Sazanov'dan Lavrov'a Sergey'lerin Ortadoğusu

Ruslar unutmamalı ki, Suriye ‘de olup bitenler onlar için ikinci, üçüncü derecede önemdeyken Türkiye için varlık- yokluk, yaygın tâbirle bekâ meselesidir-

31.12.2018 12:30
Gürkan-Zengin

zengingurkan@gmail.com

29 Aralık 2018 günü, yani hafta sonu Türkiye-Rusya heyetleri arasında Moskova’da yapılan ‘Amerikan askerlerinin çekilmesinden sonra Suriye’  gündemli toplantıda, Türk heyetinin karşısındaki kilit pozisyonlarda ‘Sergey’ adını taşıyan üç Rus oturuyordu: Sergey Lavrov (Dışişleri Bakanı), Sergey Şoygu (Savunma Bakanı) ve Sergey Narişkin (Dış İstihbarat Servisi Başkanı).

 

Bu ‘üç Sergey’i yanyana görünce, insanın aklına bundan yüz yıl önce, bugünkü Suriye ve Irak coğrafyasının ana hatlarıyla belirlendiği  Sykes-Picot-Sazanov gizli anlaşmasının altındaki ‘Sergey’ ismi ve Rusların bölgeye dair hesaplarındaki tarihî arka plan geliyor. 1916 yılında İngiliz ve Fransız ortaklarıyla birlikte bölgeyi bu gizli anlaşmayla şekillendiren Rus dışişleri bakanının adı da Sergey idi. O gizli anlaşmalar, savaş henüz devam ederken 1917 sonunda Rusya’da patlak veren devrimden sonra Bolşevikler tarafından dünyaya ifşâ edilmişti. Sykes- Picot anlaşması mutabakata varılmış o ilk haliyle bire bir hayata geçmemiş olsa da, bugünkü Ortadoğu haritası üç aşağı beş yukarı o mutabakatın eseridir.

 

Sergey Sazanov’un o anlaşmanın altına imza atmasıyla Rus çarlarının  yüzlerce yıllık hayali de gerçek oluyordu.  Rusya, büyük bölümü başka kara parçalarıyla çevrili, sadece kuzeydeki denizlere değil Karadeniz’e de dökülen bütün nehirlerin senenin büyük bölümünde buz tuttuğu bir coğrafya. Böyle bir coğrafyanın mahkûmu olan Rus Çarlığı ilk kez bu ‘hapis’ hayatından kurtuluyor, İstanbul ve Boğazlara sahip oluyor, böylece Akdeniz’e açılıyordu.  Türkiye üzerinden Akdeniz’e veya Afganistan- Pakistan hattı üzerinden Hint Okyanusu’na inmek, sıcak denizlere inmek demekti ve Büyük Petro’dan başlayarak çarların sonraki nesillere vasiyetiydi. Ruslar Cihan Harbi’ne bu şartla girmişlerdi;  İngiltere’ye Avrupa’da yükselen ‘Alman tehdidi’ karşısında verecekleri kara gücü desteğinin karşılığı İstanbul ve Boğazlardı.  Bugünlerde herkes Rusya’nın Ortadoğu’da artan ağırlığından, Suriye sahasındaki kazanımlarından bahsediyor. Bunlar yanlış değerlendirmeler değil, ama şu bir gerçek ki tabloya tarihsel süreklilik açısından baktığımızda, Sergey Sazanov’un 1916’da altına imza attığı anlaşmayla elde ettiklerini, geçen hafta Moskova’da Türk heyetinin karşısında oturan adaşı Sergey Lavrov bugün rüyasında bile göremez.

 

Rusya Amerika’nın açtığı alanda oynuyor

 

Rusya ‘nın Ortadoğu’da artan etkisinden söz ediyorsak bunun asıl sebebi, Rusya’nın kendi siyasi ve askeri gücü ile Şam rejimi üzerindeki vesayetinden ziyade Barack Obama’nın 2015 sonbaharına kadar izlediği ürkek Suriye politikasıdır.  Vladimir Putin, Suriye’de bugün etkili bir aktör ise bu, Barack Obama’nın ürkek politikalarının kendisine açtığı alan sayesindedir.   Sahaya indikleri 2015 Eylül ayına kadar hamle üstünlüğü Amerika’nın elindeydi; eğer Obama yönetimi kararlı bir Suriye politikası izlemiş olsaydı bugün o sahada ne Rusya’nın ne İran’ın esâmisi okunurdu.  Barack Obama, İran ile nükleer anlaşma yapabilmeyi saplantı haline getirdiği için, Suriye politikasında İran’a teslim olmuştu.  Beşar Esed devrilirse alana cihatçıların hâkim olacağı korkusu da devreye girince, Amerika Suriye alanını Rusya ve İran’a bırakma kararı almıştı. (Bunun tek istisnası 2014 sonundan itibaren kuzeyde PYD/YPG’ye verilen destektir.)

 

2011 yılında Amerika’nın Suriye Özel Temsilcisi Fred Hof, İran ile nükleer anlaşma yapma niyetiyle alanın İran’a veya Rusya’ya bırakılmasını, ülkesinin Suriye’de yaptığı ‘en büyük hata’ diye nitelendirmişti. Obama’nın yaptığı o anlaşmayı da Trump iptal etti, olan Suriye halkına oldu.

 

Tarihin Ortadoğu’da jeopolitik bir depremin yaşandığında bu ânında  Amerika’nın başında Obama gibi ürkek ve Trump gibi içe dönük yaklaşımları benimseyen birileri bulunurken, Rusya’nın dümeninde Putin gibi atak ve hırs küpü bir lider var.  Obama ne kadar ürkek ve kararsızsa Putin o kadar cesur ve kararlıydı.  Obama’nın bu ürkek ve kararsız tavrı yüzünden, Suriye’deki jeopolitik rekabette Rusya ile İran arasında kurulan ittifak ilişkisi, iki NATO üyesi olan Türkiye ile Amerika arasında kurulamamıştı. Barack Obama 2014 yılında Rusya için ‘artık sadece bir bölgesel güç’ ifadesini kullanmıştı; bu yolla Rusya’yı aşağılamış oluyordu. Rusya, Amerika ile  karşılaştırıldığında en fazla bir ‘bölgesel güç’ olarak görülebilir belki, yoksa elbette bir küresel güçtür. Dahası, elindeki güç unsurlarını maharet ve cesaretle kullanmayı bilen bir liderliğin,  karşısındaki aktör kendisinden kat kat güçlü olsa da onu alt edebileceğini Suriye sahasında yaşananlar bize göstermiştir.  Rusya’yı ‘bölgesel güç’ diye aşağılamaya çalışan Obama’nın Amerika’sının, Rusya karşısında nasıl acziyet ve perişanlık içinde debelendiğini gördük.  Irak’ı 2003 baharında işgal ettikten bir süre sonra  oradan âdetâ arkasına bile bakmadan çekilen Amerika, o sahayı nasıl İran’a teslim etmek zorunda kalmışsa, Suriye’de de Rusya’nın hamleleri karşısında yenilmiş ve nihayet alanı terketme kararı almıştır.

 

Rusya’nın hesapları ve Türkiye

 

Rusya,  Baltık, Pasifik, Karadeniz ve Hazar bağlantılarında stratejik dayanakları olan küresel bir güç. Bu sebeple dünyanın anakaraları ve denizlerindeki rekabete çok daha yukarıdan ve geniş açıyla bakar. Dolayısıyla Suriye’ye baktığında sadece Suriye’yi görmez.  O alandaki gelişmelerin NATO ittifakı içinde yaratttığı sarsıntıları ve tabii  ‘Amerika-Türkiye çatlağını’ da görür, bu çatlağı daha da derinleştirmenin yollarını arar. Eğer bu alandaki çatışmaların uluslararası enerji piyasalarında petrol ve doğal gaz fiyatlarını artırma potansiyeli varsa, Rusya hamlelerini buna göre yapar. Geliri neredeyse tamamen petrol, doğal gaz (ve silâh)  satışına dayanan bir ülke olarak, enerji fiyatlarının  yüksek kalmasını temin etmenin yollarını arar.

 

Rusya Türkiye’nin harekâtını engelleyebilir mi?

 

Mevlüt Çavuşoğlu, Hulusi Akar, Hakan Fidan ve İbrahim Kalın’ın hafta sonu Moskova’da muhataplarıyla yaptıkları görüşmelerden ne çıktığını henüz tam olarak bilmiyoruz. İki ülkenin ‘koordinasyon’ kararlılığı ve ‘bütün terör örgütleriyle’ mücadelede mutabık olduğu şeklinde muğlâk ifadeler işittik. Türk heyetinin Moskova’dan pek de memnun ayrıldığına dair bir izlenime de sahip değiliz.

 

Amerika Suriye sahasından çekilme kararı almış, Türkiye sahadaki gerçekler karşısında Suriye’deki hedeflerini ülkenin toprak bütünlüğüyle sınırlandırmışken, Rusya Fırat’ın doğusuna müdahaleye hazırlanan Türkiye’nin elini şu ya da bu gerekçeyle tutabilir mi?

 

Peşinen söyleyelim ki tutamaz!

 

Batı’da Akdeniz’den başlayarak Irak’ın kuzeyinde Süleymaniye’ye kadar olan bölge, aşağı yukarı yüz kilometre derinliğe kadar Türkiye için bir ‘stratejik güvenlik hattı’dır. Bu alanda olup biten herşey Türkiye’yi birinci derecede ilgilendirir. Bu alanda Türkiye’yi tehdit eden örgülere müsamaha gösterilmesi Ankara’nın kabul edebileceği bir şey değildir.

 

Soru şu: Rusya bu alanın Suriye kesiminde Türkiye’nin meşru güvenlik kaygılarına cevap verecek mi, vermeyecek mi? Soruyu bir başka şekilde soralım: Rusya, PYD/YPG’nin temsil ettiği Kürt ayrılıkçılığı üzerinden Türkiye’yi tedirgin etmeyi bir dış polika aracı olarak kullanmayı mı düşünüyor? Zannetmiyoruz, zira Mavi Akım ve Türk Akımı gibi doğal gaz anlaşmaları,  nükleer santral ihaleleri,  iki buçuk milyar dolarlık S-400 füze sistemi alımı gibi ‘stratejik’ düzeydeki işbirliği tablosuna bakınca, bu kadarı Putin’e yakışmayacak bir vizyonsuzluk olur.

 

Türkiye ile Rusya’nın, Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğünde mutâbık olduklarında şüphe yok. Bunun ötesinde Ankara, Beşar Esed’e değilse bile Şam’daki rejime dair rezervlerini ortadan kaldırmaya hazırsa -- ki öyle görünüyor -- bunun ötesinde artık başka sorun olmamalıdır. Ankara’nın Amerikan askerlerinin çekilme sürecini Washington’la, çekilme sonrası durumu ise Moskova ile ‘koordine’ etmesi işin doğası gereği. Gelgelelim, Amerika’nın Türkiye’ye dayatmaya kalkıp başaramadığı YPG’yi, onun sınırlardaki varlığını veya alanlardaki kontrolünü Moskova’nın Türkiye’ye dayatması, bunu pazarlık konusu etmesi Türkiye’nin kabul edeceği bir şey değil. Eğer Ruslar, YPG ile Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) arasında bir denklem kurma niyetindelerse yanlış yapıyorlar.

 

Ruslar unutmamalı ki, Suriye ‘de olup bitenler onlar için ikinci, üçüncü derecede önemdeyken Türkiye için varlık-yokluk, yaygın tâbirle bekâ meselesidir. Rusya’nın, Amerika’nın kendisine bu kadar büyük bir alan açtığı bu konjonktürde Türkiye’nin bileğini bükebileceği pek çok konu olabilir, ama bu konu onlardan değil.

 

Nihayet 1916 senesinde değiliz. Türkiye’nin güneyindeki 900 kilometrelik sınırın âkıbetine dair nihai kararı verecek olan, Türklerdir. Moskova’daki ‘bütün Sergey’ler bilmeli ki bu karar ya onlarla birlikte ya da onlara rağmen verilir.

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.