Ana SayfaYazarlarOnların futbolu, bizim spikerlerimiz

Onların futbolu, bizim spikerlerimiz

 

[7 Temmuz 2016] İzlanda’dan sonra Galler de finale çıkamadı. Şampiyonanın en dürüst, en mert, en harbi, en yoksul ve en şövalye iki takımı kendilerine gönül verenleri hüsrana uğratarak turnuvaya veda etti. Fransa’nın değil ama şu ana kadar oynadığı oyunun sıkıcılığıyla Portekiz’in — ve olanca şımarıklığı, pozörlüğü, metroseksüel bakımlılığı (kızım “bu adam kaşlarını mı aldırıyor” dedi seyrederken) ve melodramatik yüz ifadeleriyle Ronaldo’nun — kazanmasına çok üzüldüğümü itiraf etmeliyim. Daha önemlisi, Galler ve İzlanda örneğinden federasyonu, teknik adamları, futbolcuları ve seyircisiyle Türkiye’nin çıkaracağı çok ama çok ders olduğu kanısındayım. Siz de internetten öğrenebilirsiniz: İngiltere’nin belki en geri bölgesi olan Galler’in (Wales, Cymru) nüfusu (2011 rakamlarıyla) 3 milyonun çok az üstünde; İzlanda’nın nüfusu ise onun dahi dokuz buçukta biri: 329,000. Bir arkadaşım dikkatimi çekti:  Galler takımının toplam değeri 123 milyon dolar ve bunun da 90 milyonu sadece Gareth Bale. Geriye 33 milyon kalıyor ve bu da bir Arda etmiyor, ayıptır söylemesi. Burada utanması gereken herhalde ben değilim; sanırım burnundan kıl aldırmayan ama Ramsey’in hırsı ve enerjisinin onda birini veremeyen çıtkırıldım Arda ve takım oyunu oynamadıkları için lâfın gelişi takım arkadaşları diyeceğim bütün diğer millîler ve en başta da (giderek anlaşılmaz mırıldanmalarında herkesin bir keramet bulmasıyla fevkalâde İlber Ortaylı’yı andırmaya başlayan) Fatih Terim utanmalı.

 

Federasyon bıraksın bu miadını doldurmuş adamı beleşine zengin etmeyi; daha genç, dürüst ve inatçı, karakter ve özgüven sahibi birilerini bulsun ve arkasında dursun. Joachim Löw 1998’de (henüz 28 yaşındayken) Fenerbahçe’ye geldiğinde, hakkında (mealen) “bu adam bir köy takımını bile çalıştıramaz” diye yazan ve yazılanları unutmuyoruz (bunlar arşivlerden çıkarılıp çokbilmiş imza sahiplerinin önüne konsa ne iyi olur). Herkes kısa vâdeli düşünmekten, bir an evvel kolay başarı beklemekten kurtarsın kendini. Yılın en sıcak ayında ortalama ısının 10-13 derece ve örneğin Aralık’ta “gece”nin neredeyse 20 saat sürdüğü İzlanda’nın, son 15 yılda (a) 30 büyük ve yaklaşık 150 daha küçük kapalı sahaya yatırım yapmak; (b) her çocuğun 4 yaşında itibaren UEFA’nın akredite ettiği tecrübeli ve dirayetli bir antrenörün gözetimi altına çalışmasını sağlamak suretiyle nereden nereye geldiğini bir düşünsün. Stade de France, 3 Temmuz 2017 (Pazar), Türkiye saatiyle 23:00 – 23:45 arası. İlk 45 dakikayı 0-4 yenik kapatan İzlanda nedense (!) küsmüyor, bırakmıyor maçı; asılıyor de asılıyor ve hiç olmazsa ikinci devreyi “2-1 kazanıyor.” 23:45 – 24:00 arası. Maç bitmiş; nihaî skor 5-2. Galipler çoktan çıkıp gitmiş. Ama İzlanda seyircisi hâlâ tribünlerde. Sahada takımını Avrupa şampiyonu olmuşçasına coşkuyla alkışlamayı sürdürüyor. Çünkü emeklerine ve mücadeleciliklerine saygı gösteriyorlar. Keşke bu son beş on dakikanın filmi bütün okullarda, bütün kulüplerde ve bütün sahalarda birkaç yıl tekrar tekrar gösterilse. Belki bizim çok çabuk seven ve çok çabuk nefret eden taraftarlarımız da öğrenir, gerçek sportmenliğin ne demek olduğunu.

 

                                                              *          *          *

 

Gruplarda son maçlar oynanıyor. 23 Haziran; İtalya – İrlanda karşı karşıya. Türkiye’nin en iyi dört “üçüncü” arasına girebilmesi için tek şansı kalmış: İtalya kaybetmemek, tersten söylersek İrlanda kazanmamak zorunda. Kanal 23’teki TRT-1 spikerinin bütün derdi de bu; “çok heyecanlıyız sevgili seyirciler… bugün bir anlamda burada oynamıyoruz ama aklımız, gönlümüz, bütün varlığımızla oynuyoruz aslında… bizim fiziksel olarak oynamadığımız ama ruhumuzla oynadığımız bir maç…” gibi klişeleri tekrarlamaktan, asıl önündeki oyunu  göremiyor ve anlatamıyor. İtalya kaç yedekle oynuyor ve asları niçin yok bu maçta? Etik bir tutum mu, her seferinde en güçlü kadrosunu sahaya sürmemek? İrlanda’nın taktiği ne; yüksek toplarla ve sürekli fiziksel baskıyla ne yapmaya çalışıyor? Bunun gibi en basit noktaları bile duyamıyoruz , bu millî ve yerli lâf kalabalığının ortasında. Derken 85. dakikada Brady’nin golü geliyor. Bir sessizlik ve ardından, neredeyse bir cenaze marşını andıran bir ses tonu: “Evet, sevgili seyirciler, bunlar bir spikerin yaşayabileceği en hüzünlü anlar…” 

 

İnsanlık, 16. ve 17. yüzyılların Bilimsel Devrim’iyle, Kopernik ve Galile’ler, Kepler ve Descartes’larla dünya merkezli bir evren modelinin yerine Güneş Sistemini geçirmeyi başarmış ama, herhalde bazı Türklerin bundan haberi olmamış ki, bir şeylerin merkezinde hep Türkiye yer almaya ve hayat “bizim” etrafımızda dönmeye devam ediyor. Ayrıca hüzünlenmek filân da palavra; abartıları ölçüsünde yapay ve eğreti lâflar bunlar; ne gruplardan çıkamadık diye gerçekten üzülüyor, ne de asıl neyin ve nelerin üzülmeye değer olduğunu biliyor ve hissediyorlar. 30 Haziran, Polonya – Portekiz. Spikerimizden ultra dramatik bir giriş, çadır tiyatrosu vurgularıyla ve kelime sonlarını uzata uzata: “Eveet, sayın seyircileer, Polonyaa ile Portekiz… karşı karşıya…” Aynen, aHaber’in Menderes “belgesel”indeki anlatıcının korku filmi tonlaması! Böyle başlıyor ve birkaç cümle gidiyor; derken her nasılsa 28 Haziran Atatürk Havalimanı faciası geliyor aklına (veya belki işaret ediyor ya da önüne bir kağıt koyup hatırlatıyorlar). Hiç durmuyor, duraksamıyor; hep aynı yüksek sesle ve melodramatik havayla, meydan nutku atarcasına devam ediyor: “Bu aradaaa… baş sağlığı diliyoor…  terörü lânetliyoruuuzz…” İnsan bir yutkunur, konuşma tarzını değiştirir, belki sesini alçaltır,  sıra dışı bir mesaj verdiğini hissettirmek ve yasımızı vurgulamak için. Yok böyle duyarlılıklar. Zerrece yok. Bir dakika saygı duruşu yapılacak; orada bile, bunun “Yıldırım Demirören’in [ve başka bilmem kimin] çabalarıyla mümkün olduğunu” üç kere tekrarlamanın ötesine geçemiyor. Hele o anda çok mu lâzım, federasyon başkanına ubudiyet arzetmek? Alternatif olarak, “terör”ü ve “lânetleme”yi biraz açsanız örneğin; ne olup bittiğine dair kısa bir özet verseniz, katillere ilişkin son bilgileri aktarsanız? Ama oyuncağın zembereği başka türlü kurulmuş bir kere. Hiçbir esneklik göstermeden, sağa sola sapmadan, sonuna kadar öyle gidecek. Hüzünlenmek mi demiştiniz? Hangisi daha hüzünlü, gruptan çıkamamak mı, 45 ölü ve 200 yaralı mı? İşte o da havada kalıveriyor.  

 

Ve tabii, asıl işi olan futbolu da, sırf kafası başka şeylerle meşgul olduğundan değil, temelde boş olduğundan anlamıyor ve anlatamıyor. Çünkü hem oyunu okuyamıyor,  hem (önündeki kuru istatistikler hariç) arkaplan birikimi yok, hem de beyni, gözü ve dili gerekli bağlantıları yeterince hızlı kuramıyor. (1) Oyunu okumak. Ne Almanya’nın son derece hızlı ve temiz “tek top” çevirişini tarif edebiliyor, örneğin, ne İngilizlerin “ilk temas ve kontrol”ü (first touch) iyi yapamamaları sonucu top kafa, ayak veya göğüslerinden azıcık açıldığı anda İzlandalı oyuncuları zıpkın gibi gelip hemen bütün ikili mücadeleleri kazanıvermelerini, ne İspanya’nın (İtalya karşısındaki) yavaşlığı ve durgunluğunu, ne Draxler veya Marcus Rashford gibi gerçek kanat çalımcılarının girmesinin etkisini, ne Belçika karşısında Galler’i fırtına gibi oynatıp 0-1’den 3-1’e taşıyanın Gareth Bale değil Aaron Ramsey olduğunu. Sadece top kime gelirse onun adını söylemekle ve biraz da “isim tekrarıyla dramatize etmek”le yetiniyorlar. Şunu kastediyorum; diyelim ki Hazard veya Lewandowski atakta. Spiker konuşmasını habire hızlandırarak şunu diyemiyor örneğin: “Lewandowski topla gidiyor, ceza sahasına yaklaşıyor, şut pozisyonu arıyor, vb…” Bunu yerine, şöyle bir şey duyuyoruz: “Lewandowski… Lewandowskii… Lewandowskiii… [ve nihayet, ekstra efekt uğruna] ROBERT Lewandowskiiii….” Sanki o “Robert” veya “Edin” veya “Cristiano” ön adı FATİH veya YAVUZ gibi özel bir lâkap; iyice vurgulayarak telaffuz ettiği anda, bizim ince anlamlar çıkarmamız, leb demeden leblebiyi anlamamız gerekiyor.

 

(2) Arkaplan. Seyirci neyi merak eder, hangi noktaları fazladan açıklamaları yararlı olur? Bu konuda da bir sezgi ve öngörüleri yok. İsviçre’yi alalım. Sürekli Şakiri, Behrami, Cemali, Mehmedi, Elvedi veya Granit Çaka gibi bazı isimler geçiyor. Kim bunlar? Tipik (Fransız-Alman-İtalyan çağrışımlı) İsviçre adları mı? Aşikâr ki 23 kişilik kadronun pek azı böyle; buna karşılık yedisi Arnavut (ve kalanların da bir bölümü Afrika) kökenli, zira İsviçre her iki coğrafyadan ama özellikle Arnavutluk’tan sürekli göç alıyor. Dahası, gelip İsviçre’ye yerleşen Arnavut ailelerin, İsviçre millî takımına yükselebilen çocuklarının yanı sıra, yükselemiyenleri de dönüp Arnavutluk’ta top koşturmaya devam ediyor. Özetle, tipik bir küreselleşme durumu; ne ki spikerlerimiz, bütün ikinci devreyi ve uzatmaları domine eden Şakiri Polonya’ya bir de o inanılmaz rövaşata golünü attığı, ya da Granit Çaka penaltısını kaçırdığında bile, bir durup bunları açıklamaya tenezzül etmiyor.

 

(3) Enstantaneler. (a) Robson-Kanu inanılmaz bir dönüş yapıyor iki Belçikalı defans adamının arasından. İkisini de bakkala alışverişe, ya da nehir kenarında gezintiye gönderiyor, deyim yerindeyse. İki metre gerisinde bırakıp vuruyor: Galler’in ikinci golü. Bu bir “Cruyff dönüşü.” İcat edilişi de 1974 Dünya Kupasında. 19 Haziran 1974’te, Dortmund stadındaki Hollanda-İsveç maçı. 23. dakikada Johan Cruyff, arkasında İsveçli markörü Jan Olsson, sağıyla ileriye pas verecekmiş yapıyor. Olsson o yöne gitmeye başlarken, sağ ayağını topun üzerinden geçirip geriye vuruyor, sol bacağının arkasından geçiriyor ve aynı anda 180 derece dönüp ters yönde top sürmeye başlıyor. Jan Olsson maçtan sonra İsveçli takım arkadaşlarıyla birbirlerine bakıp Cruyff karşısında düştüğü hale nasıl kahkahalarla güldüklerini, olanca iyi yürekliliğiyle anlatır. Ama işte, o andan beri meşhur bir teknik bu. Robson-Kanu da tam yerinde kullanıyor — ama spikerimiz söyleyemiyor bunun bir “Cruyff dönüşü” olduğunu. (b) Thomas Müller fişek gibi bir şut çıkartıyor, İtalyan kalesinin sağındaki boşluğa. Daha o şut atarken, Florenzi tehlikeyi seziyor ve kale direğinin daha sağından kendi soluna doğru havalanıyor, boşluğu umutsuzca kapatmak istercesine. Derken havada topun az arkasına doğru geldiğini görüyor ve yerden belki bir metre yukarıdayken hafif geri bükülüp sağ ayağının topuğuyla kornere çıkarmayı başarıyor. Top kazara çarpıyor değil Florenzi’nin ayağına; boşlukta, çok acayip bir suples gösterip, kendi vücudunun gidiş yönü ve yerçekimi merkezinin aksi yönde bir hareketle (deyim yerindeyse, havada “kontrpiyede” kalmışken) yüzde yüz golü önlemeyi başarıyor.

 

Herhalde benim ve on milyonlarca insanın görüp göreceği, önceden koreografisi yapılmadığından sirklerde bile zor rastlanabilecek türden bir akrobasi. 1970 Dünya Kupasında, 7 Haziran 1970’te oynanan İngiltere-Brezilya maçında, Gordon Banks’in Pele’nin kafa şutunu çıkarışından bile daha muhteşem. Florenzi kaleci olsaydı, belki gelmiş geçmiş en büyük kurtarış sayılırdı. Üstelik öğrenilebilir ve tekrarlanabilir bir teknik de değil (“Cruyff dönüşü”nden farklı olarak). Ama gözünün önündeki aksiyonu kelimelere dökmekten aciz spikerimizin reaksiyonu, Florenzi’nin topu “çizgiden çıkardığı”ndan ibaret kalıyor.

 

                                                            *          *          *

 

Ne diyelim; futbol da toplumumuzun ve kültürümüzün aynalar arasında bir aynası. Millîlerimiz ve spikerlerimiz gibi halimiz.    

 

 

- Advertisment -