'Saf çocuğu, masum Anadolu'nun': Bir metafor olarak 'halk'

'Saf çocuğu, masum Anadolu'nun': Bir metafor olarak 'halk'

07.05.2014 16:13
Doğan-Gürpınar

dogangr@gmail.com

“Halk” mistik, metafizik ve fetiş bir kavram olarak Türkiye’nin kendine has ve duygu-yüklü siyaset dağarcığında 2014 yılı itibarıyla hâlâ yerini koruyor. Hatta bir metafor olmaktan öte bir siyaset bilim kategorisi olarak bile örtük ya da açık varsayılabiliyor. Operatif bir tanıma ihtiyaç duyulmadan keyfi bir şekilde kullanılabiliyor. Soyut bir kavramdır; ama bir o kadar da somuttur. “Halk”, güzellik gibi, tanımlanamasa bile görüldüğünde anlaşılan, tanınan bir kavramdır. Öyle ki buna ihtiyaç duyulmadan keyfi bir şekilde kullanılabilmektedir. Bu örtük önkabul farkında olsun ya da olmasın, toplumun “halk” ve “halk-olmayan” iki zümreden oluştuğunu; bazen “halk-olmayan” oranının ise yüzde 35’lere varabildiği varsaymaktadır. Bilindiği üzere bu kavram popülist ve otoriteryen rejimler tarafından bolca kullanılmış; “sınıf”a karşı önerilen bir soyutlama olmuştur. Türkiye’de de İttihatçılar ve Kemalistler tarafından da benzer anlamlarda kullanılmışsa da, biz burada 1950 sonrası bu tabirin güncel olarak karşıladığı daha başka bir soyutlama, kavramsallaştırma ile ilgileneceğiz. Bu sağ lügattaki “halk” belki dokunulamayan, ele avuca gelmeyen ama zikredildiğinde ne kastedildiği anlaşılırmışçasına kullanılan bir klişedir. Peki ama bir gerçeklik ve bir metafor olarak “halk” nedir ve bu tabir/metafor ne gibi anlam yüküyle mücehhezdir ? Aslında bu tabir, bir sosyolojik gerçeklikten çok bir sosyolojik gerçeklik üzerine bina edilmiş bir duygudaşlığın, hissiyatın karşılığı olarak kullanılmaktadır. Metafizik anlamlarla yüklüdür. Bazen karikatürize edilmiş, bazen bir siyasi bilgelik atfedilmiş bir soyutlamadır. Burada ima edilen “halk”, aslında sıradanlık, olabildiğine sıradanlık demektir; yani beğenileri ve yaşam pratiklerinden oy verme tercihlerine “vasat”tan farklılık göstermeyen insanlar güruhudur. Bu muhayyel kollektivitenin mensupları ise bir “bilinç-yokluğu”yla maluldür. Adalet Partisi’ne oy vermişlerdir, neden olduğunu bilmeden. Zaten bu kavramı mistik yapan da bu “bilmemişliği”, spontanlığıdır. Cehaletle, yani doğallığını, eğitimin suniliğinden korunmuş olmaktan gelen bilgelikle doludur. Adnan Menderes ile, Süleyman Demirel ile dudak bükülen siyaset bilimcilerin Anglo-Saxon eğitimleriyle, Frankofonluklarıyla asla anlayamayacağı bir büyüsel iletişim olmuştur onları ikna eden. Bu bir imgelemdir apaçık. Ama bir gerçekliği kavrayan, kendi gerçekliğini yaratan bir imgelem, bir algı. “Halk”, DP propaganda afişindeki bir avucun “Yeter, söz milletindir” diye haykırdığı 1950’den bu yana bir sabitlik değildir. Bahsedilen nüfusun 1/3’ü CHP’li/sol, 2/3'ü sağcı/muhafazakâr klişesi ise istatistiki bir sabite olmaktan öte bu 1/3 ve 2/3 kompozisyonu bir sabitlik içermez. Türkiye son 10-20 yılda sessiz bir sosyal devrim yaşadı. Köyler ve kırsal büyük ölçüde boşaldı. 1980’de yüzde 56 olan köy nüfusu 2000 yılında yüzde 35’e düşmüşken bugün (çoğu yaşlı nüfus olmak üzere) bu oran yüzde 20’ye kadar gerilemiş durumda. Başta İstanbul olmak üzere nüfusun önemli bir kısmı metropollere yığılmış durumda. Türkiye nüfusunun yüzde 20’ye yakını İstanbul’da oturmaktayken, Ankara, İzmir, Bursa, Adana ve Antalya'da toplam bir başka yüzde 20 oturmaktadır. İl olarak hesaplandığında Türkiye seçmeninin tam tamına yüzde 50’si 10 ilde oturmaktadır. Çözülen kırsalla beraber seçmenin gövdesini ve blok olarak oyunu alabildiğinde kazandıran oy tarlalarının kaybolmasıyla merkez sağ gelenek çöktü. Bunu ise şehirli yoksullara hitap eden, onları manevi olarak kavrayan bir şehirli (spesifik olarak da İstanbul) örgütlenmesi olan AK Parti doldurdu. Bu manada AK Parti daha şehirli, dolayısıyla daha bilinçli ve daha farkında bir örgütlenmeyle daha farkında ve bilinçli bir kitleye hitap ediyor, söylemini bu temelde kuruyor. Kuşkusuz AK Parti yüzde 40-50 aralığında bir demografiyi “konsolide etmiş”se de bu kendiliğinden sağlanmış bir başarı olmadığı gibi haliyle bu kitleyi olduğu gibi tutabilmek, her gün yeniden üretebilmek, yoğun ve daimi bir çaba gerektirmektedir. AK Parti bir taraftan merkez sağı şehir varoşlarından aldığı oyla tasfiye etmiş olsa da şehirleşme AK Parti’yi de zorlamaktadır. AK Parti’nin oyu büyükşehirlerde Türkiye ortalamasının altına düşmektedir. Mesela her ne kadar İstanbul’da AK Parti 2009-2014 arasında oyu sabit gözükse de bu büyük ölçüde MHP’nin İstanbul’da varolamamasından kaynaklanmakta ve her yıl Anadolu’dan çoğu AK Parti temayüllü olduğunu varsayabileceğimiz nüfusa rağmen (2009’dan 2014’e İstanbul’un seçmen sayısı ve nüfusu yüzde 14 artmıştır) sabit kalmaktadır. Aynı durum yine göç almaya devam eden Ankara, İzmir, Antalya gibi kentlerde de gözlemlenebilir. Türkiye’de halihazırda 10-12 şehrin nüfusu artmaktayken, diğer şehirlerin ve illerin ise daha yoğun doğurganlığa karşın sabit kalmakta ya da çok az artmaktadır. “Halk” kendine “ben halkım” demez. O ancak uzaktan bakılarak işaret edilebilir, tespit edilebilir. Zira kendine “halk” diyen kişi ilk günahı işlemiş Adem gibi “bilinçlenmiş”tir. Büyü bozulmuş, bu farkındalıkla “halk-olmayan” haline gelmiştir. Bir siyasi bilinç, farkındalık, kimlik edinmiştir zira. Ona yüklenen saflık ve o saflıktan ve doğal cehaletten gelen bilgelik bozulmuştur. İşte büyük şehirlerin ve hele İstanbul’un büyümesi ise demografik olduğu kadar kültürel kodları da dönüştürmektedir. Zira “şehir” ama hele “büyük şehir” insanın, tabirin yüklendiği metafizik anlamıyla, “halk” olarak kalamayacağı yerlerdir. Siyasi bilinçlenme, ayrıştırıcı kimlik kurma pratikleri artık çocukları babaları kadar “halk” kılmamaktadır. “Halk”ın manevi evreni kırsal dünyanın manevi evrenidir. Kırsaldaki değer yargıları, önkabülleri, ahlakı şehirde dönüşmekte, çökmekte, yeniden tesis edilmektedir. Yani sosyolojik olarak “halk”ın nüfus içindeki oranı hızlıca daralmakta, azalmaktadır. Ama bir “imge” olarak “halk” oradadır ve sağ siyasetin manevi evreninin tam merkezinde muhtemelen uzun süre varolmaya devam edecektir. “Halk” bir bakımdan 1970’lerde Adalet Partisi taşra mitinglerini dolduran çarıklılar ve kasketlilerle kayboldu gitti; merkez sağ AK Parti oldu. Çocukların internet kafelerinde PES oynanan, chatroomlarında kızlarla tanışılmaya çalışılan Anadolu köylerinin köy meydanlarında, cami avlularında gezelim görelim programıyla yerlileri gözleyen antropologlar gibi dolananların nazarında belki yayık ayranı ve gözlemeyle o “saf halk”ı bulmak belki hâlâ mümkündür. Ancak sosyolojik olarak (1950’deki DP’deki, ya da Osman Yüksel Serdengeçti kanonundaki “millet” imgesiyle karşılanan) orijinal anlamıyla, kapsadığı tahayyül edilen güruh yekun olarak daralmış ve daralma sürecinde olan, ölmekte olan bir kavram ve o kavramın kucakladığı gerçekliktir Zaten AK Parti 1980 ama özellikle de 2000 sonrası sosyolojiye dayanmaktadır. Ancak “halk” metaforu, algısı ve özalgısı pekala kendi simülasyon-gerçekliğini kuracak kadar güçlü ve bir “hakikilik hissi”ne dayanmaktadır. AK Parti de bu şekilde bir aidiyet yaratarak kendiyle kitlesi arasında bir duygudaşlığı yaratmayı başararak kavramın gerçekliğe dokunan cazibesinden istifade etmekte, kodlarını önemli ölçüde kendi çizebildiği bir “muhayyel cemaat” yaratmaktadır. Bu siyasal iletişim Tayyip Erdoğan tutkunu bir “reisçi”yle zengin bir AK Parti'li müteahhit arasında bir duygudaşlık, ortak bir “muhayyel cemaat” kurabilmektedir. İşte, “halk” dediğimiz soyutlamanın karşılığı ise (daha önceki yazılarda bahsedilen imal edilmiş “kurucu öteki”lere karşı da teyakkuzla harmanlanmış) bu itimat, duygudaşlık ve manevi ortaklık hissiyatıdır.
Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.