Ana SayfaYazarlarETA’ya silah bıraktıran stratejik nedenler PKK için ne kadar geçerli?

ETA’ya silah bıraktıran stratejik nedenler PKK için ne kadar geçerli?

Geçen yazımda, ETA’yı 20 Ekim 2011 itibariyle tek yanlı olarak silahlı mücadelesine son vermeye zorlayan nedenleri, bu önemli tarihin 4. yıldönümü vesilesiyle, Luis R. Aizpeolea ve Jesús Eguiguren imzalı “ETA, las claves de la paz” (ETA, barışın anahtarları) başlıklı kitap üzerinden aktarmıştım. Bu bağlamda, Zapatero hükümeti ve ETA temsilcileri arasında bir yıl kadar süren (2006-07) en son müzakere sürecinin terör örgütünce bozulmasının, İspanya’da Kuzey İrlanda barış sürecinde taraflar arasında imzalan Kutsal Cuma anlaşması benzeri bir uzlaşma imkânını ortadan kaldırdığını vurgulamıştım.

 

Silahların yeniden konuşmaya başlaması, İspanyol hükümetini, Fransa ile işbirliği halinde, örgütü köşeye sıkıştıran polisiye önlemleri arttırmaya yöneltirken, ETA ile siyasi kolu yasaklı Batasuna arasında da görüş ayrılığına yol açmıştı. Bütün bunlar örgütü silah bıraktırmaya iten nedenlerdi kuşkusuz ama silahlı mücadeleye tek yanlı son verme aynı zamanda ETA’nın devrimci savaş ile başlayan stratejik gelişiminin son halkasıydı. ETA’nın bu stratejik halkaya nasıl vardığı, PKK’nın şu anda nerede durduğunu anlamak bakımından da önem taşıyor doğal olarak.

 

ETA: devrimci savaştan, hedefe siyasi ittifaklarla varma stratejisine

 

ETA Bask Ülkesi’nin bağımsızlığa ulaşabilmesi için silahlı mücadele başlattığında devrimci savaş teorisi ve “eylem-baskı-eylem” şemasını uygulamaya koymuştu. Aslında bu strateji, Üçüncü Dünya’nın sömürgeci güçlere karşı mücadelesinden esinleniyordu. İspanya’da Franco rejimi gibi bir diktatörlüğün hüküm sürmesi ve terör eylemlerine sivil halkı da rahatsız edecek şekilde az olan mevcut özgürlük alanlarını da yok etmek suretiyle topyekûn karşılık vermesi bu stratejinin başarılı olmasını sağlıyordu. Öyle ki başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkeleri ETA’yı Franco diktatörlüğüne karşı demokrasi için mücadele eden örgüt olarak algılıyor ve niteliyordu. 

 

Franco’nun ölümü ve Kral Juan Carlos’un başlattığı demokratikleşme dönemi, halk desteğini ortadan kaldırdığı için devrimci savaş stratejisinin uygulanmasını güçleştirdi. Anayasa yapım süreci ve ardından özerklik sistemine dayalı mevcut anayasanın kabulüyle birlikte ETA silahlı ayaklanma stratejisini bir yana bırakarak “ulusal cephe” ve “devletle müzakere” ayaklarına dayalı ikili bir stratejiye geçti. Uzun yıllar uygulama alanı bulacak olan bu stratejiye göre, tüm Bask milliyetçiler bir araya gelerek İspanyol devletini Bask Ülkesi’nin bağımsızlığının yolunu açacak olan “kendi geleceğini belirleme hakkını tanımaya” zorlayacaktı.

 

Bask milliyetçi ailesi içinde azınlık olan Yurtsever (abertzale) Sol’un toplumsal tabanını oluşturduğu ETA, “ulusal cephe”  oluşturmak için iki girişim gerçekleştirdi. Birincisi, 1977 yılında yapılan ilk demokratik seçimlerde ortak bir siyasi pozisyon belirlemeye yönelik Txiberta müzakereleri idi. Bu müzakerelerde ETA’nın daha sonra Herri Batasuna olacak olan siyasi kolu EİA, ortak pozisyon olarak örgüt militanlarına siyasi af çıkmazsa seçimleri boykot kararı alınmasını dayatıyordu. Bir gün örgütün “Argala” kod isimli yöneticilerinden José Miguel Beñarán, silahını masanın üzerine koymuş ve şunları söylemişti: “bugün devletle halk olarak müzakere imkânı tanınsın silahı bırakırız.”  Ama Bask milliyetçiliğinin kurucusu ve egemen partisi muhafazakâr PNV (Milliyetçi Bask Partisi) o zaman reformcu Suárez hükümetine kabul edemeyeceği koşullar dayatılmasına karşı çıkmıştı.

 

Bu yöndeki ikinci girişim 1998 yılında gerçekleştirilen Lizarra süreciydi. ETA’nın siyasi kolu Batasuna ve muhafazakâr PNV’nin de içinde olduğu Bask siyasi partileri “Bask ulusal yapılanmasının inşası”  temelinde ve “silahtan arındırılmış ortamda” bir araya gelmişti. Ütopik bir yapılanma süreciydi çünkü sınırın öteki tarafındaki (Fransa) Bask belediyeleriyle yasal olmayan birlikler oluşturulmuş ve tarihte var olduğu öne sürülen 7 Bask bölgesinin bir araya getirilmesi denenmişti. Bu süreç de sonuçta ETA’nın oldubittileri nedeniyle tıkanmış ve 2001 başlarında silahlı mücadeleye dönmesiyle sonuçlanmıştı.

 

ETA stratejisinin devletle müzakere boyutu da iki defa gerçekleşti. İlki önceki yazılarımda da değinmiş olduğum Cezayir görüşmeleri süreciydi, İlk adımlarının 1987 yılında atılmış olduğu hikâyesi uzun bu süreçte, dönemin González hükümeti ile ETA temsilcileri Cezayir’de aynı masaya oturmuştu. Hükümetin ve başta PNV olmak üzere Bask siyasi partilerinin bu görüşmelerin silah bırakmaya ilişkin teknik konularla sınırlı olması ve Bask halkına kendi geleceğini belirleme hakkının tanınması gibi siyasi konulara girilmemesi yönündeki görüşü ETA tarafınca kabul edilmeyince süreç sona ermişti.

 

İkinci devletle müzakere girişimi ise geçen yazımda ayrıntılarıyla aktardığım 2006 yılında gerçekleşen barış süreciydi. Anımsanacağı gibi, Cenevre, Lozan ve Oslo’daki müzakerelerle devam eden bu süreç de, ETA’nın siyasi konuları ele almak üzere ikinci bir masa kurulması yönündeki baskısı nedeniyle sonuçsuz kaldı.

 

ETA’yı tek yanlı silah bıraktırmaya içinde bulunduğu siyasi koşullar götürdü doğal olarak. Mikel Saratxo ve Julen Zaboleta’nın birlikte kaleme aldıkları çalışmalarında belirttikleri gibi, ETA öncelikle hangi parti iktidar olursa olsun, İspanyol hükümetlerinin hiçbir zaman kendi anladığı şekilde masaya oturmayacağına kanaat getiriyor. İkinci olarak, AİHM’in Batasuna kararının ortaya koyduğu gibi, silahlı ve siyasi mücadeleyi birlikte yapmanın siyasi hedefe varmayı daha da güçleştirdiğini anlıyor. Buna karşılık silah bırakarak son yıllarda bağımsızlık hedefinde birleşen muhafazakâr milliyetçilerle birlikte siyasi ittifaklar oluşturmak suretiyle İspanyol hükümetlerine baskı yapmanın çok daha yararlı olacağı sonucuna varıyor. 2011’den bu yana Bask Ülkesi’nde yapılan seçimlerde alınan sonuçlar da esasen Yurtsever Sol’un partilerinin silahların konuştuğu dönemlere oranla çok daha başarı olduğunu ortaya koyuyor.

 

PKK: devrimci savaşla geçmişe saplanmak 

 

PKK’nın bağımsız devlet hedefinden vazgeçtikten uzun yıllar sonra Türkiye’de uygulamaya koyduğu strateji ETA’nın Franco rejimi sona erdikten sonra terk ettiği devrimci halk savaşı. Burada normal olmayan iki husus var. Birincisi, Kürtlerin haklarını savunduğunu iddia eden bir örgütün devrimci savaş stratejisiyle ulaşmayı öngördüğü siyasi hedefin deklare ettiği hedefle uyumsuzluğu kuşkusuz. Türkiye’nin bütünlüğü içinde bir çözüm için silahlı ayaklanmaya kalkışılıyorsa, bu kalkışmanın sadece Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde değil tüm ülke sathında olması, yok böyle bir durum mümkün değilse, PKK’nın yeni siyasi hedefini açıklaması gerekir.

 

Normal olmayan ikinci husus, devrimci savaş stratejisinin, ETA örneğinde görüldüğü gibi, diktatörlükle yönetilen ülkelerde başarılı olduğudur. Halkoyuyla seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın uluslararası medyanın desteğiyle muhalif çevrelerce “diktatör” ilan edilmesi, Türkiye’nin bir diktatörlük rejimiyle yönetildiği sonucunu doğurmaz. Bu etiket 12 Eylül Türkiye’si için uygun görülebilirdi belki ama Helsinki süreciyle birlikte anayasasında önemli siyasi reformlar gerçekleştirilmiş bir ülkeyi keyfi değerlendirmelerle diktatörlüğe dönüştürmek mümkün değil elbette.

 

Aslında PKK’nın devrimci savaş çağrılarına bölge halkının itibar etmemesi, Türkiye’de bugün Franco İspanya’sının ETA’yı yok etmek için Bask Ülkesi’ni abluka altına almasına benzer bir terörle mücadele politikası uygulanmadığının somut göstergesini oluşturuyor. Bunu, 90’larda Franco usulü terörle mücadele politikaları yürütmüş Türkiye için önemli bir kazanım olarak kaydetmek gerekiyor.  

 

Bununla birlikte, muhalif çevrelerce geliştirilen “diktatör Erdoğan” imajının, PKK’nın silahlı ayaklanmasına söylem düzleminde elverişli bir ortam yarattığına kuşku yok. Nitekim PKK’yı terör örgütleri listelerine almış demokratik ülkeler medyalarında, örgütü Franco İspanya’sında olduğu gibi neredeyse demokrasi mücahidi konumunda gösteren değerlendirmeler yapılıyor.

 

Kabul etmek gerekir ki böyle bir PKK 1 Kasımda muhalefet iktidara gelse bile devrimci halk savaşına son vermeyecek. Güneydoğudaki ilçelerde özyönetim ilan etmekten vazgeçmeyecek. Bir kere Çözüm Süreci’ne karşı çıkmış bir muhalefetin iktidarda PKK için çok daha elverişli koşullarda çözüm öngörmesi imkânsız olduğundan. İkincisi vazgeçecek olursa, PKK’nın tüm Kürtlerin olmasa bile en azından bazı Kürt grupların değil, siyaset mühendislerinin temsilcisi olduğu gibi çarpık bir durum ortaya çıkacağından.

 

Özetle PKK bugün demokratik ülkelerde 70’lerde tarihe karışmış bir stratejiyi uyguluyor. “Diktatör Erdoğan” imajının bu savaşı başarıya ulaştıracağına inandığı için mi bilmem ama Öcalan üzerinden iyi, kötü yürüyen dolaylı bir müzakere sürecini elinin tersiyle ittiğine göre bazı beklentileri olduğuna kuşku yok. Ve de bu beklentilerin Türkiye’nin bütünlüğü açısından kaygı verici olduğuna…                 

- Advertisment -
Önceki İçerik
Sonraki İçerik