(1) “İhtilâl hukuku” üzerine düşünceler

Fransız Devrimi ve Jakoben Terörü’nden, şiddetin ve diktatörlüğün idealizasyonu yönünde sonuçlar çıkaranlar, sırf Marksistler olmadı. Bu konudaki en kapsamlı, en sistematik, zihinlerde en fazla yer eden teoriyi Marksizm kurdu. Başkaları, özellikle de çok-uluslu imparatorluklara karşı mücadele eden milliyetçi devrimciler, kendi daha eklektik, daha esnek, daha geçirgen düşünce patikalarını oluşturdular bu açıdan. 1848 ayaklanmaları yenildiğinde, doğu ve güney Avrupa’daki sayısız küçük konspirativist örgüt, aşağı yukarı aynı “devrimci şiddet” felsefesini benimsedi. Bu meyanda, İttihatçılardan Kemalistlere geçti ve Cumhuriyetin ilk otuz yılını belirledi.

09.07.2018 15:51
Halil-Berktay
Yaşarken ve Okurken
yazarlar@serbestiyet.com
@HalilBerktay

 

[9Temmuz 2018] Taha Akyol’un Atatürk’ün İhtilâl Hukuku diye bir kitabı var. 2012’de yayınlandı. Okumadıysanız mutlaka okumanızı öneririm. Türkiye boyutu bir yana; özellikle benim gibi, hayatının bir bölümünü Marksizmin içinde geçirmiş eski solcuların, nelere inanmış olduklarını mukayeseli bir çerçeve içinde yeniden düşünmeleri için esaslı malzemeler sunuyor.

 

Çünkü işin evveliyatı var. Fransız Devrimi’nin 1792-1794 arasındaki Jakoben aşamasında Robespierre ve Saint-Just (normal hukuk kurallarına uyması gerekmeyen) olağanüstü “devrimci yönetim” teorisini geliştirmişti. “Devrimin kanunu bütün kanunların üzerindedir” sözü buradan gelir. Uygulaması, Terör (La Terreur) oldu. Fransa kana bulandı. Kamu Selâmeti Komitesi’nin itiraz kabul etmeyen kararları doğrultusunda belki 45,000 kişi giyotine gönderildi.

 

Sonra Marx bunu aldı ve kapitalizme karşı sosyalist devrimin getireceği yönetimi “proletarya diktatörlüğü” olarak teorileştirdi. Gerçi sadece “ilk ağızda” veya “geçici” olarak düşünmüştü bunu. Ama Lenin, Stalin, Mao ve Pol Pot gibi takipçileri “proletarya diktatörlüğü” teorisi ve uygulamasını giderek yaydı, uzattı ve ebedîleştirdi. “Büyük çoğunluk için demokrasi” hiç gerçekleşmedi. Çünkü her zaman sosyalizmi yıkıp kapitalizmi geri getirme peşindeki iç ve dış düşmanlar söz konusydu. Bazıları tarih sahnesinden siliniyorduysa da sürekli yenileri çıkıyor, daha doğrusu bulunuyor, bir şekilde icat ediliyordu. Stalin’in politikaları sonucu ölen sivil sayısı yaklaşık 20 milyon denirdi. Sovyet arşivlerinin açılması sayesinde yeni bir ivme kazanan uluslararası araştırmalar, bu rakamı 10 milyona çekiyor (bkz Timothy Snyder, “Hitler vs Stalin: Who Killed More?”; The New York Review of Books, 10 Mart 2011). Gene de korkunç bir rakam. Savaşta düşman askeri değil, kendi halkınız bunlar. Halen, Çin’de Mao döneminde ölen sivil sayısına ilişkin tahminler 78 milyonlarda dolaşıyor. Frank Dikötter’e göre (bkz Mao’s Great Famine: The Story of China’s Most Devastating Catastrophe), sadece 1958-1962 arasındaki Büyük İleri Atılım macerası, bunun 45 milyonundan sorumlu. Belki geçmişteki Stalin dönemi tahminleri gibi bunlar da çok aşırıdır; ileride bir gün Çin’de de çöküş yaşanır ve gizli arşivler açılırsa, toplam, ne bileyim, 20-30 milyona düşebilir. Bilim açısından, önemli bir düüzeltme olur kuşkusuz. Ahlâkî açıdan ise -- kusura bakmayın, benim havsalam kâinatın 13-14 milyar yaşında ve dünyamızın 4.5 milyar yaşında olduğunu, hayatın ise belki 3.8 milyar yıl önce başladığını idrak edemediği gibi... Ulu Önder’lerin görüşleri ve devletlerin yaptıkları yüzünden can veren 80 milyon ile 20 milyon insan ölüsü arasındaki farkı da idrak edemiyor doğrusu.

 

Fakat tabii, Fransız Devrimi ve Jakoben Terörü’nden, şiddetin ve diktatörlüğün idealizasyonu yönünde sonuçlar çıkaranlar, sırf Marksistler olmadı. Bu konudaki en kapsamlı, en sistematik, zihinlerde en fazla yer eden teoriyi Marksizm kurdu. Öyle ki, tarihsel devrim olgusunu ve devrimin “nasıl olması gerektiği”ni Marksizm dışında düşünmek, hele 1917’den sonraki yetmiş seksen yıl boyunca, neredeyse imkânsız hale geldi. Ama başkaları, özellikle de çok-uluslu imparatorluklara karşı mücadele eden milliyetçi devrimciler, kendi daha eklektik, daha esnek, daha geçirgen düşünce patikalarını oluşturdular bu açıdan. 1848 ayaklanmaları dalgasının yenilgisi ve geri çekilmesinin ardından, Avrupa’nın ortası, doğusu ve güneyindeki sayısız küçük konspirativist örgüt, bütün o Carbonari ve Genç İtalya’cılar ve Narodnik’ler ve Genç Bosna’cılar ve tabii Genç (Jön) Türkler, üç aşağı beş yukarı aynı “devrimci şiddet” felsefesini benimsedi. İttihatçılardan Kemalistlere geçti ve Cumhuriyetin ilk otuz yılını belirledi.

 

Bu noktanın altını kuvvetle çizmeliyim. Birinci ve ikinci nesilleriyle modernist Türk milliyetçiliğinin (ve onun yukarıdan taşıyıcısı haline gelen asker-bürokrat sınıfın), isterseniz doğrudan Atatürkçülük de diyebiliriz, herşeyi Marksizm-Leninizmden almadığı kanısındayım. Çok daha karmaşık ideolojik ve politik alış verişler var arada. Öyle ki, bazı durumlarda kimin öğretmen, kimin öğrenci olduğu pek belli olmayabiliyor. Ya da benzer koşullar, benzer belirlenimlere yol açıyor. Örneğin Rusya’da gizli polis terörü 19 Aralık 1917’de Çeka’nın kurulmasıyla başlamıştı ama büyük, alenî (ve düzmece) “gösteri yargılamaları” yoktu ortada. Salt kronolojik açıdan, bunlar önce Türkiye’de meydana geldi: 1925-27’nin İstiklâl Mahkemeleri. Sonra Sovyetler Birliği’nde sahneye çıktı: 1936-38 arasının Moskova Duruşmaları.

 

İlkinde bütün eski İttihatçılar ve Millî Mücadele’nin önder kadroları içinden, hâlâ Mustafa Kemal’e rakip olabilecek herkes;  ikincisinde ise hâlâ Stalin’e rakip olabilecek bütün eski Bolşevikler tasfiye edildi.

 

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(1)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

Osmanlı Kartalı13.7.2018 17:11:15
Değerli hocam, Türkiye solunda marksist, sağında milli görüşün şekillendirici etkisi, metodolojik benzerlikleri, komplocu şabloncu bakış açılarının bugünlere tesirleri konusunda görüşlerinizi merak ediyorum. Saygıyla.