Yargı Reformu (1) beş ay önceki bir görüşmeden aklımda kalanlar

Ama kendilerini, çoğulculuğun olmazsa olmazı olan “ara zemin”de konumlandıran ılımlı, tutarlı, barışçı demokratlar bu tartışmaya hiç giremedi. Aman… demeye kalmadı; iktidar kükreyiverdi. Hedef gösterdi. Kanaat empoze etti. Rektörleri, polisi, savcıları… özetle bütün idare ve yargı bürokrasisini “göreve” çağırdı.

02.06.2019 11:04
Halil-Berktay
Yaşarken ve Okurken
yazarlar@serbestiyet.com
@HalilBerktay

 

[1-2.6.2019] Oral Çalışlar yazmış (“Yargı reformu ve icraat,” Posta ve oradan naklen Serbestiyet, 31 Mayıs). Evet, bundan beş ay kadar önce Adalet Bakanı Abdülhamit Gül beni de aramıştı. Aynen, Bakanlığın Strateji Geliştirme Başkanlığı’nda görevli üç hâkimin ziyaretime geleceğini söylemişti. Kabul etmiş; buyursunlar, sevinirim demiştim.

 

Geldiler de. Hatırımda kaldığı kadarıyla, Sarıyer Hâkimler Evi’nde belki iki saat konuştuk. Gene hafızam beni yanıltmıyorsa, kendimce önemli gördüğüm üç nokta üzerinde durdum. (1) Siyasetin hukuk ve adalet alanına bir dizi idarî müdahalesini eleştirdim. Can Dündar’ın tutuksuz yargılanmasına ilişkin Anayasa Mahkemesi kararı, gene AYM’nin başka sanıkların tahliyesi doğrultusundaki kararları,1128’ler dilekçesi, Büyükada insan hakları aktivistleri, Rahip Bronson, son olarak da Osman Kavala gibi olaylarda, iktidarın tepesindeki kişiler hemen ve sürekli konuştu. Hukuk dışı beyanlarda bulunuldu. Kâh AYM’yi tanımamaktan dem vuruldu. Kâh (mealen) biz her şeyi biliyoruz, bütün ilişkileri ortaya çıkıyor, neler neler var göreceksiniz gibi, gaipten haber vermeyi andıran meşum ifadeler kullanıldı. Kâh rektörler, polis, savcılar, mahkemeler doğrudan göreve çağrıldı. Açıkçası, yargıya dışarıdan talimat verilmiş oldu. Üstelik bu, son derece çıplak ve alenî bir biçimde gerçekleştirildi.

 

Hükümet medyası da derhal harekete geçti ve sanık hakları diye bir kavramdan habersizmişçesine, ya da muhalif görüşler söz konusu olduğu için bu kavramın kasten üzerinde tepinircesine, aynı doğrultuda ateşe başladı. Bu yolla bir yığın yargısız infaz gerçekleştirildi. Nitekim hep daha sonra ve bu tür dezenformasyon kampanyalarının kararttığı ortamlardadır ki, soruşturmalar açıldı, polis baskınları yapıldı, insanlar gözaltına alındı veya tutuklandı, aylar sonra da iddianameler hazırlandı. Öte yandan birçoğu bu aşamaya gelinmeden çöktü. Lâkin politikacıların dillendirip medyanın ballandırdığı asılsız iddialar için kimse özür dilemedi. Herhangi bir düzeltme sorumluluğunu, ahlâken ve vicdanen hissetmedi. Öte yandan, âdil ve tarafsız bir yargılama için gerekli koşulları baştan zedeleyen, hattâ yokeden bu tür uygulamalara Adalet Bakanlığı hiç karşı çıkmadı. Sesini yükseltmedi. Bırakalım, hükümetin önde gelenlerini; medyanın mütecaviz yayınlarına dahi hiçbir şekilde set çekmedi, dur demedi.

 

(2) Ardından, yukarıda örneklerini verdiğim dâvâların içeriğine de biraz girdim. Hemen hepsinde, dedim, kanunlarda yeri olmayan yepyeni suç icatları söz konusu. İktidarın hoşlanmadığı tavır, söz, yazı, dilekçe, faaliyet ve davranışlar, kestirmeden kriminalize ediliyor; fikir mücadelesi yerine, hukuka havale edilip yargı yoluyla cezalandırılmak isteniyor. En başta da, her türlü itirazla birlikte, dış dünya ile ilişkiler geliyor. Uluslararası STK’lar ve özellikle insan hakları örgütleriyle bağlantı, âdetâ ihanet addediliyor. Bu tür hak arayışları (içeriklerine katılalım katılmayalım), bir vakitler Doğu Avrupa’daki tek parti rejimlerini silkeleyen (Kadife Devrim, Gül Devrimi ve benzeri) halk hareketlerine dönüşebilirmiş gibi bir korku ve endişeyle karşılanıp, ânında ezilmeye, henüz yeni filizlenirken koparılıp atılmaya çalışılıyor. Bu da siyasetin hukuk alanına tecavüzünün bir başka türünü gündeme getiriyor. Bir zamanlar, Deniz Baykal’ın CHP’si gibi vesayet güçleri, her siyasî reform ve demokratikleşme girişimini AYM’ye taşıyıp hukuk yoluyla önlemeye çalışırdı. Şimdi AK Parti iktidarı, neredeyse her muhalif görüş ve davranışı ceza yargısı yoluyla bastırma ve susturmaya yöneliyor.

 

Bunun çok tipik bir örneği, “Barış İçin Akademisyenler” dilekçesinin ya da 1128’lerin başına gelenler. Defalarca söyledim ve yazdım: kendi siyasî görüş ve değerlendirmelerim itibariyle, bu metnin içeriğine toptan karşıyım. Özetle şunu diyorlardı: Devlet durup dururken Kürt bölgesindeki il ve ilçe merkezlerine saldırmıştır ve bunun bedelini halk ödemektedir. Neredeyse adı konmamış bir soykırım söz konusudur (tam o günlerde İstanbul’da yapılan bir Ermeni soykırımı konferansında, kulislerde 1915’te Ermenilere yapılanların şimdi aynen Kürtlere yapılmakta olduğunu yarım yamalak mırıldananlara dahi rastladım). Bütün Türkiye ve dünya bu durumu bilmeli; devletin (tek yanlı? keyfî?) saldırısını önlemek için bir şeyler yapmalıdır.

 

Gerçekle hemen hiçbir ilişkisi yoktu bu söylenenlerin. Tamamen tek yanlı bir çarpıtmaydı. PKK, bir kere açılım ve çözüm sürecinin kendisine kazandırdıkları sayesinde güçlenmiş ve aşırı bir özgüven kazanmıştı. Üzerine, bir de Suriye’deki gelişmelerden heveslenip, “Türkiyeli çözüm” konseptini terketmiş ve 2015 başlarında “yeni bir devrimci halk savaşı” stratejisini benimsemişti. Bunu da legal basınlarında, bilinen müstear isimleriyle yazan liderleri, komutanları üzerinden ilân etmişlerdi. Ardından, DTP’nin devşirdiği küçük gruplara “özerklik” deklarasyonları okutmuşlardı. Bu çerçevede, 2015 yazı ve sonbaharında güneydoğunun kendi egemenlik alanları olarak gördükleri çeşitli ilçe merkezlerinde “hendek ve barikat savaşları” başlattılar. Bu yolla, silâhlı mücadeleyi o âna kadar hiç yapmadıkları gibi, çok yoğun sivil yerleşim bölgelerine taşıdılar. Bunu da, devletin giriştiği herhangi bir saldırıya karşı değil, ortada henüz hiçbir hükümet ve TSK müdahalesi yokken yaptılar. Doğrudan doğruya “kurtarılmış bölgeler” yaratıp gövde gösterisinde bulunmaya kalkıştılar.

 

Dahası, özellikle altını çiziyorum, savaşa böbürlene böbürlene gittiler. O aşamada yazılan pek çok şeyi okudum, izledim, kopyalayıp sakladım. Avrupa basınından, kendilerine yakın gördükleri gazetecileri, çarpışmalar başlamadan önce hedef seçtikleri ilçe ve mahallelerde iftiharla gezdirdiler. Hazırlıklarını, yığınaklarını, kurdukları yerel milis birliklerini, çatılarda tesis ettikleri alarm sistemini, edindikleri yeni silâhları, keskin nişancılarını, makinalıları ve roketatarlarını bilhassa sergilediler. Fotoğraflara poz verdiler. Söz konusu gazeteciler de (mealen) “bu örgüt, bu halk yenilmez” kabilinden yazılar kaleme aldı. Ortalık “barikatların ardında yükselen yeni, komünal yaşam” övgülerinden geçilmez oldu. İsteyen, o yılın ve ayların bütün PKK basınına da, keza bütün Le Monde ve Le Monde Diplomatique’lerine de tek tek bakabilir. Devlet ise ancak bundan sonra devreye girdi ve her köşesine tüneller kazılmış, bubi tuzakları döşenmiş alanları adım adım ele geçirmeye koyuldu. Geçmişteki Tansu Çiller - Doğan Güreş “kirli savaş”ının hatâlarını da tekrarlamadı. Sivil halka saldırmadı. Daracık yerlerde zayiat olduysa oldu. Ama uzaktan yakından soykırımı andıran bir şey cereyan etmedi. Kürtler belki ilk defa sırf PKK yüzünden bu kadar sefil ve perişan oldu. Evlerini, yaşam alanlarını, onları hâlâ “canlı kalkan” olarak tutup kullanmaya çalışan “örgüt”e homurdana homurdana terkettiler. Şimdi, bunlar doğru mu, değil mi? Süreçler böyle yaşandı mı, yaşanmadı mı? Buyurun, konuşalım. Ben varım diyen herkesle, kamuoyu önünde, yüzyüze, ekranda veya yazılı basında, olgular bazında tartışmaya hazırım.   

 

Peki öyleyse, nereden kaynaklandı bin küsur öğretim elemanının böyle bir bildiriye imza atması? Bir kısmı bu girişime yanlış, geri, ilkel, çoktan miadını doldurmuş bir solculuk anlayışı yüzünden hevesle sarıldı. (a) Her durumda mutlaka devleti sorumlu tutmak işlerine işlemişti. Buna karşılık (b) Kürtler “ezilen bir halk” diye, onları temsil ettiğini iddia eden bir örgütün her yaptığını mazur görmeye razıydılar. Hattâ belki (c) biraz da “devrimci şiddet” veya “silâhlı mücadele” hayranlığı taşıyorlardı. Bir kısmı, muhtemelen çoğunluğu ise, neye imza attığını bile doğru dürüst okuyup düşünmeden, vuzuhsuz bir duygusallığın beslediği mahalle baskılarıyla sürüklendi. Fazla ince eleyip sık dokumadan, kendilerine ne flu ifadelerle ne var canım, işte “barış yanlısı” ve “iktidar karşıtı” basit bir bildiri diye tanıtılan bir metnin altına, bölümündeki arkadaşlarından kopmamak uğruna isimlerinin eklenmesinde beis görmediler. Böylece kâh mutlakçı, kutuplaşmacı, uzlaşmasız, dolayısıyla sorumsuz (çünkü bir bütün olarak demokrasinin sorumluluğunu taşımayan) bir siyaset anlayışının, kâh naiflik ve siyasetsizliklerinin (siyasetten anlamamasının) kurbanı oldu.

 

Bunu da, üç dört yıl önce de her kelimesiyle tartışmaya hazırdım, şimdi de baştan ve yeniden tartışmaya hazırım. Daha doğrusu, zihnen gene hazırım da, böyle bir tartışmanın maddî ve âdil koşulları kalmadı maalesef. Çünkü devlet ve iktidar eliyle yokedildi. Eleştirilmesi ve çürütülmesi çok zor olmayacak, geniş kitlelerin tasvip etmesi olanaksız bir akıl-fikir zaafı söz konusuydu. Ama kendilerini, çoğulculuğun olmazsa olmazı olan “ara zemin”de konumlandıran ılımlı, tutarlı, barışçı demokratlar bu tartışmaya hiç giremedi. Aman… demeye kalmadı; iktidar kükreyiverdi. Daha önce de belirttiğim gibi, rektörleri, polisi, savcıları… özetle bütün idare ve yargı bürokrasisini “göreve” çağırdı. Hedef gösterdi. Suçludurlar ve cezalarını çekmelidirler diye kanaat empoze etti. Fikrin ve siyasetin (neden PKK’yı değil de sadece devleti suçladıklarının) hesabını hukuk yoluyla sormaya girişti. Böylece tartışma başlamadan bitti. Taraflardan birinin (imzacıların) neyi, niçin dediklerini anlatma olanakları ellerinden alındı. Bir daha da oradan dönmek mümkün olmadı.   

 

Bu genişletilmiş açıklamalardan, bundan beş ay kadar önce üç hâkimden oluşan Adalet Bakanlığı heyetiyle görüşmemde söylediklerime dönüyorum. (3) Bütün bu olumsuzluklarda siyasetin payı var da, yargının hiç mi kendi sorumluluğu yok? Hukuk fakültelerimizin gerçek durumu nedir? Genç hâkim ve savcı adaylarımız dünyadan haberdar ve çağdaş, evrensel hukuk normlarına vakıf mı? Yoksa sömestir başına en fazla beş, bilemediniz altı ders alacaklarına, sömestir başına sekiz dokuz ders, yani yılda en az 15, dört yılda 65-70 ders aldırıp her birinde kuru kuruya mevzuat ezberleterek mi yetiştiriyoruz onları? YÖK’ün dahi vazgeçebileceklerini bu sefer barolar mı zorunlu kılıyor, avukatlığa kabul etmek için? Birinci sınıftan itibaren Anayasa Hukuku, Medeni Hukuk, Ceza Hukuku, Devletler Genel Hukuku, Devletler Özel Hukuku, Borçlar Hukuku, Ticaret Hukuku, Deniz Ticaret Hukuku vb ciltlerinin birbirini izlemesi, dönem sonunda sınavına girilmesi ve sonra bir kenara atılmasıyla geçen öğrenci yaşamlarının… neresinde kalıyor, tarihî ve felsefî kökleriyle temellendirilip derinlemesine içselleştirilmiş bir adalet hissi ve ihtiyacı? Belki şunu da sorabiliriz: kanun maddelerinin ötesine geçen bir hukuk kültürü var mı, ya da varsa nasıl bir hukuk kültürü var bu ülkenin? Devlet odaklı mı, insan odaklı mı? Hukuk öğreniminden türeyen yargıçlık, savcılık ve avukatlık mesleklerimiz, neden bu kadar içe dönük, dünyadan kopuk, ufuksuz, tamamen iç piyasayla ve kendi küçük âlemimizle sınırlı?

 

Şimdi burada biraz genişletmiş, ayrıntılandırmış olabilirim. Ama bunları demiştim aşağı yukarı.

Üç hakim dikkatle dinlemiş; biri elle, diğeri bilgisayarda sürekli not tutmuştu. Söylediklerim kayıtlarında neredeyse kelimesi kelimesine mevcut olmalı.

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.