Savaş iradesi (II)

Türkiye 2012’de göstermesi gereken savaş iradesini gösteremedi. Suriye’ye girmedi. Kampları orada kurmadı. Onun yerine, şimdi hemen herkesin farklı tanımlayıp değerlendirdiği bambaşka bir yola girdi ve bu yol, TSK’nın dört yıl gecikmeli olarak kendisini yine Suriye’de bulmasıyla sonuçlandı. Üstelik de dört yıl öncesinden çok daha zor koşullarda.

 

TSK’nın 173. Filo’suna ait iki mürettebatlı Phantom RF-4E keşif uçağı, 22 Haziran 2012 tarihinde Suriye ordusu mevzilerinden ateşlenen, muhtemelen radar güdümlü bir S-300 füzesi tarafından düşürüldü.

Suriye savunma sistemlerini test için gönderilen uçak, Suriye hava sahasına ikinci girişinin kaçışında (aynen, daha sonra Hatay sınırındaki ikinci ihlali sırasında hedef alınıp düşürülecek olan Rus SU-24 uçağı gibi) hedef alındı ve vuruldu.

Deniz yüzeyine yakın seyrederken ardından ateşlenen füze, radar kontrolüyle yakınlarında patlatıldı ve patlamanın etkisiyle savrulan, kontrolü yitirilen uçak denize çarpıp parçalandı.

İki şehit.

Bu satırlar yazılırken, TSK ve ÖSO güçlerinin El Bab kuşatması nihayet şiddetli bir sıcak temasa dönüştü ve ilk günün bilançosu 16 şehit oldu.

Buna karşılık 138 (ve muhtemelen daha fazla) IŞİD militanının etkisiz hale getirildiği söyleniyor.

Tarih, 21 Aralık 2016.

RF-4E’nin düşürülmesinin dört buçuk yıl sonrası.
 

ABD’nin Şam büyükelçiliğini kapatmasının beş yıl sonrası.


Türkiye’nin Şam büyükelçiliğini kapatmasının da (bundan bir buçuk ay eksiğiyle) yine yaklaşık beş yıl sonrası.

 

Erdoğan’ın “Çözüm Süreci”nin miladı kabul edilen “İmralı’da Öcalan ile görüşmeler yapılıyor” açıklamasının ise tam dört yıl sonrası.
 

Bugün savaşılan IŞİD’ın El Kaide’den oldukça karışık ayrılışının ise, çok değil, topu topu iki üç yıl sonrası
(http://www.21yyte.org/tr/arastirma/orta-dogu-ve-afrika-arastirmalari-merkezi/2014/02/20/7441/el-kaide-isid-kopusu-ve-yeni-isid).

Erken basılan bir fren pedalı, teşhisinde gecikilen bir küçük araz, istenmeden edilen bir söz, yanlış verilen benzeri bir sürü karar...

Zamanda geriye dönüp “keşke öyle olmasaydı” dedirten anlar...

Veya “keşke şöyle olsaydı”lar.

Bir önceki yazımı “Şimdi, bütün bunların olmadığı 2012 yılına geri dönelim ve herşeyin başka türlü geliştiğini  düşünelim”de bırakmıştım. Oradan devam ediyorum.

 

*          *          *
 


O 2012 yılında, Esad ile uzun süren görüşmelerden ve Suriye içinden alınan istihbarattan edinilen izlenimler açıkca şunu gösteriyor:
 

Esad ve/ya BAAS ne daha demokratik bir sürece evrilecek gibi. Ne de gücü ve ülkedeki kontrolü, muhalefetin direnişini bastırmaya yeterli.


Belli ki işler daha kötüye gidecek.

Yurtdışı ittifaklar çeşitli sebeplerden âtıl durumda.
 

Arap Baharı herkes için bir risk ve Suriye özeli bu hengamede farkedilmiyor.

Şiddet arttıkça göç artacak; en azından Türkiye’yi ilk elden etkileyen sorunlar büyüyecek.
 

2012 itibariyle en iyi çözüm, özellikle de Suriye’nin Türk sınırında hızla kaybettiği iktidar boşluğunu doldurmak.

Zira o iktidar boşluğu giderek daha fazla şiddete ve daha büyük bir iktidar boşluğuna, o gelişen iktidar boşluğu da yine şiddete ve daha fazla iktidar boşluğuna sebep olacak.
 

Bu, açık ki, kırılması gereken bir döngü.

2012 yılının bir ânında, belki İmralı görüşmelerinin bir aşamasında, belki RF-4E’nin düşürülmesinden bir süre sonra, TSK mekanize piyade birlikleri ve komando unsurlarıyla sınırı geçip güvenlik bölgeleri oluşturuyor.

Müdahale, hava savunmasını havadan yapmayı gerektirecek derinlikte değil. Suriye içlerine doğru, havzasına göre değişen biçimde 10-40 kilometre arasında değişen bir penetrasyonu hedefliyor.

 
Suriye ordusundan, müdahalenin amacı ve içeriğinin anlaşılacağı yakın ve orta vâdede herhangi bir tepki beklenmiyor. Ayrıca, TSK birliklerinin penetrasyonu, Suriye’den gelebilecek hava saldırılarına karşı savunmanın yerden havaya silahlarla gerçekleştirilebileceği düzeyde.

Bu 2012 senaryosunda, birliklerin bölgeye yerleşmesi ve güvenliği sağlamasından sonra, mülteci kampları Suriye-Türkiye sınırının (şimdi olduğu gibi Türkiye tarafında değil) Suriye tarafında oluşturuluyor.

Bu aşamaya kadar, günümüzde uygulanmakta olan Fırat Kalkanı operasyonundan en önemli farkı da bu.


Elbette, örneğin TSK’yı El Bab’a kadar ilerletmek, Suriye içine doğru yapılan operasyonu o kadar derinleştirmek gerekmiyor.


Çünkü ortada, kovalanması ve tehdit olmaktan çıkarılması gereken bir IŞİD yok. El Kaide de dağınık ve baskın değil. Sadece birbirinden kopuk ve birbiriyle çatışmaya meyilli küçük gruplar var.
 

Suriye hükümeti ile İran ve Rusya gibi müttefiklerinden harekâta karşı itirazlar yükseliyor ama Türkiye’nin tavrı net ve kararlılığı kesin: “Bu bir işgal değil. Suriye’den kaçan ve sayıları giderek artan mültecilerin kaldığı kampların güvenliğinin sağlanması amaçlı, kısıtlı bir askeri harekat ve elbette ki TSK, herşey yoluna girdiğinde, Suriye hükümeti huzuru sağladığında Türkiye tarafındaki kışlalarına dönecek.”

TSK’nın oluşturduğu bu güvenli bölgeler, kısa sürede sadece mülteciler için değil, bölgede sıkışan Suriye ordusu askerlerinden tutun da birbiriyle çatışan grupların üyelerine kadar herkes için bir sığınma noktası haline geliyor.

Söz konusu güvenli bölgelerden esir takasları için faydalanılıyor; gruplar arasındaki çatışmalar burada yapılan görüşmeler ve varılan anlaşmalarla sonlandırılıyor; yardımlar bölgenin kalanına buradan dağılıyor.

Giderek önem kazanan güvenli bölgeler zaman içinde BM tarafından da destekleniyor ve bu güvenli bölgelerin dışına da gözlemci heyetleri gönderilmeye başlıyor.

Bölgedeki Sünni unsurlar birbirleriyle ve seküler olanlar dahil diğer gruplarla daha az çatışıyor.
 

Sünni direnişindeki liderlik boşluğu IŞİD tarafından değil, Türkiye tarafından dolduruluyor. Bu sayede, şimdi (2012’de) ÖSO içinde yer alan seküler gruplarla işbirliğine çok daha erken, çok daha güçlü biçimde giriyorlar.

PYD’nin YPG ve diğer paramiliter gruplarının gücü bugün olduğu gibi 30-50 bin sayılarına ulaşmaktan çok uzak; 2012’de ancak 5000 civarında.

Onlar da kendi kontrol bölgelerini oluşturuyor ama diğer Sünni veya seküler Arap gruplarıyla çatışmaları, Türkiye ve BM gözlemcileri sayesinde kıyımlara dönüşmeden çözülüyor.


Çatışmalar süreç içinde büyük nüfus değişikliklerini getirmeden çözüldüğü için, PYD’nin kontrolündeki bölge bugünkünden çok daha küçük kalıyor.

Esad liderliğindeki BAAS iktidarı, bugün toplam kaybı 500 bin kişiye ulaşmış katliamlarının henüz en başındadır ve orada da duruyor.
 

Türkiye’nin bölgeye girişi ve direnişi toparlamasıyla dikkatini tümüyle kıyı bölgelerine çeviriyor ve çok daha az kaybın söz konusu olduğu çatışmalar sonunda güvenliği sağlıyor.

 

*          *          *
 

Görülebileceği gibi, 2012’deki bu farazi TSK müdahalesi sonucu oluşan statükonun, bugün varılandan, kontrol bölgeleri ve sınırlar açısından çok büyük bir farkı yok.

Farklar tümüyle başka ve çok daha önemli noktalarda.

İlkin, PKK’nın 2015 Temmuz’undaki gibi Türkiye ile barış sürecini provoke etme ve sonunda savaşı alevlendirme seceneği olmayacak.


Aksine, Suriye’deki Türkiye varlığı, elinde tuttuğu bölgelerin varlığı açısından çok önemli. PKK, Türkiye ile sadece Türkiye’de değil, Suriye’de de iyi geçinmek zorunda. Hakimiyetini ve savaşçı sayısını artıran bir IŞİD çatışması da yaşamayacak -- veya yaşanan bugüne kadar olandan çok daha küçük çapta kalacak.


Bu, ne demek?


Bu çökmemiş, devam eden bir Çözüm Süreci ve son savaşta kaybedilen on bin insan hayatının kazanılması demek.

 

Güneydoğuyu mahveden ve genel olarak Türkiye ekonomisine büyük zarar veren hendekli barikatlı kent savaşlarının yaşanmaması demek.


Bugün El Bab’ta savaşılan ve belki ötesinde de savaşılacak olan IŞİD’in, en azından Suriye’de, hiç bugün olduğu gibi güçlenememesi demek.

İran’ın, Suriye bahanesiyle nüfuz alanını genişletme fırsatı bulamaması demek. Dolayısıyla, ileride İran’ın yayılmacı hevesleri sonucu çıkabilecek başka savaşların da engellenmesi demek.

Rusya’nın, ABD’nin müdahale isteksizliğini farketmemesi ve fırsattan istifade Ortadoğu’nun büyük abisi olma hayalleriyle Suriye’ye inmemesi demek.


Ve tabii Rus Su-24’ünün de düşürülmemesi, pilotların ölmemesi, iki ülke arasında Türk ekonomisini oldukça sarsan o bir yıllık krizin de hiç yaşanmaması demek.

Türkiye’nin, savaş boyunca sürdürdüğü ve bugün çark etmek zorunda kaldığı Esad karşıtı politikaya hiç başlamaması demek.


Dört yıldır “katil, katliamcı, diktatör, eli kanlı” ve benzeri birçok sıfatla (haklı olarak) suçladığı Esad ile el sıkışmaya doğru itelenmek zorunda bırakılmaması demek.


Belki en fazla “kardeşim Esad”dan “diktatör Esad” a dönülmesi, ama onun da güvenli bölgeye alışılmasının hemen ardından başlayan ikili ilişkilerin düzelmesiyle unutulması demek.

Ve Cemaat.


15 Temmuz 2016 gecesi acı biçimde görüldüğü gibi, ordu içindeki varlığı ve etkinliğini gerçekten bir Paralel Devlet Yapılanması’na dönüştürebilmiş bulunan Cemaatin, oraya gelememesi ve asla FETÖ olamaması, bir Terör Örgütü olamaması demek.


7 Şubat 2012 MİT krizinden beri sabırla ve titizlikle verilen mücadelenin sonucunun alınması; ordu içindeki PDY üyelerinin de Suriye’de operasyon sürdürmekte olan bir TSK içinde darbe yapamayacaklarından 3 Ağustos 2016 YAŞ kararlarıyla ordudan, yani gizlendikleri son kaleden de temizlenmeleri demek.

İşlerin böyle doğru gitmesi halinde, Türkiye’nin üç milyona yakın Suriyeli mülteciyi kendi sınırları içinde ağırlamak zorunda kalmaması demek.


Mülteci sayısının asla bu rakama ulaşmaması; göçmek zorunda kalanlara da Suriye içindeki kamplarda bakılması; yüksek olasılıkla kampların yükünün başta BM, dünyanın diğer devletleri ve uluslararası kuruluşlarıyla paylaşılması demek.
 

*          *          *

 

Maalesef bunların hiçbiri olmadı, tek bir sebepten.

Türkiye 2012’de göstermesi gereken savaş iradesini gösteremedi.
 

Suriye’ye girmedi.
 

Kampları orada kurmadı.

Onun yerine, şimdi hemen herkesin farklı tanımlayıp değerlendirdiği bambaşka bir yola girdi ve bu yol, TSK’nın dört yıl gecikmeli olarak kendisini yine Suriye’de bulmasıyla sonuçlandı.

Üstelik de dört yıl öncesinden çok daha zor koşullarda…

Görüldüğü gibi, gerektiği yerde ve zamanda savaş iradesi göstermek önemli. Yoksa kayıpların çok daha yüksek olduğu başka savaşların kapıları açılabiliyor.

O ünlü Çin atasözüyle bitirelim: “Kaplanın kuyruğuna yapışma,yapıştıysan da sakın bırakma.”


 

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(1)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

erdem abaka12/25/2016 10:47:18 AM
Çin atasözü müydü o? Afrika diye biliyorum ben:)