“Vermezler/gitmezler”ci apolitizm

İmamoğlu, siyasal çizgi ve söylemini “vermezler/gitmezler” temeline oturtsaydı; Erdoğan’ın diktatör, AKP’nin siyasal İslamcı olduğunu bağırsaydı kürsülerden ve bu üslupla destek isteseydi seçmenden seçim kazanabilir miydi? İmamoğlu’nun başarısı da aslında bir şey ifade etmez diyenler varsa; onlara da “hoş geldiniz anakronikler; sizi ‘tek yol devrim’cilikten gözümüz ısırıyor, şöyle müzeye buyrun lütfen” demek uygun düşer.

25.06.2019 17:42
Gürbüz-Özaltınlı

ozaltinli@gmail.com

 

Önce 31 Mart seçimleri, sonrasında AKP’nin İstanbul seçimlerini iptal ettirme yönündeki girişimleri ve en sonunda da 23 Haziran sandık sonuçları… Bütün bunlar; eğik düzleme geçmiş bir siyasal hareket ve liderin bocalamalarını, çelişkilerini, üst üste binen yanlışlarını ve aslında çaresizliğini ortaya koyan köşe taşlarıdır. Bugün hissedilenden de ağır bir darbe almıştır iktidar. Önümüzdeki aylarda bunu çok açık göreceğiz.

 

Benim bu yazıda tercihim seçim sonuçlarını analiz etmek değil. Bu sonuçlar didik didik edilecektir; edilmektedir de zaten…

 

Bir süredir üzerinde düşünmenin anlamlı olduğuna inandığım, birbirine kardeş, bitişik seyreden iki apolitik söylem var muhalif kesimler içinde. Birincisi; Bunlar (“bunlar” işaretlemesinin bile başlı başına üzerinde düşünülmeyi hak eden bir iticiliği var bence) seçim kaybetseler de gitmezler; “Siyasal İslam’dan” (bu kodlama da son derece sığ bir ezber ve özensiz bir genellemeyi ifade ediyor kanımca) demokratik olgunluk beklenemez ifadesinde kendini gösteren, umutsuzlukla öfke karışımı bir apolitizm… İkincisi ise, ittifakların geçici ve aldatıcı olduğunu seslendiren; kendi dışındaki güçlerle işbirliğini zorlamayı hayalci ve hatta zararlı bulan sekter ve aynı ölçüde apolitik yaklaşım…

 

İkisi de apolitik; çünkü ciddiye alınabilir bir politik analize dayanmıyor ama daha da önemlisi neyi hedeflediğine ve bu hedefe nasıl ulaşılabileceğine ilişkin de inandırıcı, gerçekçi bir öneri barındırmıyor. Bir duygu durumunun dışavurumundan başka bir işaret taşımıyor içinde.

 

Birinci psikoloji 17 yıldır yenilmekten bıkmış laik çevrelerde üzerinde durmaya değecek kadar yaygın. Bu sosyoloji, süreç içinde bir yandan büyük kızgınlık biriktirirken, aşırı bir güç ve yenilmezlik de yükledi Erdoğan’a. Onunla nasıl “baş edilebileceğine” dair bir fikri yok. Bildiği mekanizmaların çökmesi (Ordu’nun caydırıcı bir unsur olmaktan çıkışı, yargının farklılaşması ve hatta bu güçlerin Erdoğan’ın hakimiyetine girmiş olduğuna ilişkin inanç) bu kesimi felç etti. İktidarın kitle desteğini yitirmesinin politik önemi ve olası sonuçları hakkında düşünmeyi önemsemiyor. Politik mücadelede son sözü devlet cebrinin söyleyeceğine ilişkin güçlü bir bilinçaltının işlediğini sanıyorum. Devleti ele geçiren güç, seçim kaybetse de onu bırakmaz inancının altında bu politik varsayım yatıyor. Toplumun şiddetle yönetilebileceğini; halka karşı güç kullanımında liderin bütün çevresindekilere ve bürokrasiye her halükârda söz geçirebileceğini; yalnızlaştırılamayacağını, seçim kazanırken ne kadar etkiliyse kaybederken de o kadar etkili olabileceğini düşünüyorlar.  

 

“Siyasal İslam’ın” demokrasiyle bağdaşmadığını, seçim sonuçlarını da tanımayacağını, hatta seçimleri kaldıracağını ifade etmeyi “ileri bir bilinç” olarak mı görüyorlar; bu sözleri tekrarlamayı “aydınlatma” mı zannediyorlar; iktidarın niteliğini teşhir ediyoruz diye mi düşünüyorlar bilemiyorum.  Belki de herhangi bir şey düşünmüyorlar. Kızgınlar ve sadece bu durumun değişmeyeceğini tekrarlamayı siyasi tavır zannediyorlar.

 

Oysa, bu psikolojinin bizatihi kendisinin değişim cesareti ve heyecanını aşındırdığının fark edilmesi önemlidir. Karşısındakinin gücünü abartma ve umutsuzluk üzerine kurulu bir dinamik, değişime hizmet edebilir mi; bu mümkün mü?

 

Türkiye’de seçimler son derece önemlidir. En uygun konjonktürlerde, en yüksek şiddet kullanma kapasitesiyle iktidarı ele geçiren askeri cuntalar da “normal siyasi düzen”e dönme vaadiyle gelmişler ve bunu yapmışlardır. Bu; üst üste güç kaybeden herhangi bir partinin ya da liderin istese de kolayca aşabileceği bir gelenek değildir. Kaos ve çöküşün göze alınmasını gerektirecek kadar büyük bir maceradır. Kazanırken birlikte yürüdüğünüz çevrenizi kaybederken kaos ve çöküşe ikna etmeniz zordur. İnsanları, iyi kötü yürüyen bir legalitenin yerine seçimleri tanımamak gibi en ağır anayasa ihlaline, halka karşı açık şiddet ve çöküşe ortak edebilmek gözü kara bir iradeyi çok aşan şartlar gerektirir.

 

Türkiye’nin iç siyasi gerilim ve çatışmalarını barışçı yollarla aşma kapasitesini görememek körlüktür. Bütün sosyolojik kesimlerin sağduyusunu küçümsemek; orta sınıflaşma düzeyinin sağladığı “düzene bağlılık” eğilimini hafife almak; ideolojiler üzerinden telafisiz savaşlara girebileceğini güçlü bir ihtimal saymak yanlıştır. Ama sadece yanlış değil aynı zamanda yıkıcıdır da…

 

Yıkıcıdır, çünkü; bu söylem şikâyet edilen kutuplaştırıcılığa hizmet etmektedir. İktidarın gerilim stratejileri için kullandığı muhalefeti kriminalize etme üslubunun simetrisinde durmaktadır. Seçim kaybetse de gitmeyeceğini iddia etmek, iktidarın bir “suç merkezi olduğunu ve öyle kalacağını” ileri sürmekten başka anlama gelmez.

 

Bu bahsi basit bir soruyla kapatmak isterim izninizle: İmamoğlu, siyasal çizgi ve söylemini “vermezler/gitmezler” temeline oturtsaydı; Erdoğan’ın diktatör, AKP’nin siyasal İslamcı olduğunu bağırsaydı kürsülerden ve bu üslupla destek isteseydi seçmenden seçim kazanabilir miydi? İmamoğlu’nun başarısı da aslında bir şey ifade etmez diyenler varsa; onlara da “hoş geldiniz anakronikler; sizi ‘tek yol devrim’cilikten gözümüz ısırıyor, şöyle müzeye buyrun lütfen” demek uygun düşer.

 

Bütün bu “vermezler/gitmezler” boş homurdanmalarına kulak asmamak; düşmanlaştırıcı dile yüz vermemek; özgürlüklere sahip çıkmak, demokrasi talep etmek ve seçimleri çok önemsemek gerekir.

 

Yazının başında sözünü ettiğim ikinci eğilim, ittifakların geçici ve aldatıcı olduğunu savunan; “sistem güçleriyle!” işbirliğini zorlamayı hayalci ve hatta zararlı bulan yaklaşımdı. Sekter ve o ölçüde de apolitik olarak nitelediğim bu perspektifin başlıklarını kaydetmekle yetineceğim. 

 

Bu perspektifin iki versiyonu dikkat çekiyor: 1) Kürt hareketi “sistem partilerine” güvenir, ittifaklara bel bağlarsa yanlış yapar. 2) Babacan-Abdullah Gül girişimi “siyasal İslam”ın yeni bir versiyonudur onunla iş birliği yapılamaz; tersine mücadele edilmeli, siyasal İslam bütün olarak yenilgiye uğratılmalıdır…

 

Bir sonraki yazıda bu başlıkları tartışmaya çalışacağım.

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.