'Minerva’nın baykuşu ancak alacakaranlıkta uçar'

'Minerva’nın baykuşu ancak alacakaranlıkta uçar'

09.05.2014 15:16
Doğan-Gürpınar

dogangr@gmail.com

Immanuel Kant Aydınlanma döneminin en büyük filozoflarından ya da en büyüğü olduğu gibi modern/seküler ahlakın da muhtemelen kurucu babasıdır. Kant’ın ana şiarlarından biri özlüce ifade ettiği üzere “birey araç değil amaç”tır. Bu elbette bireylerin “can, özgürlük, mülkiyet” gibi doğal haklarından bahseden John Locke ve Anglo-Saxon liberalizmden, bireylerin dokunulamaz, elinden alınamaz haklarından bahseden Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi'ne Aydınlanma düşüncesinin de esaslarından biriydi. Kant her şeyden bir ahlak filozofuydu. Bir bakıma hıristiyan ahlakın ilahi meşruiyetini dünyevileştirerek 10 emri Tanrı’nın değil vicdani bir kategorik emre dayandırmıştı. Ahlak insanın vicdanıyla tanımlıydı. Bu evrensel ve değişmez ilk kategorik emirdi zaten. Kant’ın ahlak felsefesi akabinde Alman idealizmi tarafından sorgulandı. Kant nasıl evrenselci bir tahayyülün geçerli olduğu Aydınlanma’nın, daha doğrusu Aydınlanma döneminin dar “edebiyat cumhuriyeti”nin dünyasına aittiyse, Alman idealizmi de Aydınlanma iyimserliğine ve evrenselciliğine tepkili romantik kuşağın dünyasına aitti. Bununla beraber Kant’a yönelik en güçlü eleştiri Hegel’den geldi. Hegel’e göre ahlak evrensel bir sabit değildi; mekandan ve tarihten bağımsız değildi. Aksine bir sosyallik ve bağlamsallık içine gömülüydü. "Hukuk Felsefesinin Esasları"nda bir ahlak teorisi geliştirmeye çalışan Hegel için ahlak ve değerler aile, devlet ve toplum içinden üretilirdi ve bu sosyallik ve referans çerçevesi içinde anlamlıydı (Sittlichkeit). Marx’ın da gençliğinde etkilendiği ama bir taraftan Hegel’in soyutlamalarını ve devlet algısını eleştirdiği bu başyapıta ilişkin 1843 tarihli elyazması halinde bize intikal etmiş şerhi (Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi) Marx’ın Marksizm-öncesi güzergâhında, Marksizme giden yolda, “Hegel’i tersine çevirme” yolunda önemli bir durak ve kırılma olarak Marxologlar için heyecan verici bir metindir. Hegel elbette aynı zamanda çok güçlü, epik ve büyülü bir tarih felsefesi geliştirmişti. Tarihin kralların ve hanedanların başa gelişlerinden, birbirlerini tekrarlayan savaşlardan öte bir derinliği, aklı, akışı vardır. Ona göre tarih olayların toplamı olmaktan öte yapan onun bir aklı, yönü, istikameti, amacı olmasıdır. Tarih aslında ilerleme anlamına gelir. İşte tarihsel süreçlere de bu sebeple bildik ve bireyleri vicdanen yargıladığımız ahlaki yargılarımızla bakamayız. Hegel’in bu perspektifi ise ister istemez ilerleme yönünde adımları kendiliğinden meşrulaştırıcı nitelik kazanacaktır (ki; bu önkabül daha sonra Karl Popper gibi liberal filozoflarca dile getirildiği üzere Marksizmin dolaylı ya da doğrudan “tarihin yönü”ne yönelik çabanın burjuva demokrat norm, hukuk ve ahlakı iptal etmesini meşrulaştırabilmesini sağladı). Ergenekon soruşturması apolojileri ise bu yazıda bir felsefi temayül olarak saptanmaya çalışılacak AK Parti tarihselciliğin ilk berraklaştığı örnek oldu. Bu soruşturmadaki hukuksuzluklar bir noktadan sonra kabul edilmek durumunda kalındığında bu mahkeme sürecindeki usulsüzlüklerin zaten Türkiye hukuk sisteminin rutin usulsüzlüklerin tekrarından ibaret olduğu ve bu usulsüzlüklerin davanın tarihsel önemini gölgelememesi gerektiğinden dem vuruldu. Buna göre davanın itibarsızlaştırılmasının maksadı başkaydı (burada pasif fiil kullanmışsam da ben de elbette bu koronun bir mensubuydum). Burada ise Ergenekon soruşturmasının Hegelci/tarihselci savunması devreye girdi. Buna göre Ergenekon soruşturmasının tarihsel istikameti (Hegelci Sittlichkeit açısından ahlaki anlamda da) “doğru”ydu (ki bugünden bakıldığında da bu Hegelci anlatıya çok iyi uymaya devam ediyor) ve detaylara ve mevzuata çok fazla takılmamak gerekiyordu. Zira bu “iyi”yle “kötü”nün savaşı olduğu kadar tarih mahkemesinde de “doğru” ile “yanlış”ın savaşıydı. Torunlarımız bize “Ergenekon soruşturması sırasında ne yapıyordun?” diye soracaklardı. Bununla beraber elbette 2013 itibarıyla bu apolojistlerin büyük kırılmada AK Parti tarafında kalanların nazarında ifşa oldu ki Ergenekon soruşturmasındaki usulsüzlükler Türkiye yargısının malul olduğu usulsüzlük ve hukuksuzluğun çok ötesinde operasyonel usulsüzlükleri barındırıyordu. Ortada bir tarihsel istikamet ve tarihsel haklılık, “tarihsel hakikat” falan yoktu. Askerî vesayetin tasfiyesi ve yargılanması sürecinde bu davalar silsilesinin sehven değil bilinçli olarak istismar edilmesi ve bu kire safiyane ve iyicil niyetlerle de olsa farklı boyutlarda ve farklı biçimlerde (aktif savunma, sessiz kalma, önemsizleştirme vs.) ortak olma durumu vardı. Bu gerçeğin ikrarından sonra ise birbirleriyle pro-Cemaat ve pro-AK Parti olarak ayrışmış ve birbirlerine küfreden muhafazakâr, liberal, demokrat ve sol entelektüellerin, hepimizin, “karşı cenah”a taarruz etmeden önce, biraz yüzümüzün kızarması gerekirdi aslında. İlginçtir bugün de aynı Hegelcilik bu ifşaata karşın kullanılmaya devam ediliyor. Bugün de AK Parti’ye yönelik eleştiriler ve ithamlar aynı tarihselcilikle karşılanıyor. Buna göre de tarihin bir yönü vardır. Tarihin bir yönü ve istikameti olduğu gibi tarih aynı zamanda “değer” yüklüdür. İşte bu argümantasyon gereği, yolsuzluklar ve sorunlu kanuni düzenlemelerden AYM kararlarına, internet yasaklarından basın özgürlüğü ve basının kontrolü mevzusuna, tartışmalar tekilliklere hapsedilmek ve bu seviyede ahlaki yargılara varmak yerine yerine olabildiğince makro ve geniş bağlamlarda değerlendirilmelidir. Buna göre tekil meselelere yönelik eleştiriler a) abartılı bulunmakta b) AK Parti karşıtlığından türediği tespit edilmekte c) bu eleştirilerin niyetlerinin sorgulanmakta; akabinde ise soğukkanlı ve reelpolitik analizler devreye sokularak bu tekilliklere atfedilen sorunlar da a) AK Parti’nin öncesinin daha kötü olduğu b) AK Parti’ye karşı muhaliflerinin daha kötü olduğu savlarla geçersiz kılınmaktadır. Burada tüm bu savunma hatlarının ortak noktası ise tekilliklerin boğulması ve tekillikten çıkartılmasıdır. Buna göre tekilliklerde sorun olduğu örtük olarak teslim edilse dahi tartışma bu bağlamdan kaçırılmakta ve “geniş resim”e odaklanılmaktadır. Buna yönelik de “normalleşme”, “yeni Türkiye” terminolojik tahkimat işlevselleşmektedir. Bu şekilde zaten tekilliklere eleştiri getirenler "AK Parti karşıtı” olarak yaftalanmaktadır ki bu muhayyel karşıtlık da yine tarihselci bir perspektiften anlamlanmakta; bu eleştiriler tarihselci bir bağlamda “tarihin gidişi=AK Parti” ve “tarihin gidişine karşı duranlar” olarak kamplaştırılmakta ve elbette tarihin gidişatı ahlakileştirilmekte, bu gidişata karşı çıkanlar (yani aslında “tekilliklere itiraz edenler”) ahlaki açıkla malul hale gelmektedir. Bu önkabüle götüren ise tekil olayların aslında iktidar savaşlarının, güç mücadelelerin yansımalarından ibaret addedilmesidir. Bu ise kısmen haklıdır. “Normalleşememiş” Türkiye’de, “normal olmayan bu ortam”da zaten hiç bir pratik ve siyasi polemik herhangi bir ahlaki omurga ve referans sistemine  dayanmamaktadır. Özelikle Gülen Cemaati twitterdan, yayın organları üzerinden AK Parti’nin her ahlaki zaafını elinden geldiğince abartarak, mümkün olduğunca büyüterek, hatta çarpıtarak kullanmakta ve kendi siyasi gündemi için değerlendirmektedir. Bu zaten Gülen Cemaati'nin iktidar oyununun aslında halkla ilişkiler kısmıdır. Aynı şekilde seküler (ve sol) cenah da AK Parti’nin ahlaki açıklarını aynı şekilde bir siyasi taarruzun cephaneliği olarak işlevselleştirmektedir. Yani tekillikleri niyet okuma üzerinden elbette tüm bu tekilliklerdeki ahlaki açıkları mazur göstermek (tıpkı her adi suç savunmasında olabileceği gibi) mümkündür. Hatta bunu keyfi çizilmiş parametreler içinden ahlakileştirmek bile mümkündür. Tarih nötr bir akış değil “değer” yüklü bir akış olduğundan kendi başına “tarihsel yön” bir meşruiyet kılıfı olabilmektedir. Buraya kadar (kendimi de katarak Ergenekon soruşturmasıyla ilgili iki cümle dışında)değer-yükü taşımayan  bir “analiz” yapmakla yetindim (ya da öyle olduğunu umarım). Yani bu Hegelci/tarihselci savunma hattını bir nesne addettim. Bununla beraber normatif bir sonsöz olarak şunlar da eklenmeli ki; “kamusal entelektüel”i kamusal entelektüel yapan örtük ya da açık Hegelci tarihselcilikle reelpolitik analizler sunmak değil her hal ü şartta ahlakı savunmak ve tekil olayları (kime yaradığından, Lenin gibi cui bono’yu sormadan) izole halde olarak tartışmaktır. Hegelci bir tarih felsefesiyle hareket etmiyorsak, her olayın tekilliğini ve somutluğuyla sınırlandırmak ahlaki yükümlülüğümüzdür. Hegelci argümanlar reelpolitik olarak “analiz”in alanına girse de “ahlak”ın alanına girmez. Analiz tartışmakla “ahlak” tartışmak ise iki farklı dünyadır. Siyaset bilimciler “uzman görüşü” olarak soğukkanlı ve “objektiflik iddiasıyla” “analiz” yapar, ama kanaat önderleri “ahlak” tartışır. Kendi adıma ise bu bir “imkansız pozisyon” olmakla beraber Kantçı liberalizmi ve siyasi ahlakı referans çerçevesi olarak kabul eden (ve Ergenekon soruşturmaları silsileleri esnasında önceleri ideolojik körlüğümden, sonra sessizliğimden ders çıkardığımı ummak isteyen) biri olarak kendi adıma Hegelci argümanların benim için hükümsüz olduğunu kaydederek yazıma son vereyim. Not: Cemaat'e angaje liberal/"demokrat”/sol entelektüellerin seçilmiş duyarlılıkları/körlükleri ve keyfi parametrelerce tanımlanmış ahlakçılıkları da ayrı bir yazıyı hak ediyor elbette.  
Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.