Bu yılın Pinokyo ödülleri (2) Suudi yönetimi ve Prens Muhammed bin Salman

2009-2011 arasında Amerika’da üç sezon gösterilen “Lie to Me” dizisi vardı; Türkiye’de de epey izlemiştik, “Bana Yalan Söyle” başlığıyla. Tim Roth’un oynadığı Dr Carl Lightman, sanıkların vücut dili ve mimiklerinden, küçük ifade değişikliklerinden, doğru söyleyip söylemediklerini, ya da sakladıkları bir şey olup olmadığını anlıyordu.

27.10.2018 14:30
Halil-Berktay
Yaşarken ve Okurken
yazarlar@serbestiyet.com
@HalilBerktay

 

[27 Ekim 2018] Hâlâ yazabiliyorum, çünkü günler, haftalar geçiyor, ama konu yatışmıyor bir türlü. Kaşıkçı cinayeti ve sonrasında birilerinin burnu habire uzamaya devam ediyor.

 

Ayrıntılarını herkes biliyor artık. (1) Geçmişte Suudi hanedanına oldukça yakınken zamanla muhalif ve eleştirel bir konuma yerleşen Cemal Kaşıkçı, bir TC vatandaşı olan nişanlısıyla evlenmek için gerekli belgenin ancak Suudi Arabistan’ın Türkiye’deki diplomatik misyonlarından verilebileceği gerekçesiyle, ilk adımda yaşamakta olduğu ABD’den Türkiye’ye gelmeye ikna ediliyor. (2) Her nasılsa inanıyor buna. (3) Nişanlısıyla birlikte, 2 Ekim’de Suudi Arabistan’ın İstanbul konsolosluğu önüne geliyor.  (4) İçeri giriyor ve bir daha çıkmıyor.

 

(5) “Sonra, malûm olmadı insanlara / Arhavili İsmail’in akibeti” denecekken... birden malûm oluveriyor insanlara, Cemal Kaşıkçı’nın akibeti. (6) Nişanlısı harekete geçiyor, başvurmadık yer bırakmıyor. (7) Türkiye ve Türkiye basını olaya el atıyor; çok büyük kısmı hakkında istihbarat servislerince sızdırıldığı izlenimi hâkim olan bilgileri peşpeşe yayınlamaya başlıyor. Bu çerçevede kamuoyu, (8) Kaşıkçı’dan hemen önce 15 Suudi görevlisinin özel bir uçakla İstanbul’a geldiğini; (9) içlerinden en az dördünün, Veliaht Prens Muhammed bin Salman’a çok yakın ve nüfuzlu konumlarda yer alan istihbarat görevlileri olduğunu; (10) hele birinin, “otopsi uzmanı” olarak tanındığını ve beraberinde özel bir kemik testeresiyle geldiğini; (11) 2 Ekim sabahı Cemal Kaşıkçı’dan önce konsolosluğa girmiş bulunduklarını; (12) Cemal Kaşıkçı’nın konsolosluğa girmesinden bir süre sonra, bir dizi büyük, siyah, pencereleri karartılmış, içi görünmeyen, minibüsümsü veya minivanımsı SUV’un (sport-utility vehicle) konosolosluk bahçesinden peşpeşe çıkıp, başkonsolosun topu topu 200 metre ötedeki evine gittiğini; (13) söz konusu 15 “esrarengiz” kişinin ise, bir kısmı geldikleri özel uçakla, bir kısmı ise normal tarifeli seferlerle hemen o gün İstanbul’dan ayrıldığını öğreniyor. (Nasıl, Rusya’nın Skripal’ler operasyonu hakkında İngiliz güvenlik servislerinin hazırladığı dosyanın ikna ediciliği ile Suudilerin Kaşıkçı operasyonu hakkında Türkiye basınına yansıyan “dosya”nın ikna ediciliği arasında bir paralellik oluşuyorsa, bu kaçış-terkediş aşamasında da, “Petrov” ve “Bushirov”un derhal Londra’dan gitmesi ile Suudi 15’lerinin derhal İstanbul’dan gitmesi arasında da, ilginç bir operasyonel paralellik oluşuyor.)

 

Bu ve benzeri detaylar, adım adım açığa çıkıyor, üstüste biniyor ve (14) Suudi Arabistan istihbaratının Cemal Kaşıkçı’yı bir şekilde yokettiğine; (14a) belki kaçırıp Suudi Arabistan’a götürdüğüne, (14b) belki konsolosluktan canlı çıkarıp sonra başka bir yerde öldürdüğüne, ya da (14c) belki hemen oracıkta öldürüp parçaladığına dair kuvvetli bir kanaat oluşuyor. (15) El altından bilgilendirildiği giderek netleşen Türkiye basını, bütün ağırlığını, Cemal Kaşıkçı’nın hemen oracıkta bir anlamda “tutuklandığı,” sorgulandığı, işkence gördüğü, öldürüldüğü ve parçalandığı tezinden yana koyuyor. Zira (16) süreç içinde, Türk resmî makamlarının elinde bunu kanıtlayan 10-15 dakikalık bir bant kaydının dahi olduğu iddiası, önce bir rivayet, sonra bir kesinlik olarak dolaşmaya başlıyor. (17) Tabii bu, Suudi konsolosluğunun şu veya bu TC kuruluşu tarafından dinleniyor olduğunu imâ ediyor, ama pek durulmuyor işin bu yönü üzerinde. Buna karşılık (18) mezkûr bandın teferrüatına dahi giriliyor; gerek Kaşıkçı’nın işkence altında veya öldürülürkenki çığlıklarının, gerekse özel harekât ekibinin yaptıkları karşısında dehşete düşen konsolosun (mealen) “durun, yapmayın” kabilinden feryatlarının açıkça duyulduğu söyleniyor, yazılıp çizilmeye başlıyor. 

 

Özetle (19) tam bir “derin devlet” pisliği saçılıyor ortaya. Örtbas edilebilir gibi değil. (20) Dolayısıyla iş ayyuka çıkıyor; sırf Türkiye’de değil, bütün dünyada izlenmeye başlıyor. (21) Diplomatik tepkiler gelmekte gecikmiyor. Suudi yönetimi yaygın olarak kınanıyor; diplomatik usuller açısından çok ağır sayılabilecek muamelelere maruz kalıyor. Gerek bazı ülkeler, gerekse büyük şirketler, Riyad’da yapılacak büyük ekonomik işbirliği ve yatırım toplantısından çekildiklerini (ya da en azından, en üst düzey temsilcilerini çektiklerini ve çok daha aşağıdaki görevlileriyle katılacaklarını) açıklıyor. (22) En önemlisi, bu protesto kervanına ABD, Donald Trump ve bir bütün olarak Trump yönetimi de katılıyor.

 

Ve işte bu yankı ve sarsıntılar karşısında, Suudi Pinokyosu sahneye çıkıveriyor. Hem de öyle bir çıkıyor ki, Pinokyo’nun anavatanının İtalya değil Suudi Arabistan, yazarının Carlo Collodi değil Muhammed bin Salman olabileceğini ciddî surette düşünmemiz gerekiyor. Bunu da kendi içinde aşamalandıralım. (i) Önce doğrudan ve cepheden yüzde yüz inkâr geliyor. Bir Suudi Dışişleri yetkilisi ekrana çıkıyor; Cemal Kaşıkçı’nın aynı gün konsolosluktan çıkıp gittiğini; başka herşeyin yalan ve iftira olduğunu iddia ediyor. Hattâ (ii) nerede olabileceğini siz asıl Türkiye’ye sorun demeye getiriyor. (New York Times veya BBC dökümlerinden kolayca bulabileceğiniz bu sahneyi defalarca seyrettim; yüzünün her köşesi ayrı oynuyor adamın. Gözlerini kırpıştırıyor ve sağa sola kaçırıyor; yanakları seyiriyor; başını dik tutup tek yöne bakamıyor. 2009-2011 arasında Amerika’da  üç sezon gösterilen Lie to Me dizisi vardı; Türkiye’de de epey izlemiştik, Bana Yalan Söyle başlığıyla. Tim Roth’un oynadığı Dr Carl Lightman, sanıkların vücut dili ve mimiklerinden, küçük ifade değişikliklerinden, doğru söyleyip söylemediklerini, ya da sakladıkları bir şey olup olmadığını anlıyordu. Hani bu Suudi sözcüsünü o diziye çıkarsak, herhalde yalan sinyallerinin beynine aşırı hücumundan ötürü Lightman’ın bu yüzleşmeye beş saniyeden fazla tahammül edebileceğini sanmıyorum. Buna rağmen) (iii) inkâr uzun süre devam etti ve hattâ, Trump’ın ve ABD’nin devreye girip, bakın hesap sorarız demeye getirmesine karşı (iv) (mealen) hiçbir tehdide boyun eğmeyeceğiz gibi millî ve yerli beyanlara kadar vardı.

 

Derken ne olduysa oldu; ağız değiştirdiler, hafif geri adım atmaya başladılar ve aradaki telefon konuşmalarında ne dedilerse, (v) “kendi başlarına hareket eden katiller”in (rogue killers) işi olabileceğini, ama tabii (vi) ne olduysa, Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın tümüyle bilgisi dışında gerçekleşmesinin muhtemel olduğunu, ilk defa bizzat Trump’a telâffuz ettirmeyi başardılar. Bir sonraki aşamada, bu “kendi başına hareket” hikâyesi biraz daha dal budak saldı. (vii) Efendim, her ne kadar, yurtdışındaki bütün muhaliflerin Suudi Arabistan’a geri getirilmesi şeklinde bir politika yürürlükteyse de, (viii) elbette bu, hepsinin kandırılıp derdest edilerek kaçırılması (veya öldürülmesi) demek değildi, ama (ix) gelin görün ki “bazıları” bunu yanlış anlamış ve üstelik “yanlışlıkla” bir ölüme sebebiyet vermişlerdi. (x) Evet, 15 kişilik o özel grup maalesef gerçekti -- ama bir kere daha, kesinlikle Muhammed bin Salman’dan habersiz, istihbarat ikinci başkanı General Muhammed Assiri’nin talimatıyla yola çıkmışlar ve asla Kaşıkçı’yı öldürmeyi değil, sadece sorguya çekmeyi öngörmüşlerdi. Gelgelelim (xi) Kaşıkçı’yla konuşma girişimleri sırasında, Kaşıkçı (her nedense?!) fizikman mukavemet gösterince iş karşılıklı yumruklaşmaya dönüşmüş; bu sırada 15’lerden biri Kaşıkçı’ya “boyunduruk” takmış (choke-hold’a almış)  ve istemeden ölümüne sebebiyet vermişti. (xii) Ancak sonra bedenini parçalamak filân söz konusu değildi; cesedi “halletmesi” için “yerel bir işbirlikçi”lerine teslim etmişlerdi ve gerisini bilmiyorlardı. (xiii) Gene de çok üzücü bir olaydı kuşkusuz -- ve sorumlulukları hakkında mutlaka gereken yapılacaktı. (xiv) Nitekim ilk ağızda 15’ler ekibini tamamı ile üç konsolosluk görevlisi açığa alınıyor; (xv) aynı şekilde, istihbarat ikinci başkanı General Assiri ile (Prens Muhammed bin Salman’ın bütün medya ilişkilerinden sorumlu olan) Kahtanî’ye de işten el çektiriliyor ve (xvi) hepsi hakkında hukukî soruşturma ve kovuşturma süreçleri başlıyordu. (xvii) Suudi basını da derhal yeni çizgiyi yaymaya girişmişti bu arada. Öncesinde, yalan... iftira... belki Türkiye’nin işi... teranelerini tekrarlarken şimdi yeniden hizaya giriyor ve son resmî açıklamayı harfi harfine yansıtıyorlardı. (xviii) Veliaht Prens için dahi aynı viraj söz konusuydu. İki hafta önce, bütün söylentilerin ne kadar yalan ve iftira olduğunu hangi inanç ve samimiyet görntüsüyle dile getiriyorduysa, şimdi de tamamen gıyabında gerçekleşen bir keyfî yetki aşımı sonucu yaşanan bu korkunç cinayeti aynı inanç ve samimiyet görüntüsüyle kınıyor; birilerinin (?) Türkiye ile Suudî Arabistan’a arasını açmaya çalıştığını, ama bunu asla başaramıyacaklarını da ekliyordu.

 

İyi de, amaçları sırf konuşmak, belki sorgulamak idiyse, niye 15 kişiyle ve üstelik, ancak otopsilerde kullanılan bir kemik testeresiyle gelmişlerdi gelirken? Dahası, kimdi o “yerel işbirlikçi” ve asıl önemlisi, Kaşıkçı’nın cesedi neredeydi? Adı belirtilmeyen Türk yetkililerin, sırf bunun için Ankara’ya gelip giden CIA Direktörü Gina Haspel’e dinlettiği söylenen bantta, tam olatrak ne gibi detaylar mevcuttu? Şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan niçin şahsen Veliaht Prensin “elinin kanlı” olduğundan söz ediyor ve aynı zamanda Suudi Arabistan Başsavcısı, (sorgu sırasında kazara ölüm değil) “taammüden” işlenmiş (premeditated) bir cinayet ifadesini kullanıyordu?  

 

İlk baştaki topyekûn inkâr tavrından, bu kadarını dahi kabul etmeye geçiş, ne kadar radikal bir dönüş anlamına gelirse gelsin, şimdi kurulmaya çalışılan savunma barikatının da çok çürük olduğu ortadaydı. O kadar ki, zaten çok yüksek ahlâk standartlarıyla tanımadığımız Donald Trump bile açıkça söylüyordu bunu; daha önce ilk kendisi, Suudilerce sufle edilen “rogue killers” ifadesini alenen kullanmışken, şimdi “karşılıklı yumruklaşma sırasında boyunduruk takarak kazara nefessiz bırakma” izahını, hayatında duyduğu en kötü örtbas etme senaryosu (worst cover-up scenario ever) diye nitelemekten çekinmiyordu.

 

Kimbilir böyle kaç örtbas etme senaryosu görmüş, ya da belki kaçına bizzat taraf olmuş (ve olacak) olan ABD Cumhurbaşkanının kişisel uzmanlığına itiraz, bizim ne haddimize? Sırf bu bilirkişi raporu yeter. Gene de, delillerin tamamını dikkatle inceleme sorumluluğunu ihmal etmeyen jürimiz, 2018 Yılı Pinokyo Yarışmamızda ikincilik ödülünü genel olarak Suudi yönetimi ve özel olarak Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın fazlasıyla hak ettiğini kararlaştırmış bulunuyor.  

 

Birinci sırayı ve Büyük Ödülü Cumhuriyetin 95. Yıldönümünde, 29 Ekim Pazartesi günü açıklayacağız. Özel bir nedeni var. Bizden ayrılmayınız.

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.