Bir hukukçu: Otto Thierack

“Yargıçlara Mektuplar” Nazilerin bile bütün hukuk ve yargı teamüllerine o kadar tersti ki, SS’lerin Güvenlik Servisi SD dahi ürktü ve “Richterbriefe”yi devlet sırrı diye gizlemek yoluna gitti. Gerekçesi, yargı üzerindeki devlet denetiminin bu kadar açık ve çıplak bir biçim almasının, kamuoyunun tepkisine yol açacağıydı. 30 Mayıs 1943 tarihli raporunda SD, “Eğer halk hâkimlerin belirli bir yönde karar vermeye mecbur bırakıldığına kanaat getirseydi, adalet sistemi ve dolayısıyla devlet bütün meşruiyetini yitirirdi” demekteydi.

12.01.2019 17:46
Halil-Berktay
Yaşarken ve Okurken
yazarlar@serbestiyet.com
@HalilBerktay

 

[11-12 Ocak 2019] Eski defterleri karıştırmaya devam ediyorum. Yukarıda solda, Otto Georg Thierack’ın (1889-1946) fiyakalı makam fotoğraflarından biri. Sağda, 20n Ağustos 1942’de Adalet Bakanı olan Thierack, Halk Mahkemesi Başkanlığını (soldaki) Roland Freisler’e (1893-1945) devrederken. Nazizm henüz güç ve kudretinin doruğunda. Gürbüz Özaltınlı’nın deyişiyle “kötü olmaktan korkmayan” Thierack ve Fresler’ler de öyle. Fakat işe bakın ki tam o sırada, neredeyse günü gününe o sırada, Doğu Cephesi’nde Stalingrad muharebesi yeni başlıyor (23 Ağustos 1942 - 2 Şubat 1943). “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var.” Üç yıldan az süreleri kaldığını tasavvur edebilirler miydi?

 

Peki, kimdi bu Otto Thierack? Yukarıda belirtildiği gibi, 1889’da doğdu; hukuk okudu; talihsiz Weimar Cumhuriyeti’nin Prusya, Bismarck ve II. Wilhelm çizgisinden gelen sağcı, devletçi, muhafazakâr ve kayıtsız şartsız otorite yanlısı, dolayısıyla demokrasiyi sabote etmeye son derece yatkın bürokratları arasında yerini aldı (bizdeki Kemalist vesayetçilerin muadilleri). 1 Ağustos 1932’de, yani Nazilerin tırmanışının iyice belirginleştiği bir noktada (Hitler’in şansölyeliğine altı aydan az kalmışken), resmen NSDAP’a üye oldu. 43 yaşındaydı ve zaten bir süredir Nasyonal Sosyalist Hukukçular Birliği’nin de başını çekiyordu. Bu temelde, 12 Mayıs 1933’te savcılıktan yukarılara sıçradı; Saksonya Adalet Bakanı oldu. Yargıyı Nazileştirmek; resmî ifadesiyle, Hitlercilerin hedefleriyle arasında “eşgüdüm” sağlamak (Gleichschaltung) misyonunu üstlendi. Daha bir dizi orta kademe görevinde bulunduktan sonra, 1935’te Reich Yüksek Mahkemesi Başkan Yardımcılığına; 1936’da (1934’te kurulduğunu son yazımda  belirttiğim) Halk Mahkemesi Başkanlığına yükseldi. 1936-42 arasında kesintisiz bu mevkide kaldı. 1942’de Reich Adalet Bakanı mertebesine erişti. Halk Mahkemesi Başkanlığında boşalttığı yere ise, bir sonraki yazımın süjesi olan Roland Freisler tâyin edildi.

 

Thierack’ın 20 Ağustos 1942’de başlayan Adalet Bakanlığı, Almanya’da şeklen de olsa bağımsız bir yargıçlık mesleğinin artık kesin sonu anlamına geldi. Nazi diktatörlüğünün kurulmasından dokuz yıl sonra dahi, daha da fazla ayaklar altına alınacak, büsbütün cılkı çıkarılacak bir hukuk, hâlâ varmış meğer. Yeni bakanın, III. Reich’ta çok fazla “sosyal asalak” olduğu ve bunların gereksiz yere yaşatıldığı gibi, aşırı Sosyal Darwinist denebilecek bir kanıya sahip olduğu anlaşılıyor. Nitekim önce adî suçlulara yöneldi. İdam cezasına çarptırılanların af başvurularının sonuçlandırılmasının uzun sürmesi karşısında, bürokrasinin son derece kısaltılması (yani idamların bir an evvel infaz edilmesi) yoluna gitti. Eylül 1942’de, tutuklu bütün Yahudilerin, Çingenelerin, Ukraynalıların, üç yıldan fazla hüküm giymiş Polonyalıların, Çeklerin, ya da sekiz yıldan fazla hüküm giymiş Almanların “asosyal unsurlar” olarak tanımlanması yönünde bir kararname çıkardı. Bundan böyle söz konusu gruplar, “zorla çalıştırılmak” (= kamplarda zorla çalıştırma yoluyla imha edilmek) üzere, SS’lerin komutanı (Reichsführer-SS) Heinrich Himmler’e teslim edilecekti.

 

Fakat hukuk ve yargı açısından Thierack’ın en önemli adımı (en korkuncu mu demeli?) Ekim 1942’de geldi. Bakanlık koltuğuna oturmasının üzerinden daha ancak altı hafta geçmişken, Richterbriefe diye bilinen aylık “Yargıçları Aydınlatma” veya “Yargıçlara Kılavuz” veya “Yargıçlara Mektuplar” (artık nasıl çevirirseniz çevirin) bültenlerini çıkarmaya başladı. Bu bültenler, önderlik açısından, yargının uyması gereken örnek kararları, sadece kişilerin adlarının çıkartıldığı gerçek vakalar biçiminde hâkimlere önüne koymaktaydı. Eğildikleri konular, Yahudi kökenliliğin kanunen nasıl saptanacağı, buna bağlı boşanma vakaları, Nazi selâmını vermeyi reddetme halinde yapılacaklar, ya da genel olarak Nazi yasalarının nasıl yorumlanacağı… gibi, oldukça geniş bir ideo-politik yelpazeye yayılıyordu. Demek, genel siyaset kültürü ve iklimi, kesif Nazizm atmosferi ve ideolojik yaptırımları yetmiyordu Thierack için. Aylık mektup ve genelgeler yoluyla, zaten sürekli görevden alınma tehdidiyle yüzyüze bulunan yargıçları iyiden iyiye baskı altına alıyor; araziye uyup asgarî mukavemet çizgisini izlemeye zorluyordu. Bu kadarı dahi düpedüz bir Bakanlık talimatı demekti. Fakat iş bununla da kalmadı. Gene Thierack, Richterbriefe ile birlikte, Vorschauen denen “ön hazırlık” ve Nachschauen denen “son teftiş” ya da “sonuçların gözden geçirilmesi” uygulamalarını da devreye soktu. Bundan böyle, “kamuyu ilgilendiren” soruşturma ve koğuşturma süreçlerinde, üst düzey eyalet mahkemelerinin baş yargıçları, en az iki haftada bir Eyalet Başsavcılığı ve Eyalet Yüksek Mahkemesi Başkanı ile toplanıp, aşağı kademedeki ceza mahkemelerine sevkedilecek dosyaları, daha ilgili bidayet mahkemesi görmeden aralarında konuşmak ve dâvânın nasıl yürüyeceğine yön vermek ile yükümlüydü. 

 

Kestirmeden söylersek, bundan böyle bütün kararlar önceden ve yukarıdan verilip tek tek mahkemelere bir bakıma tebliğ edilecekti. Nazi diktatörlüğünün o zamana kadarki pratiklerinde dahi yeri olmayan, alışılmış bütün hukuk ve yargı teamüllerine o kadar ters bir uygulama söz konusuydu ki, SS’lerin Güvenlik Servisi (Sicherdienst = SD) bile bundan ürktü ve Richterbriefe’yi devlet sırrı olarak sınıflandırıp gizlemek yoluna gitti. Gerekçesi, yargı üzerindeki devlet denetiminin bu kadar açık ve çıplak bir biçim almasının, kamuoyunun tepkisine yol açacağıydı. Buna karşı yargı, hiç olmazsa şeklen bağımsız olmalıydı.  30 Mayıs 1943 tarihli bir raporunda SD bunu şöyle açıklıyordu: “Halk hâkimlerin bağımsız olmasını istiyor. Eğer halk hâkimlerin belirli bir yönde karar vermeye mecbur bırakıldığına kanaat getirseydi, adalet sistemi ve dolayısıyla devlet bütün meşruiyetini yitirirdi.”  

 

Buna rağmen Thierack, Hitler’in tam desteğiyle bildiğini okumaya devam etti. “Reich Adalet Bakanlığı Genelgesi no 16” diye kayda geçen “Bütün Yargıçlara Birinci Mektup - Hüküm Vermede Gözetilecek Hususlar”ını 1 Ekim 1942’de yazıp yolladı. Heniz Boberach’ın derlediği Richterbriefe: Dokumente zur Beeinflussung der deutschen Rechtsprechung 1942-44 (Türkçesi: “Yargıçlara Mektuplar: Alman Mahkemelerini Etkileyen Belgeler”; Boppard am Rhein: Harold Boldt Verlag, 1975), s. 7-10 arasında yer alan Almanca orijinali ve İngilizce çevirisini, internette bulup okuyabilirsiniz. Özetle -- Nazi rejiminin İkinci Dünya Savaşının patlak vermesinden dört gün sonra, 5 Eylül 1939’da çıkardığı bir Halk Düşmanlarına Karşı Kararname söz konusu (Volksschadlingsverordnung). Bu genelge çerçevesinde, oldukça basit suçlar halinde dahi, eğer (1) sanığın müsnet suçu savaş koşullarından yararlanarak işlediği saptanırsa ve ayrıca (2) hâkimler “halkın sağlam kanaati”nin idamı gerektirdiğine karar verirlerse, mahkemelerin ölüm cezası verebilmesi öngörülmekte.

 

Thierack’ın Birinci Mektubu, işte bu noktada oluşabilecek tereddütlere yönelik. “Sosyal haşerat”a (Volksschädlinge) en ufak bir tolerans gösterilmemesini istiyor. Bu tür bütün olaylarda Adalet Bakanlığı’nın çok net bir isteği ve beklentisi var: yargıçların idam cezasını tekdüze bir şekilde uygulaması! Thierack şöyle yazıyor: (içinde bulunduğumuz olağanüstü koşullarda) “… [T]opluluğun iradesini zedeleyen suçlulara yer yoktur. Yargı idaresinde yer alan herkes, anavatan cephesindeki hain ve sabotörleri imha etmekle yükümlü olduklarını kavramalıdır. Kanunlar bu açıdan büyük esneklik tanıyor. […] Bu ağır sorumluluk özellikle Alman yargıçlarına düşüyor. Her ceza, barışta olduğuna kıyasla savaşta çok daha önemlidir. ‘Herhangi bir Alman kadının, işyerinden dönerken … korkup etrafını kollamasını istemiyorum,’ diyor Führer: ‘Alt tarafı, ailesinin, karısının ve akrabalarının evlerinde güvencede olması her askerin beklentisidir.’”

Adalet Bakanı kadar yukarılarda bir zâtın sırf işin teorisiyle, bu tür talimat dosyalarını yazıp göndermekle yetindiğini sanmayın. Maddî sonuçlarıyla da çok yakından ilgilendiğini görüyoruz maalesef. Thierack’ın talimatıyla, Aralık 1942’de Berlin’deki Plötzensee Hapishanesi’nin (epey süredir bir giyotinin inip kalktığı) infaz bölmesine, aynı anda birden fazla kişinin asılabilmesi amacıyla önce beş demir çengel eklendi, sonra sayıları sekize çıktı (bugün müze olan Plötzensee’deki, ilk beş çengelli bölmeyi yukarıda görüyorsunuz). Nitekim bu sayede, 7 Eylül 1943’ten itibaren “Birinci Mektup” doğrultusundaki kitlesel idamlar başladı. Alman toplumunu “sosyal haşerat”tan arındırma telâşı içinde, bazı mahkûmların “yanlışlıkla” asıldığı da oldu. Thierack ise bütün görevlilere, bu “hatâ”lara aldırmayıp seri halinde adam asmaya devam etmeleri mesajını verdi. Thierack’ın, astlarının ve yukarıdan aşağı bütün yargı sisteminin bünyesindeki suç ortaklarının  ellerinde, Nazi mahkemelerinin zulmü ve kanunsuzluğu 1942-45 arasında doruğa ulaştı.

 

“Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz.” İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Otto Georg Thierack Müttefiklerce yakalandı. Nürenberg’de yargılanacakken, tutuklu bulunduğu Sennelager İngiliz askerî karargâhında zehir içerek kendi hayatına son verdi.

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.