“Zamanla iyileştirecek seni bu yara...”

Artık dışarıdayız. Dışarısı çöl sessizliğinin içinde bize çok aşina olmayan kuşların sesleri. Şimdilik başka bir ses yok. Lucky’nin yeniden sigara yakarken kullandığı çakmağın sesi duyulana kadar.

05.05.2019 11:12
Güzin-Sarıoğlu
guzinsarioglu@gmail.com


 

Kuzey Amerika’nın güneydoğusunda çölde bir kasabanın civarında dolaşıyoruz. Küçük tepelerin aydınlanmaya başlamasından ve her yeri sarmış açık kahverengi, sarı, turuncu ve gök mavisi renklerden, tepelerin arasından güneşin doğmak üzere olduğunu anlıyoruz. Rüzgarın hafif uğultusu ve belli belirsiz kuş sesleri.

 

Sadece çöllerde bulunabilecek kadar büyük, ağaç gibi kaktüsler. Küçük çalılıklar. Çöl nasıl olursa öyle bir yerdeyiz. Bir an emin olamıyorsunuz, bir çizgi film mi bu? Bir yerlerden Red Kit çıkıp gelir mi acaba?

 

Daha sonra adının Başkan Roosevelt olduğunu ve 100 yaşını tamamladığını öğreneceğimiz bir kaplumbağa ağır ve emin adımlarla patikanın karşı tarafına geçiyor. Çalılığın yanından yürüyüp gidiyor.

 

Bir çakmak sesi... Bu sefer kahverengi bir evin içindeyiz. Biri sigarasını yakıyor. Radyonun düğmesini çeviriyor. En az 80-90 yıllık, düğmesi sağa çevrilince açılan, sola çevrilince kapanan radyolardan biri.

 

Ve en az 60 yıllık bir şarkı başlıyor. 40’lı 50’li yıllarda, sinemanın altın çağında, Meksika’nın Ayhan Işık’ı sayılabilecek hem oyuncu hem şarkıcı Pedro Infante Cruz söylüyor: “Con el tiempo y un ganchito”

 

“Zamanla ve boş sözcüklerle,

Kuruyup gidiyor deniz

Zamanla, zamanla

Bana aşık oluyorsun...”

 

Biraz önce sigarayı yakan rolü gereği 90 yaşında bir adamı canlandıran ama aslında 91 yaşında olan Harry Dean Stanton. Paris Teksas’tan biliyoruz onu. Gözümüzü alamadığımız oyunculardan. 91 yaşındaki haliyle daha da göz alıcı.

 

“Çünkü iyi bir arkadaştır zaman

Gerçekten iyi arkadaştır

Alır ve öder

Öder ve alır

Siler süpürür ve getirir...”

 

Rol gereği 90 yaşındaki adam, yataktan kalkarken ayaklarının kolaylıkla denk geleceği şekilde yatağın altına bıraktığı kahverengi havlu terliklerini giyiyor.

 

Aynanın karşısında incecik yaşlı vücudunu siliyor, traş oluyor, dişlerini fırçalıyor, saçlarını geriye doğru özenle tarıyor, kendisine esaslı bir çekidüzen veriyor.

 

“O günü hatırlamıyorsun

Sana canım dediğim günü,

Aslında her şey senin yüzünden...”

 

Yanan sigarasını kül tablasına bırakıyor, sigara ince ince yanmaya devam ediyor. Sehpanın üzerinde duran kül tablasının arkasında bir gençlik fotografı var. Umut dolu genç bir adam oradan bize gülümsüyor.

 

Lucky, daha sonra, muhtemelen yıllar içinde kendine uyarladığı yogaya benzeyen hareketler yapıyor.

 

Geçen 90 yılda insan ne çok şeyi kendine uydurur, ne çok alışkanlık kazanır, artık nasıl her şey “normal” sayılır? Normlar nasıl kişiselleştirilir? İşte karşımızda cevabı duruyor, kanlı canlı kahramanımız “Lucky”.

 

“Bana demiştin: “Eminim

Bu yara sana iyi gelecek

Zamanla iyileştirecek seni bu yara...”

 

Buzdolabını açıyor. Üç kutu süt, sağ tarafta kapakta. Ortada raflardan birinin üstünde büyük bir bardağın içinde sütlü kahve. Dünden buzdolabına bıraktığı soğuk sütlü kahveyi içerken ertesi günün sütlü kahvesini buzdolabına koymak için yeniden kahve yapıyor. Aynı bardağa yeni yaptığı kahveyi koyuyor, üstüne süt ekliyor ve yine buzdolabında aynı yere bırakıyor. Ertesi günün sütlü kahvesi de hazır yani.

 

“Ve şimdi ağlayan sensin

Yalvaran sensin şimdi

Geçip gidense zaman sadece...”

 

Önce, dolapta duran birbirinin aynısı kareli gömleklerinden birini giyiyor narin gövdesinin, beyaz atletinin üstüne. Sonra kot pantolonunu giyiyor. Kemerini takıyor. Ayağında kovboy çizmeleri, sırtında bir mont ve Kuzey Amerika’nın güneydoğusunda bir yerlerde olduğumuzu yeniden anlamamıza vesile olan bej bir kovboy şapkası başında.

 

Evinin kapısını açınca daha o erken saatte gözlerimizi kamaştıran bir aydınlık ile karşılaşıyoruz.

 

Pedro Infante’nin şarkısının son demleri evden çıkarken tamamlanıyor.

 

“Kendini bırakma, kendini üzme

Bu senin çektiğin acı

Tıpkı benimkine benziyor...”

 

Artık dışarıdayız. Dışarısı çöl sessizliğinin içinde bize çok aşina olmayan kuşların sesleri. Şimdilik başka bir ses yok. Lucky’nin yeniden sigara yakarken kullandığı çakmağın sesi duyulana kadar.

 

Lucky, daha önce Başkan Roosevelt’in enlemesine kat ettiği hafif yokuşlu patikadan kasabaya doğru yürüyor. “Otların sarardığı yerlerde”n geçiyor. Her sabah gittiğini anladığımız bara giriyor. Bardaki tatlı melez kız ona her zamanki bol kremalı ve şekerli kahvesini getiriyor. “Canım”lar, “tatlım”lar havada uçuşuyor. Lucky, sigarasını filmin bu ilk beş dakikasında belki dördüncü ya da beşinci kez yakıyor. Gazetedeki bulmacayı yapmaya koyuluyor.

 

2017 yılında çekilen “Lucky” filminin yaklaşık ilk beş dakikası işte böyle geçiyor. 90 yaşındaki inançsız Lucky’nin manevi yolculuğu, ölüme çaktırmadan hazırlanışı. Her gün neredeyse aynı şekilde tekrarlanan rutinlerden oluşan bir hayatın huzurlu son zamanları. İnançsız Lucky’nin ilk defa korktuğunu itiraf edişi. Yalnızlık ile yalnız olmanın ayrımını yapışı. Gerçekçiliğin ne olduğunu keşfedişi.

 

Filmin çekimleri bittikten kısa bir süre sonra Harry Dean Stanton bu dünyadan göçüp gidiyor.

 

Harry Dean Stanton da hem şarkıcı, hem oyuncu. Meksikalı değilse de tam Amerika da sayılayamayacak bir yerde, Kentucky’de 1926 yılında doğmuş. 1957 yılından itibaren 2017 yılında 15 Eylülde Los Angeles’ta ölene dek onlarca filmde rol almış. Karakteristik yüzü ve olduğu gibi haliyle hafızalarımızda yerini alıp, gitmiş. Nasıl aynı çizgi üzerinde geçen bir 91 yıllık ömür...

 

Bu haftayı pas geçecektim. Yazı yazacak vaktim olmamıştı. Sonra Cumartesi günü Yaşar Sökmensüer’in “Yaşlanmak ve gibi hissetmek” yazısını okuyunca Lucky’i ve Harry Dean Stanton’ı hatırladım. “Hüznüyle tebessümü, sessizliğiyle ironisi bu denli kaynaşan bir insan görmedim. Harikaydı.” diye yazmış.

 

İzmir’de böyle filmler bulmak zordur ama nasıl olduysa sinemada sürpriz bir şekilde karşılaşıp izlemiştim. Muhteşemdi.

 

Yazarken de fark ettim ki, kendimi Sezen Cumhur Önal gibi hissediyorum bu filmi anlatırken. Bir baktım, Sezen Cumhur Önal’ın üslubu dilime dolanmış, “neler söylerdi bu filmi anlatsaydı”, “kelimeler nasıl dökülürdü” ağzından diye düşünmeye başlamışım yazının bir yerinden sonra.

 

Bir de aklımda tekrarlanıp duran Cemal Süreya’nın sözleri.

 

“Zaman mı? Değil zaman

Akan zaman değil mesafelerdir.”

 

Pedro Infante’den, Ayhan Işık’tan, Red Kit’ten, Cemal Süreya’dan, Harry Dean Stanton’dan ve hatta Sezen Cumhur Önal’dan bahsedilen bir yazıyı yazarken insan kendini “kaç yaşında gibi” hisseder? Bu sorunun cevabından hiç emin değilim ama her cevap kabulüm.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.