Ana SayfaYazarlarOrhan Berktay (1926-2016)

Orhan Berktay (1926-2016)

 

[21 Ekim 2016] Bıktım, sevdiklerimin ardından veda yazıları yazmaktan.

 

İki hayli zıt şahsiyetti, rahmetli dedem ve babaannem. Güzeller güzeli Ülfet Hanım bir yüksek gerilim hattı kadar asabî, bir o kadar da iddialı ve iddiacı; eşi Halil Namık Bey ise yumuşak, şakacı, hoşgörülü ve ruhen demokrat, kişiliğiyle demokrattı. Oğullarından üçü annelerine, bir tek Orhan amcam babasına çekmişti. Diğerleri, hele en büyükleri babam ve sonra Aslan amcam, her an patlamaya hazır birer barut fıçısı gibiydi. Dur durak bilmezdi, öfke ve alınganlıkları. Bırakalım aileden olmayanları, birbirleriyle dahi kaç defa küsüp barıştılar, bir yerde ben de şaşırdım hesabını. Kişilikleri ile siyasî tercihleri de tuhaf bir şekilde örtüşüyordu. Hepsi çok zekiydi, parlaktı, birikimliydi — ve solcuydu, solcu olmasına. Ama solcu var, solcu var. İkisi komünistti, 1951-52 TKP tevkifatında girmiş çıkmış. Biri benzer bir noktadan adamakıllı Atatürkçülüğe ve ulusalcılığa kaymıştı yaşlılığında. Öyle veya böyle; politik affetmezlikleri ile bireysel affetmezlikleri elele giderdi. İçlerinde yalnız Orhan, tek tek insanlara nasıl baktı ve davrandıysa insanlığa da öyle baktı ve davrandı. Zamanının büyük dogmatizminden uzak durdu; hele en büyük abisine olanca sevgisi ve saygısıyla birlikte, derin hümanizmini, İngiliz/İskandinav tarzı sosyal demokrat veya demokratik sol denebilecek barışçı çizgisini hep korudu, sonuna kadar.

 

Sözün kısası, Türkiye genelinde belki ailenin bütünü aykırıydı ama şimdi geri dönüp baktığımda, ailenin kendi içinde oydu, Orhan’dı aykırı olan. Aslında bütün yaptığı, normal biri olmaktı. O kadar normaldi ki, bizim ailede anormal kaçıyordu. Babam “büyük tutkusu her zaman fizik oldu” derdi. Bilmiyorum, bu sadece örtük bir serzeniş miydi, yoksa içinde bir hayranlık ve belli belirsiz bir gıpta payı da var mıydı? Ama doğruydu; esaslı bir fizikçiydi, hattâ döneminde Türkiye’den çok Türkiye dışında hayli tanınan bir fizikçiydi (fizikçiymiş) Orhan Berktay. İkinci Dünya Savaşı sonrasında devlet bursuyla ilk dışarıya gönderilenlerdendi. Teknik Üniversite’de ikinci sınıftayken sınava girmiş, galiba altı kişi alınacakken yedinci olmuş, derken birinin çekilmesiyle onun yerine yükselmiş ve sonunda, henüz torpil ve mayınlardan temizlenmemiş bir Akdeniz’den önce İskenderiye’ye uğrayan bir vapurla geçerek İngiltere’ye varmıştı. Ardından politeknik, fark dersleri, dil kursları geldi. Sonra Birmingham üniversitesi; lisans, doktora, akademik kariyerin bütün basamakları, (bizde veya Amerikan sisteminde karşılığı olmayan) Reader’lığa yükselinceye kadar. Bir ara Türkiye’ye de geldi, karısı (Barbara teyze) ve iki çocuğu (Yalçın ve Ayla) ile birlikte. Mecburî hizmeti karşılığı PTT’de, radyolink sisteminin kurulmasında çalıştı; ODTÜ’de kısa süreli bir öğretim üyeliği oldu.

 

Zorlandılar, acı çektiler; bazı hoyratlıklara maruz kaldılar. Bir “yabancı”yla evli olan, yedek subaylık yapamazdı o yıllarda. Alternatifi, “sakıncalı piyade” sıfatıyla kimbilir nereye sürülmekti Anadolu’da. Şeklen de olsa boşandılar çaresiz. Ankara’daki evlerine geceleri gizli gizli giderdi, eşi ve çocuklarını görmeye. Barbara teyzeye çok ağır geldi bu durum. Gelmez mi — hiç tanımadığı bir ülkede, kocasının ailesinin dahi olmadığı bir şehirde, yapayalnız gencecik bir kadın? Kalamadılar; döndüler İngiltere’ye. Gene Birmingham’dayken, bir fasıl İtalya’da (Cenova’da), bir fasıl Paris’te, bir fasıl Kanada’da çalıştı. 1968’de Yale’de son sınıftaydım. Bir mektup aldım, “Halilimas [Girit ağzı], ben oralara birkaç konferans vermeye geliyorum, sana uğrayabilir miyim?” diye. Gittim, istasyondan karşıladım, yer yatağı yaptığım küçük odama getirdim. Çantasından itinayla açılmamış bir şişe Johnny Walker Black Label çıkardı; hadi bakalım, iki bardak bul dedi. Vakit geceyarısını geçmiş. Orhan amca dedim, bardak bulayım da, su buz vs bulamam bu saatte. Şöyle bir baktı; aynen dedemin kaşlarını andıran kalın kaşlarını hafif kaldırdı. “Oşçes efendim” dedi [gene Girit ağzı; Yunancada ohi, hayır demek; ama bizimkiler h’leri k’ları ş/ç yapıp meselâ oşçes diye kullanırlardı]. “Oşçes efendim, sen iyi ekonomi okuyor olabilirsin ama viski konusundaki tedrisinin eksik kaldığı anlaşılıyor; bak bu, asla su veya buzla karıştırılmaz, neat içilir; sen bardak bul, yeter.” Amca yeğen sabaha kadar sohbet ettik sonrasında. Ertesi gün trenle New London’a götürdüm. Oteline girdik; bu sefer başka bir çantadan, aşağı yukarı yarım metre yüksekliğinde bir kağıt yığını çıkardı; aynı itinayla yatağının üzerine koydu. Baktım, hepsi kendi bilimsel makalelerinin offprint’leri (ayrı basımları). Şöyle göz kararı, en seçkin fizik dergilerinde çıkmış kırk elli araştırma makalesi söz konusu. İçimden vay canına dedim, bak şu işe, meğer benim dünyaca ünlü bir amcam varmış! Gel zaman git zaman, Bath Üniversitesi’ndeki profesörlük kürsüsünü ve bölüm başkanlığını verdiler. Uzmanlığı sualtı akustiğiydi; ultrason frekanslarının suda yayılırken uğradığı kırılmalar konusunda geliştirdiği denklemler, sanırım hâlâ onun adıyla anılıyor. Bununla ilk defa, 15 Mayıs 2001’de New York Times’ın birinci sayfasında yayınlanan bir yazıda karşılaştım (bkz Jennifer Lee, An Audio Spotlight Creates a Personal Wall of Sound). Kendisine ilettiğimde hem sevindi, hem kendisinden “British acoustician” (İngiliz akustikçisi) diye söz edilmesine azıcık bozulmadan edemedi. O yıllarda çoktan emekli olmuştu; Bath yakınlarındaki bir köyde, (eşinin vefatının ardından) yalnız başına yaşıyor, yürüyor, müzik dinliyor, yoğurt yapıyor, bahçesini çapalayıp domates, biber, maydanoz yetiştiriyor, artık uçup buralara gelemiyorsa da zaman zaman Bath’a inip Marmaris lokantasında iki kadeh rakısını yudumlayarak uzaktan hasret gideriyor, sâkin sâkin yaşlanıyordu.

 

Yumuşak amcamız derdik, kızkardeşim Neyyir’le. Onu sevmemek mümkün değildi; yakınlığı, sıcaklığı, ister istemez çoğalan fiziksel arızalarına pabuç bırakmayan metaneti, sızlanmayan neşesi sarıp sarmalardı insanı. Benim bütün hayatımı değiştirdi bir noktada. 12 Eylül dönemiydi; 1983’te Ankara SBF’den istifa etmiştim ve uzatmalı doktoram üçüncü defa yarım kalmıştı; önüme ne gelirse yaparak hayatımı kazanmaya çalışıyordum. 1984 yazında geldi; annemin Çeşmealtı’ndaki evinde, çekti beni bir kenara. Doktora ne oldu dedi. Yok amca dedim, artık yapamam; hem Türkiye’de bu tezin danışmanlığını yapabilecek kimse kalmadı, hem de 37 yaşımdayım ve benim için bitti akademik hayat. Dur, İngiltere’de yapsan kiminle yapardın diye sordu. Belki Birkbeck’te Hobsbawm’la, veya senin Birmingham’da Rodney Hilton’la dedim; benim kafamdaki “feodalizm teorileri” meselesini en iyi onlar anlar. Biraz daldı; Hilton’ı uzaktan uzağa görürdüm, dedi, o fırtınalı ’68 yıllarında. Kampüs başkaldırısının ön saflarındaydı. Tanışmazdık ama, pozisyonlarını bildiğim kadarıyla, bir noktada anlaşamazdık; demokrasi ve öğrenci haklarının, öğrencilerin akademik değerlendirme süreçlerine dahil edilmesi ve hattâ neredeyse kendi notlarını kendilerinin vermelerine kadar genişletilmesi (böylece bilen-bilmeyen farkı diye bir şeyin kalmaması), benim açımdan olanaksızdı… Sonra çıktı bu anılarından;  eh, o zaman yaz da sor bakalım, dedi, seni tez öğrencisi olarak alırlar mıymış? Orhan amca, dalga mı geçiyorsun, dedim; param yok; ben burada ailemi zor geçindiriyorum; bir de İngiliz üniversitelerinin yılda asgarî 6-8 bin sterlinlik öğrenim ücretini nereden bulacağım? Bilmiyorsun, dedi, ikinci bir kulvar var; seni ikamet zorunluluğu istemeden, part-time statüde kabul ederlerse öğrenim ücreti 400-450 sterline düşer; müsaade edersen, onu da ben karşılarım rahatlıkla. Yok dedim, sana böyle yük olamam; olurdun, olmazdın derken, bir, bak ben senin bilimine bu kadar güveniyorum, sen ne havalardasın dedi ve iki, “amca”lığını hatırlatmaya başladı hafiften; bana da itirazı kesip Rodney Hilton’a uzun bir mektup döşenmek, sonra da olumlu cevap üzerine Ocak 1985’te  otobüsle Paris, oradan gene otobüsle Londra, oradan gene otobüsle Bath, oradan gene otobüsle Birmingham yolunu tutmak kaldı. Tam beş yıl sübvanse etti beni. Nihayetinde, tezimi götürüp 1990’da teslim ettim; sonra ODTÜ, sonra Boğaziçi, sonra Sabancı; bir daha dönemem sandığım üniversiter yaşama dönüşüm de böyle, tamamen onun sayesinde oldu. 

 

Son iki ayda çok kırılganlaşmıştı; endişeyle izliyorduk uzaktan. En son, 17 Ekim Pazartesi günü aradım; bir süre konuştuk telefonla. Sesi her zamanki gibi yaşam doluydu, ama bu onun tavrı ve duruşuydu tabii, asla yakınmamak, asla kendini kimseye taşıtmamak. 21 Ekim Cuma sabahı ders arasında cep telefonum çaldı. Baktım, 44’le başlayan, tanımadığım bir İngiltere numarası. Açmadan anladım.

 

Orhanimas. Uğur ola.

 

- Advertisment -