Söyle bana sanal dünya var mı benden popüleri

İnsanların başkalarının hayatına duyduğu ilgi ve popülarite merakı yalnızlıktan doğmaktan çok, tersi doğru gibi geliyor bana. Yani; bu merakların sürüklenişi içinde insan gerçek hayatında giderek yalnızlaşıyor. Yeni iletişim teknolojileri, galiba fıtratımızda olan bir patolojiyi patlattı. Belki de birbirini tetikleyen daha karmaşık bir psikodinamik söz konusu.

16.11.2016 16:00
Gürbüz-Özaltınlı

ozaltinli@gmail.com

 

İletişim teknolojilerinin devrimsel sıçramasının, siyasal, ekonomik hayatımızda büyük dönüşümler yarattığı hakkında hepimizin bir kabulü vardır herhalde. Bunlar üzerine çokça tartışılıyor. Ama bu değişimin etkileri sadece kamusal rollerimiz ve iş hayatımızla sınırlı değil. Gündelik sivil yaşantımızda edindiğimiz alışkanlıklar; profesyonel ya da kamusal motivasyonlar dışındaki ilişkiler dünyamızda oluşan yeni davranış kodları da en az bu majör değişimler kadar ilgi çekici kanımca.

 

Hepimiz yeni “iletişim mucizesinin” etkisi altındayız. Yüz yüze görüşme, uzaklıklara ulaşma, duygu iletme, hatta mizah üretmeye kadar yayılan bir “kişisel yenilenmeyle” karşı karşıyayız. İnsanlar olarak değişiyoruz ve bunun ilişkilerimiz üzerinde etkileri var.

 

Facebook, instagram, twitter gibi sosyal medya ağlarının Türkiye’de kullanımı olağanüstü boyutta. Örneğin sadece Facebook’ta 31 milyon aktif kullanıcıyla dünyada 7. sırada yer alıyoruz. Ayrıca Türkiye Avrupa’nın internette en çok zaman geçiren ülkesi. Bu yaygınlığın aşırı politize bir toplum olmamızla ilişkisi kurulabilir mi bilmiyorum. Gerçekten de isminin başına TC koyanından, kurduğu balıkçılık sitesinin köşesine kalpaklı Atatürk resmi yerleştirmeden rahat edemeyenine; profil resmini rabia işareti olarak seçeninden, bayrak dalgalandıranına kadar sayısız Facebook kullanıcısına rastlıyorsunuz. Twitter ise politik çatışmanın en lümpen düzeylere inebildiği yaygın bir savaş alanı görüntüsü veriyor.

 

Fakat bütün bunlara rağmen bu mecraların politik motivasyonlar dışında çok yaygın bir kullanım alanı bulduğunu görmek mümkün. Yeni bir iletişim kültürü doğdu.

 

Neden yanı başımızda oturanla konuşmaktan çok uzaktakilerle yazışıyoruz? Arkadaşımızın gözünün içine bakarak, sesini duyarak, tenine dokunarak, kişisel jest ve mimiklerini izleyerek… Hasılı, canlı ve gerçek bir iletişimin içinden yaşayabileceğimiz duygu aktarımları nasıl oluyor da varlığı bile kuşkulu isimden; bir sayıdan ibaret anonim bir kalabalığın eğreti; formel bir beğeni emojisinin gölgesinde kalıyor.

 

Yaz boyu, birlikte tatile çıkmış gençlerin kumsallarda yan yana uzanıp, saatler boyu birbirlerine bakmadan ellerindeki telefonları kurcaladıklarını izledim. Deniz kenarında, masa buluşmalarında, pansiyon bahçelerinde bir örnek gülüşlerle selfie çekip paylaştıklarına tanık oldum. Öyle şaşılası bir alışkanlığa dönüşmüş ki bu sanal sosyallik, insanın kanının kaynadığı yaşlarında bile kafasını kaldırıp iki adım ötesindeki diğer cinse kaçamak bir bakış atmanın; göz göze gelmenin çekiciliğini unutturmuş. Kimse orada değil gibi.

 

Face’e baksanız herkes gülüyor; hiç acı çeken yok. Çiftler mutlu, kadınlar fotomodel. Bekarlar vur patlasın dünyasında… Peki benim o kumsallarda gördüğüm donuk suratlı; suskun; saatlerce eli gözü telefonda olanlar neredeler?

 

Hadi ben değilim; ama siz, şaşırtıcı sarsıcı düşüncelere, kıvrak mizah duygusuna sahip olabilirsiniz… Fakat, telefonuna saplanmış arkadaşınızla o anonim, sanal kalabalık arasına en fazla beş-on dakika girebilirseniz kendinizi başarılı sayın ve sakin olun derim.

 

Masanın köşesinde yaptığınız esprilere fazla güvenmeyin mesela… Biraz sonra sofradaki birisinin ekranı burnunuza dayayıp izleteceği, bin kere filan gördüğünüz Cem Yılmaz videosunun etkisiyle rekabet edemezsiniz. Kişisel yaratıcılığın sarsak sevimliliği, yerini, etkisi garantili ustanın Youtube’dan sipariş komikliğine bırakmış gibi geliyor bana. Bir sosyal medya bağımlısının işin ehlini ekrana getirip fiyakanızı söndürmesi an meselesi. Boş bulunmaya gelmez.   

 

Sevgili arkadaşınız eğer sizi dinliyorsa, onun gözlerini yoklayın… Aklının, son koyduğu fotoğrafın kaç beğeni aldığından; uzaklardaki bir arkadaşının o anda ne paylaştığı merakından fazla uzaklaşmış olamayacağını fark edebilirsiniz. İlk fırsatta gözü telefona kayacak, eli ekranı hızlı hızlı kaydıracak; beğeni sayısına, arkadaşının paylaşımına bakacak; belki bir emojiye tıklayacak, onunla da yetinmeyip ışık hızıyla gözleri kapalı yazdığı “cnm ne güzelsin” cümlesiyle sosyal iletişimini taclandıracak olalabilir. 

 

Bir de whatsapp grupları var. Pekin ördeklerinden daha hızlı çoğalıyorlar. Grup kuruculuğu üzerine Guinness kategorisi varsa necip Türk milleti oraya adını hemen yazdırır. Ben en son bir meyhanede buluştuğum beş arkadaşımla beraber “29 Ekim kutlamaları” grubunun içinde buldum kendimi. Ayrılmak da olmuyor. Hem de “29 Ekim” den… Gerçi grup arşivinde gülücüklerle kaldırılmış kadehlerden ibaret birbirinin aynı dört fotoğraftan başka bir şey yok. Kutlamacılar aynı hızla unuttular birbirlerini…  

 

Şunu da söylemem iyi olur: Bu konularda erken ve büyük laf etmek çok akıllıca değil. Akıllı telefonlardan önce de mesaj “meselesi” başlamıştı hatırlarsınız. Mesajlara ilgisinden fazla rahatsız olduğum masadaki bir arkadaşa “bu millet nasıl masada geğirmenin ayıp olduğunu zamanla öğrenmişse bu mesaj işini de öğrenir sonunda” gibi ağır bir taş sallamıştım. İlk akıllı telefonu cebime koyduğum günden beri hayatım bu sözün bana yedirilmesiyle geçti.

 

Çok mu karikatüre benzedi? Bence değil. Kuşkusuz herkeste aynı dozda değil ama yeni hayatımızda bu manzaralar fazlasıyla var. Görünür olmak; popülarite, sanırım insan doğasının karşı koyamadığı bir çekiciliğe sahip. Onun son derece yapay, geçici, zorlama olanını dahi gerçek dünyaya, yaşayan ilişkilere tercih etmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Gerçek hayat herkese popülarite sunmaz; daha çok eşitlerin dünyasıdır. Her gün defalarca yüzlerce insandan ne kadar beğenildiğimizi; takip edildiğimizi; hayranlık yarattığımızı duymayız. Çünkü aslında öyle değilizdir. Kusurlarımızla, sıradanlığımızla, bazen de dertlerimiz ve suratsızlığımızla insanlarda aşırı duygular yaratmadan, kendi halimizde yaşarız. Oysa paylaşım mecraları, bu gerçeğin üstüne büyük bir yalan örttü. Aslında aramızda, büyük, adı konulmamış bir yalan sözleşmesi oluştu. Karşılıklı rüşvet akti de diyebiliriz buna: “Sen beni takip et ve beğen; ben de seni”… Bunu “nezaketen” yapanları tenzih ederim.

 

Fakat bu o kadar cazibeli ki; öyle derin bir ihtiyaca karşılık geliyor ki; yalan olduğunu düşünmek insanın kendi egosuna ihanete dönüşüyor. Ne kadar sığ olursa olsun; bu riya köpüğü, bizi gerçek ilişkilerin “eksik tatmininden” kurtarıyor. Biz kendimizi gerçekler üzerinden değil, yalan üzerinden “tamamlıyoruz”. Yalnız insanların sanal mecralara daha bağımlı olması da sanırım bunu doğruluyor.

 

Buna karşılık ben bu durumu yalnızlaşmanın sonucu olarak görenlerden değilim. Günümüz dünyasının cemaatsal yapıları parçaladığı; kimlik referanslarında bocalamalar yarattığı; bizi giderek atomize olduğumuz metropollere yığdığı ve tekinsizlik duygusu yüklediği söylenebilir. Bunun sanal ilişkileri teşvik ettiği de gerçeğin bir parçası olabilir. Ancak, insanın başkalarının hayatına gösterdiği aşırı ilgi ve kendini görünür kılmaya dair duyduğu şiddetli arzu bu yalnızlaşmayla doğrudan ilgili midir; kuşkum var. Çünkü hiçbir sanal bağlantının gerçek ilişkilerin yerini tutabileceğini; insanın yalnızlık ve tekinsizlik duygusunu giderebileceğini düşünmüyorum. İnsanların başkalarının hayatına duyduğu ilgi ve popülarite merakı yalnızlıktan doğmaktan çok, tersi doğru gibi geliyor bana. Yani; bu merakların sürüklenişi içinde insan gerçek hayatında giderek yalnızlaşıyor. Yeni iletişim teknolojileri, galiba fıtratımızda olan bir patolojiyi patlattı. Belki de birbirini tetikleyen daha karmaşık bir psikodinamik söz konusu.

 

Bunu bir tür uyuşturucu gibi görebilir miyiz? Sanırım evet. Kullandıkça gerçeklerden koptuğumuz; gerçeklerden koptukça daha da bağlandığımız bir uyuşturucu…

 

Konuşmanın yerini (hiç de daha kolay olmamasına rağmen) yazışmanın alması; yazışma tercih edildikçe onun zorluklarını aşmak için bulunan yöntemler (yazı dilinin konuşma diline dönüşmesi, “diyor” ların yerini “dio” ların alması; dahası, konuşma dilinde de hiç kullanmadığımız kısaltmalara -cnm, slm,nbr, inş- başvurulması) ve emojilerin başlı başına cümle yerine geçmesi… Bütün bunların, düşünme, düşündüğümüzü aktarma, duygusal iletişim ve algı zenginliği, derinliği üzerindeki etkilerini pek bilmiyoruz.

 

İnternette kısa bir tur atıp konuyla ilgili araştırmalara göz atanlar, hangi kişilik profillerinin sosyal medyada daha fazla zaman geçirdiğini ve nelerle ilgilendiğini öğrenebilirler. Eğer aşırı kullanıcılardansanız okuduklarınız hoşunuza gitmeyecektir.

 

Yeni bir durumla karşı karşıyayız.

 

Başımıza ne geldiğini anlamamızda fayda var...

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.