Bina olarak cami

Osmanlı’nın Haliç siluetinden hiç nasiplenmemiş, mevcut doğal ve yapılı çevreye acımasızca enjekte edilmiş bir cami bu kez de İstanbul’un tepesi Çamlıca’dan gözbebeği Boğaz’ın orta yerine tekinsiz bir gölge olarak destursuzca düştü.

27.05.2019 13:32
İhsan-Bilgin

serbestiyet.bilgin@gmail.com

 

 

1-Kültüre karşı nutuk                                                                   

 

O çok özendikleri Osmanlı; zamanın İstanbul’u olan “Tarihi Yarımada”yı sınırlayan Haliç yamaçlarının doruğu tepelerin her birine sırayla programı en hacimli Selatin (Sultan) Külliyeleri yaparken Haliç siluetini görgüsüzce rüküşleştirmemiş, tersine o silueti dünyaya mal olmuş başlıca kültür miraslarından olarak insanlığın hafızasına kaydetmişti. Üstelik o külliyelerin baskın binaları o büyük kente dahi damga vurması kaçınılmaz irilikteki camilerdi. Sinan’ın Ayasofya’dan türettiği merkezi kubbeden yarım kubbe kademeleriyle saçaklanan cami tipolojisi esas olarak bir taşıyıcı strüktür çözümüydü. Ama sırf mimaride değil, dikkate değer kurmaca ürünlerin çoğunda olduğu gibi sonuçlar, birden çok soruna çözüm oluyordu. Nitekim o kenarlara doğru dökülen kubbeler silsilesi anıtsal binanın zirvesini çevresindeki mütevazi, ortalama binalarla makul biçimde buluşturmanın da aracı olmuştu. Öte yandan kubbeler arası hizalardan içeri sızan ışık huzmeleri de içerideki hep yeniden hayran kalınan aydınlığın kaynağı idi…

 

Ayasofya

  

Necip Fazıl’ın kendine kitlenmiş muhayyilesine sıkışıp ne Tanpınar’ın hafıza deneyiminden ne de Nurettin Topçu’nun karşılaştırmalı sosyal felsefe muhafazakarlığından nasiplenmiş içi bomboş Türkiye sağcılığı, bedelini İstiklal marşı resmiyetine hapsolmuş kavrukluğuyla öderken, ne şiirin esasen dil ve edebiyat kapsamında bir söz, ne de caminin mimarlık dünyasına ait bir bina olduğunu anladı. İkisini de nutuk atmanın mağrur böbürlenme malzemesine dönüştürürken kültür mirası olma boyutlarını ıskalayıp BM’nin evrensel doğal/kültürel miras koruma örgütü Unesco’nun hassasiyetlerini de Türkiye’yi yıkma komplosunun kültür kolu faaliyetleri zannedip geçiştirdi.  

 

Ama iktidar koltuklarını işgal ettiklerinden bedelini birlikte ödedik. Önce Behruz&Can Çinici tasarımı meclis camiinin başına gelen:

 

2-Gökyüzü yerine yeryüzü                                 

 

Aslında konu en başından, daha caminin tasarlanıp inşa edildiği 1980’lerde yanlış yerden açılmış; seküler cumhuriyet yönetiminin başkenti Ankara’nın tam siyasal ve mekânsal düğüm noktası TBMM’den dini zihniyete/programa açılması diye yorumlanmıştı. Oysa ne merkezi çarşı camisiydi ne de iskân bölgesi mahalle camisi. Kısaca bir kent camii değil; caminin mimarı Çinici’lerin başından beri altını çizdiği gibi içinde yer aldığı siyasal yönetim kampüsüne hizmet eden bir ibadet programı oluşuyla esasen mescit idi. Tabii ki devletin sembolik vurgusu da güçlü bir kurumuna ait olduğundan önemli bir temsili yanı da olacaktı ama kent anıtı olmak durumunda değildi. Kaldı ki kültürden nasiplenmemiş o içi boş sağ Melih Gökçek’ten çok önce Ankara’ya hoyratlığın damgasını vurmanın yolunu İstanbul’daki Ataşehir ve Çamlıca Camileri’nin atası Kocatepe Camii’siyle bulmakta zorlanmayacaktı. Bu tespitlerin üstüne Hayati Tabanlıoğlu’nun kente dönük cephesi ile oradan aldığı ışığa göre tasarlanıp yıllardır oralarda duran özgün tasarımı Bükreş Camii’ni kaydetmiş olmalarını beklemenin yersizliği de aşikar.

 

Ankara-Kocatepe Camii

Hayati Tabanlıoğlu Ankara Bükreş Camii

 

Öte yandan ataları İstanbul’u kubbelerle bezemiş geç Osmanlı sultanlarının anıtsallık ezberli bir kubbe takıntısı olmadığının iyi kanıtı da Abdülhamit’in Emirgan’daki Hamidi Evvel Camii'dir. Binanın, sadece eğimli çatı yüzeylerle kapatılmış çatısı ile değil, kütle kompozisyonu ve cephe nizamıyla da Boğaz köşkleri mimarisiyle girdiği alışveriş çarpıcıdır. Ama takıntının hesabı tutulmaz. Kronikleşmiş inat, mimarlığın eski/yeni, Osmanlı/cumhuriyet; her türlü ürünüyle birlikte Boğaz’ın bu aleni bezemesini de perdeleyecek güçtedir.

 

Emirgan-Hamidi Evvel Camii 

 

Meclis camisine dönersek: Zaten camilerin kentle asli ilişkisiyle ilgili yorumların âlâsını yapıp camiyle mescidi karıştırtmayacak birikime sahip TBMM mimarı Holzmeister de o sıra hayattaydı ve cami için kampüs içi bir kısıtla yetinip meclis binası yüksekliğini aşmama koşulundan öte bir mimari kriter koymamıştı. Eski öğrencisi Behruz Çinici meslektaşı ve oğlu Can ile birlikte siyasetin ideolojik sınırlılıklarıyla yüzyılların içe dönük mimari tipoloji ezberlerinin kıskacından usta bir yaratıcılıkla sıyrılıp evrensel ibadet mimarisi hafızasına işleyecek bir yorumla çıktılar işin içinden. Kalıpların ve şekillerin değil, ruhani bir mevhumun tasarımını yaptılar: İbadet programını üzerine değil, içine yerleştikleri yeryüzüyle kuşatıp sarmaladılar. İki parçalı kapalı ibadet ortamını arayüz olarak yorumlanmış iki avluyla çevreye açtılar: Avlulardan ilki kapalı bölümün son cemaat avlusu diye adlandırılagelmiş taşma alanıydı. Tipolojiye katkı olan kinci avlu ise kıble duvarının arkasında türbeleri barındırmasına alışılmış hazire yerine yaptıkları yönelinen kutsal hedef Kâbe tarafını yeşille ve suyla bezeyerek yaptıkları cennet tasviri kademeli bahçeydi…

 

 

Önde son cemaat avlusu arkada Kıble bahçesiyle Behruz&Can Çinici tasarımı Meclis Camii.

TBMM Camii-plan; biri kubbeli iki kapalı ibadet alanı ile aralarındaki açık son cemaat avlusu ile Kıble(Mihrap) duvarı avlusu

 

Farklı açılardan ve zamanlarda son cemaat avlusu     

TBMM Camii Kıble avlusu

Kubbe altı ve avludan giriş duvarı

 

Müellifinin uyarısıyla hemen düzeltilmiş bir  ifadeyle devam ediyorum:

Mimariye evrensel katkısı tescillenmiş çözümü sindiremeyenler; siyasetin tartışmayı baştan yanlış yerden açmış laisist/sekülerist aktörleri değil, programın talep sahibi İslamcı sağ muhafazakâr politikacılar oldu. Değindiğim şekilde kültürden nasiplenmemiş hamasi ezberler algılarını o kadar belirlemişti ki, otuz yıldır kullanmaları bile bu süzme yorumu sindirip benimsemelerine yetmedi. Zeminle hemhal olmuş o titiz çözümün yerini inşaat arsası olarak görmekten vazgeçemediler. Duvar ve kubbe görmeden rahat edemiyorlardı. Neyse ki müdahaleleri kıyısına gömüldüğü milletvekili ofislerini barındıran “halkla ilişkiler” binasını yıkan bir operasyonla sınırlı kaldı. O yıkım, hala ayaktaki caminin hemen yanında cereyan ettiğinden caminin yerleştiği zeminde de hasar bırakıp caminin yerleşmesindeki hassasiyeti zedeledi. Camiyi de benimsemeyip hasımlaştıran söylemlerinin beni de yanılttığını ve operasyonun camiyi de kapsadığı yanılsaması yaratarak işi bu yanılsamayı burada paylaşmama kadar vardırdığını da açıkça dile getirmeliyim. Sonuçta dünya; mimarlarının fedakar bir ilgiyle eşlik ettikleri temelle beden duvarlarını bütünleştirmiş istisnai bir inşaat sürecinin hassasiyetlerinden mahrum kalmış oldu. Bu yersiz müdahalenin kazananı yok. Kaybedeni fedakarlıklarla elde edilmiş bir nihai ürün olarak bu nadide mimari eser.    

 

Caminin içine yerleştiği yakın çavresinin hasarını binayı da kapsar gösteren haber küpürü:

 

3-Yeniden strüktür                                                

 

Mahrum bırakmanın öteki yolu olan en başından engellemek de Malatya’da yaşandı. Malatyalı hayırsever Mehmet Kavuk kentin noksanı çarşı/Cuma camisini tasarlaması için belediye arazisine yapılmak üzere mimar Nevzat Sayın’a mimari proje sipariş etti. Mimar, şehrin eksiği Çarşı Camii’ni ahşap direkli cami geleneğinden aldığı ilhamla çözdü… Çıkış noktası Çiniciler gibi araziyle bütünleşme değil, Sinan’da olduğu gibi büyük hacim strüktürüydü. Mimarın, ahşabın işlenmesindeki zanaatkârane titizlik potansiyelini de kullanarak doğanın inceliklerinden ilham alıp kurgulayarak yerel kaynakları kullanarak ürettiği göz kamaştırıcı uhrevi yaratıcı çözüm bu kez de şehir yönetimiyle alakasız bir pozisyon olan merkezi yönetimin müdahalesiyle baştan engellendi. 

 

Nevzat Sayın’ın Malatya Cuma/Çarşı Camii projesi 

 

4-Sembol bile değil                                                                                   

 

Sadece tepesine dikildiği Boğaz’a değil, inancı günlük politikaya katık etmiş siyasetin ısrarla inatlaştığı mimari yaratıcılıkların da üzerine uğursuzca çökmüş Çamlıca’daki manasız gölge; kayda değer bir mimari gelenekle onun ciddi yorumlarına sırt çevirmekle kalmıyor: Bir kez Necip Fazıl hamasetine kitlenince artık yarım yamalak sembol üretmekten bile aciz kalınacağının da kanıtı oluyor. Anlaşılmaz şifrelerin ardına sakladıkları imaları işaret zannedip sembol niyetine kamuoyunun yüzüne vuran; kültürün her tonuyla kavgalı bir zihniyetin zırvalık bataklığından örnekler: minarelerin yüksekliği 107,1 m. imiş. Evet virgülü kaldırınca çözülüyor şifre. Sonu yok... Mesela Alpaslan’ın muhayyel mihverinden kubbe formu türetmek türünden akıllarına gelebilecek olası manasızlıklara tercih edilse de, buruk bir mahcubiyet duygusundan öte herhangi bir insani duyguyu canlandırmıyor. Bitmedi: Kubbenin 72 m olan yüksekliği  İstanbul'da yaşayan 72 milleti; çapının 34m oluşu da trafik plaka kodu paralelliğiyle İstanbul'u simgeliyormuş...

 

“Bu okunaksız şifreler Üsküdar’ın ardından Boğaz’ın tepesine destursuzca dikilmenin mazereti olur mu?” diye sormak da onlara değil, bu muameleye maruz kalan bizlere düşüyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.