebzeye kadar tolere edilmelidir. Tarihi de pekâlâ en kolay hamaset mezesi olarak malzeme edebilirler. Siyasetin zaten doğası budur. Ancak burada karşılaştığımız makul sınırların zorlandığı ve bir simulakrum evrenine girilmesidir. Bu absürd iddiayı dillendiren Erdoğan ise de yazan başkasıdır. Bu konuşma metni tarih nosyonundan bihaber ve belli saplantılar ve ideolojik zaaflarla mülhem birinin, Erdoğan’ın metinlerinin çoğunun olageldiği gibi, bir iki saatlik amatör bir wikipedia searchiyle oluşturduğu bir kolajdır. Ancak bu metni kaleme alan aslında tek bir kişi değil bir kurumsal akıldır. Yani ortaya konan kurumsal aklın sefaleti, gerçeklik algısından, izandan ve akl-ı selimden kopukluğudur. Bununla beraber kurumsal aklın zafiyetinden öte daha da büyük vahamet, Erdoğan’ın bu sözlerine karşı iktidara mütemayil cenahtan hiçbir kibarca bile tepki gelmediği gibi birçok insan (her seferinde olageldiği gibi) bu sözleri tevil etmeye çalışması oldu. Gavin Menzies gibi bir pseudo-tarihçinin ve Barry Fell gibi bir pseudo-arkeologun mesnetsiz iddialarından Kolomb’un günlüğünün yanlış çevirilerine, twitter timeline’ı bir günlüğüne pseudo-bilim şenliğine dönüştü. Erdoğan’ın dediklerini “ispatlayan” onlarca haber sitesinin yanında “ana akım gazeteler” de Erdoğan’ı “doğruladılar”. Nevzat Çiçek, (aslında Erdoğan’ın iddiasını da hatalı bularak) Müslümanların 1178’den çok daha önce Amerika kıtasına ulaştığını iddia etti. Çiçek’e göre; “Barry Fell'in çalışmaları, Hazreti Ali ve Hazreti Osman döneminde Müslümanların Amerika'ya ulaştığını ve burada denizcilik okulları açtığını gösteriyor. Prof. Fell, ABD'nin Nevada, Colorado, New Mexico ve Indiana eyaletlerinde 7. ve 8. Yüzyıllarda açılmış Müslüman okulları olduğunu” ortaya koymaktadır.” [7] Sabah gazetesi ise tam 1930’ların matbuatının sadakati ve görev şiarıyla “birçok önemli tarihçi[nin] Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ‘Amerika kıtasını Müslümanlar keşfetti’ açıklamasını doğrula[dığını] ve  “Kolomp'un [sic] anılarında yazdığı Müslümanlar tarafından kurulan Küba camii hakkında ilk bilgilere ulaşıldı”ğını yazıvermekte gecikmedi.[8] Zira İslam Tarih Tezi ‘ni dillendiren bu “açıklama” “milli dahimizin yüce dimağında doğmuş…jeniyal bir buluş”tur; dönemin Türk Dil Kurumu Genel Sekreteri İbrahim Necmi Dilmen’in Güneş Dil Teorisi’ne ilişkin söylediği gibi. Oysa ki; bilim tevil edilemez, ya da 1980’lerdeki bir dakika spotunda dendiği gibi “tarih affetmez”. Erdoğan (veya metin yazarı) Hacıbayram’daki İslami kitapçıların müşterilerinin fantezi dünyasını uluslararası gündeme taşıdı. Bir “dünya lideri” saygınlık iddiasını kendini komik duruma düşürdü. Peki ama reel politik olarak böyle vahim bir hata nasıl yapılabildi? Kifayetsiz bir metin yazarının sorumluluğudur kuşkusuz öncelikle. Bununla beraber, daha makro baktığımızda böyle bir devasa “iletişim kazası”nı mümkün kılanın iktidarın kendi aparatçiklerini ürettikçe ve o aparatçikler her türlü gerçeği bükmenin apolojisini yapar hale geldikçe gerçeklerden kopulmasında olduğu tespit edilebilir. Tıpkı 1930’lardaki gibi iktidar kendine yakın pseudo-bilim adamları ve pseudo-tarihçiler tarafından da teşvik edildiğinde her söylem inanmış apolojistlerini/dalkavuklarını bulduğu zaman bu süreç bir pozitif geri besleme sürecine dönüştü. Dalkavuklukluğun politik ekonomisi bu sonucu üretebildi. Tıpkı Mustafa Kemal gibi Tayyip Erdoğan da, kendini sınırlayacak “bilim” ve “gerçeklik”ten kopacak bir vakum lüksünü kendinde bulduğunda bir absürtlük noktasına sürüklenebildi. Zaten özellikle de Davutoğlu’nun başbakanlığa gerişinin ardından, Davutoğlu’na biçilen filozoflukla beraber hayali bir tarih yücelticiliği zirve yaptı. Davutoğlu hamasi ve anakronik bir tarih kurgusunu her konuşmasında dile getirirken bir “tarih filozofu” olarak methiyelerle kutsandı. Mustafa Armağan başta olmak üzere tarihçiler yüce bir tarihi anlatmaktaydılar; zaten Armağan daha önce Menzies’in pseudo-tarihini aktararak “Avrupa’nın 50 Büyük Yalanı” kitabında Amerika’yı aslında Çinlilerin “keşfettiğini” “ifşa etmişti”.[9] Kadir Mısıroğlu fesiyle A haber’de izleyicilerine her hafta tarihten masallar anlattı. Turgay Güler, “Sıradışı Tarih” programında uçuk/komplocu tezleri ağırladığı “uzmanlarla” masaya yatırdı. İslami yayıncılık bu tarz “tez”leri kitaplaştırıp patlattı. Bu entelektüel ricat kendi kültlerini üretmeye devam etti. Türk Tarih Tezi'nin Mu kıtası varsa, bugünün sağcı hamasetinin de sayısız kültü her gün yeniden canlandırıldı. Bunlara elbette gülünüp geçilmesi gerekir bir yandan; ama bir yandan da Erdoğan’ın meşum konuşması bu mevzunun gülünüp geçilmek yerine tıpkı 1930’ların Türk Tarih Tezi’ni üreten dinamik gibi bir patolojinin emaresi olarak da okunabilir. Hamaset ve ideoloji aslında başkalarını kandırmak içindir. Ancak her seferinde hamaset ve ideoloji esip gürleyenleri dillendirenleri ele geçirir. Ne zaman ki eleştirilemez ve dokunulamaz hale gelirlerse. Bugün de sürüklenilen girdap yapısal bir kriz olduğu gibi bu entelektüel ricatın (şu ana kadarki) en dip noktası “Müslümanların Amerika’yı ‘keşfi’” iddiası oldu. Yine, her zaman yapageldikleri gibi, bu vahametin ana müsebbibi iktidara yakın aparatçik tarihçiler ve kanaat önderleri ise pişkince sessizliğe gömülmüş durumdalar. Oysa ki; en azından “hakikat” ve “maddi gerçeklik”e ilişkin uzlaşabilsek. Hepimiz hakikate karşı sorumluyuz zira...


[1]Bu tartışma aşağıdaki kaynaktan özetlenmiştir: Hasan Akbayrak, “Milletin Tarihinden Ulusun Tarihine”, İstanbul: Kitabevi, 2009, s. 357-362.
[2]Zeki Velidi Togan, “Tarihte Usul”, s. 18. Aktaran Büşra Ersanlı, İktidar ve Tarih, İstanbul: İletişim Yayınları, 2003, s. 175.
[3]Doğan Gürpınar, “Ottoman/TurkishVisions of theNation, 1860-1950”, Basingstoke: Palgrave, 2013, s. 92.
[4]Alıntılayan Yıldıray Oğur, “Cumhuriyet’in Beyaz Mağdurları”, İstanbul: Timaş Yayınları, 2013, s. 106.
[5]Alıntılayan Yıldıray Oğur, “Cumhuriyet’in Beyaz Mağdurları”, İstanbul: Timaş Yayınları, 2013, s. 112.
[6]Sadri Maksudi’nin linci Yıldıray Oğur’un yukarıda künyesi verilen kitabından özetlenmiştir, bakınız s. 104-120.
[7]http://www.timeturk.com/tr/makale/nevzat-cicek/amerikan-kitasini-muslumanlar-kesfetti-iste-kanitlari.html#.VGjhyPSUeDo
[8]http://www.sabah.com.tr/dunya/2014/11/16/kuba-camii-buraya-yapilacak (bu habere dikkatimi çeken @semioticus ‘a teşekkür ederim)
[9]Mustafa Armağan, “Avrupa’nın 50 Büyük Yalanı”, İstanbul: Timaş Yayınları, 2014.
Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.