Ana SayfaYazarlarBu nasıl “terörle mücadele” (2)

Bu nasıl “terörle mücadele” (2)

 

28 Mart 1972 tarihinde, THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) liderlerinden Mahir Çayan ile (aralarında günümüzün HDP milletvekili Ertuğrul Kürkçü’nün de bulunduğu) beş arkadaşı, üç gün önce Ünye’deki NATO radar istasyonunudan kaçırdıkları iki Kanadalı ve bir İngiliz rehine de beraberlerinde olmak üzere, Tokat’ın Kızıldere köyünde diğer üç arkadaşlarıyla buluştular.

Amaç, idama mahkûm edilmiş olan THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) üyeleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı kurtarmaktı.

Üretim araçlarının mülkiyetiyle birlikte devlet aygıtını da elinde bulunduran yönetici sınıfların, patlamaya hazır bir emekçi-üretici sınıflar isyanını (devrim), çeşitli baskı araçları, medya ve asgari refah ile zapturapta alması diye açıklanabilecek “suni denge”yi, adına “öncü savaş” dedikleri, ardışık silahlı eylemler ile bozarak tam bir “halk savaşı”nı tetikleyeceklerine inanan bu insanların yolu, Kızıldere’ye varmadan önce, birkaç banka soygunu, adam kaçırma, infaz vb şiddet eylemlerinden geçmişti.

Kızıldere’de arkadaşlarıyla buluştuktan iki gün sonra güvenlik güçlerinin baskınına uğrayan ve çevreleri sarılan grubu, ellerindeki rehinelerin varlığı koruyamadı.

Açılan yoğun ateşle, rehineler dahil hemen hepsi öldürüldü. Yalnız Ertuğrul Kürkçü samanlıkta saklanarak kurtuldu. Olay yerine çağrılan babasının oğlunu ölenler arasında bulamadığını bildirmesi üzerine, o da saklandığı yerde yakalandı.

Neredeyse tam 44 yıl önce, 30 Mart 1972’de gerçekleştirilen bu kanlı infaz, zaman içinde bir girdap oldu ve binlerce insanın hayatını yuttu.

THKP-C’nin yukarıda anlatılan, orijinali Regis Debray üzerinden Ernesto “Che” Guevara’ya ait “Suni Denge – Öncü Savaş – Halk Savaşı” teorisinden geriye artık pek bir şey kalmadı. Ama 1972’nin Kızılderesi’nin yarattığı o girdap, bu günlerde DHKP-C kılığında halen insan yutmaya devam ediyor.

Sonuncular Bayrampaşa saldırısını gerçekleştiren Berna Yılmaz ve Çiğdem Yakşi oldu.

Saldırı detaylarıyla bir önceki “Bu nasıl ‘terörle mücadele’?” başlıklı yazımda anlatılmıştı

(bkz https://www.serbestiyet.com/yazarlar/firat-erez/bu-nasil-terorle-mucadele-669294 )

Onlarca yıllık deneyimin sonunda “terörle mücadele”nin sadece şiddet içerikli önlemlerle sürdürülemeyeceğinin de bilincini kazanmış bir 2016 Türkiyesi için, DHKP-C’nin özgün bir ilgiyi hakettiği kesin.

Teorik içeriğini artık tamamen yitirmiş bu hareket, günümüzde sadece geçmiş ve güncel ölümlerden beslenen feda ve isyan temelli bir alt-kültüre dönüşmüş durumda.

Kitlesel örgütlenmesi artık neredeyse tümüyle, İstanbul’un birkaç Alevi mahallesinde sokak hakimiyetini elde tutan çetelerden ibaret.

Hiçbir gelecek umudu olmayıp, sırf ölümlerden kaynaklanan tepkisel bir nefretle mobilize olan bu küçük ama kapalı gençlik kitlesi, zaman zaman sokaklarda kendini polisle görece etkisiz çatışmalara girerek gösteriyor; böyle varoluyor.

Yine bu kitle içinden bazen birileri çıkıyor, Bayrampaşa saldırısında olduğu gibi intihar-vari eylemlere girişiyor ve eylemin etkisinden bağımsız olarak “ölü ele geçme”ler, kaynak kitleye “devrim şehitleri” olarak dönüyor.

Böylece her eylem sonucu ölüm, her “infaz,” örgüte devamlılık sağlayan bir yakıt gibi iş görüyor ve bu bir döngüye dönüşüyor. Ölümler kitleyi besliyor, kitle ölecekleri yaratıyor, eylem ölüm getiriyor, ölüm kaynağa dönüyor ve bu böyle sürüp gidiyor.

Bu döngünün sonsuza kadar sürmesi mümkün olmasa ve çoğu DHKP-C eylemi oldukça etkisiz kalsa da, örgüt ciddi bir tehlike potansiyeli oluşturmaya devam ediyor.

Bir dönem geliyor, kendini beyhude eylemlerle, ölüm döngüsüne yakıt olmaktan başka bir önemi olmayan eylemlerle hatırlatmakla kalıyor. Ama sonra başka bir dönem geliyor; ani bir çıkış, beklenmedik bir hedefle toplumu derinden sarsabiliyor.

Tam bu noktada, Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’nda, odasında rehin alınan ve sonra da kaçınılmaz polis müdahalesi sırasında canına kıyılan Savcı Mehmet Selim Kiraz’ı ve o eylemdeki incelikli planı; Kiraz’ın Berkin Elvan soruşturmasını ilerletme dirayeti göstermiş olduğunu hatırlamak gerekiyor.

DHKP-C belli ki kendini zaman zaman gerçekleştirdiği etkisiz feda eylemleriyle ayakta tutmaya çalışırken, bir taraftan da kimi odakların taşeronluğunda veya kendi iradesiyle gayet etkili eylemler yapabiliyor.

Sonuçta, bataklığın kurutulması gerekiyor ve bu, nerede, kim tarafından hazırlandığı belli olmayan etkili eylemlerin önünü almaktan başka, bu gibi eylemlere kaynak oluşturan mahalle çeteleşmesi ve feda eylemleri zincirinin koparılmasını da gerektiriyor.

Özellikle Bayrampaşa saldırısı türünden “feda eylemleri” zincirinin kırılmasının yolu da ortada; eylemcinin “ölü ele geçirilme”sinden olabildiğince kaçınılmasından geçiyor.

Aynı Bayrampaşa saldırısındaki gibi patlamayan el bombaları ve çalışacağı şüpheli bir antika silahla girişilen Dolmabahçe saldırısında, eylemciler canlı ele geçirilebilmişti

(bkz http://www.milliyet.com.tr/dolmabahce-de-polislere-dhkp-c-gundem-2104712/ ).

Olayın kendi akışı içinde eylemcilerin canlı yakalanmasıyla sonuçlanan Dolmabahçe saldırısında olduğu gibi, Bayrampaşa eyleminin de aynı şekilde sonuçlanmaması için hiçbir sebep olmadığını söylemek mümkün.

Elbette ki bu sonuca, olayın detayları ortaya çıktıktan çok sonra ve dışarıdan bakan bir gözle karar veriyoruz; ancak bu, gerçeği ve varılan sonucu değiştirmiyor.

Bayrampaşa saldırısını gerçekleştiren Berna Yılmaz ve Çiğdem Yakşi de canlı yakalanabilir ve böylece DHKP-C’nin ölüm döngüsüne yakıt taşınmamış olurdu.

Son olarak, bir önceki “Bu nasıl ‘terörle mücadele’?” yazısının altına bir okuyucunun yazdığı, “mantığınızı anlamadım, ne olmasını istiyordunuz?” sorusu veya yorumuna Gürbüz Özaltınlı tarafından verilen şu cevabı alıntılıyalım: “Canlı yakalanmalarının mümkün ve doğru olduğunu çok ikna edici ve anlaşılır açıklıkta yazmasına rağmen, ben de sizin yazarın mantığını anlamamış olmanızı anlamadım. Canlı yakalanması mümkün suçluları öldürmek önemli bir insan hakkı ihlalidir. Linç toplumlarıyla hukuk toplumlarının farkı vardır.”

Terörle mücadelede belki biraz uzun vadeli ama en kesin sonuç alabileceğiniz önlem, hedefin o terör eylemini haketmediği algısını yerleştirmektir.

Ölüm yeni ölümleri, hayat yeni hayatları getirme potansiyeli taşıyor ve terör de sonuçta insana dair.

 

- Advertisment -