Sam Shepard artık yok

Türkçe’ye de çevrilmiş kitapları, sahnelenmiş oyunları ve filmleriyle tanınan tiyatro ve film aktörü yazar Sam Shepard Amerika’da yaşadığı çiftlikte yaşamını yitirdi.

15.08.2017 15:03
İhsan-Bilgin

serbestiyet.bilgin@gmail.com

 

 

1- 68’li, Amerikalı, sanatçı         

 

Bir efsanemizi daha yitirmiş olduk Sam Shepard ile. Üstelik benim ve yakın çevrem için efsanenin ötesiydi. Şahsen tanışmasak da Türkiye ile Amerika arasında dönüşümlü yaşayan yakın dostumuz oyuncu/yazar Roxanne Rogers’in ağabeyi, “Bir Göz Yapıdan Külliyeye” kitabı yazarı mimar Alpaslan Ataman’ın kayınbiraderiydi.   Epeydir süren kas erimesi ADL hastalığını yenemeyip eşi Jessica Lang ile Centucky’de yaşadığı çiftlikte dünyayla vedalaşmış. Aslen tiyatro sanatçısıydı ama adı oynadığı Hollywood filmlerinin de standart garantisiydi. Dost yayınlarından Şükran yücel çevirisiyle en son Ankara’da  2000’de yayınlanmış Toplu Oyunları [TO1] önemli üç oyununu kapsamanın yanı sıra Shepard’ın kendi yazarlık ve oyunculuk anlayışını açıklıkla dile getirdiği “Görsellik, Dil ve İçsel Kitaplık” başlıklı [TO1, syf. 9-16] bir metinle, çevirmenin onun yazarlık ve oyunculuk yaşamını eserlerini de yorumlayarak kapsamlı biçimde anlattığı “Sam Shepard’ın Gizemli Dünyası” [TO1 syf.17-34] başlıklı bir sunuş metni de içerdiğinden ilgilenenler için iyi bir kaynak.   

 

 

Shepard her şeyden önce tipik bir 68 kuşağı Amerikalı sanatçı. Caz ve rock’la davul çalıp grup kuracak derecede ilgilenmenin ardından oyun yazarlığı ve oyunculukta karar kılmış. Bağımsız tiyatroyu desteklemek için verilen Obie ödülünün müdavimi olduktan sonra Pulitzer’i de almış.

 

2- Bıçak sırtı                    

 

1984’te yazdığı Fool for Love [Aşk delisi] tiyatro camiasınca fazlasıyla  benimsenmiş oyunlardan. Az kişiyle [üç+1] oynanıp az sahneden oluşması ve bir motel odasıyla bardan ibaret mekan ortamıyla lojistik yükü ve angaryası az senaryo olması çekiyor olmalı öncelikle tiyatrocuları. Ama hepsini değil de iddialı olanlarını. Çünkü bu maddi yalınlık oldukça çetrefil açmazlarla yüklü bir insanlık dramının manevi ruhsal ağırlığını taşıyor. Manevi yük dekorla, eşyayla taşınamayacağına göre ağırlığı taşımak sahnedeki [üç+1] kişiye ve onları yöneten yönetmenin omuzlarına biniyor. Yazılmış repliklerdeki sözcükleri hangi vurgularla ve hangi jestler eşliğinde sarfedeceklerinde düğümleniyor. Bu yalınlık getiriyor olmalı herkesin aklına tabii ki en başından, hayranı olduğu besbelli, Samuel Beckett’i İbsen’i, Çehov’u. Müzisyen, sahne dekoratörü, ışıkçı takviyeli dördü oyuncu beş iddialı kişi biraraya geldi mi iş kalıyor seyirciye ki, özgül ruhsal ağırlığı fazla entrikanın yükü sözel karmaşıklığından ziyade verili durumun çetrefilliğinde diyaloglarda sarfedilen sözler durumun ilmekleri... Yani seyirciyi uzaklaştırıp kaçıracak jargon odaklı snobluklar semtine bile uğramıyor sahnenin. Bir yol-üstü moteli odasıyla barında geçiyor vaka. Motelin sahibi yaşlı adam kızı May ile orada yaşarken başka kadından oğlu Eddie çıkageliyor. Gençlerin tutkulu aşkı etrafında dönüp adını da taşıyor oyun. Bir yandan kardeş oldukları için hemen kolayca meşru görülemeyecek bir aşk bu. Öte yandan da birlikte büyüyüp kardeş olmamış iki karakter söz konusu olduğundan ne ölçüde ensest sayılacağı da muğlak. Birbirlerini yetişkin olduktan sonra tanımışlar. Pek de taze bir ilişki olmayıp epeyce demlenmiş olduğu da anlaşılıyor. Ama rahatsızlık da ortada ki, kız o ara uğrayan erkek arkadaşına kardeşliği telaffuz edemeyip, kuzen kaçamağına sığınıyor.

Sinemaya da yatkın bir sadelik bu. En bilinenini Shepard Kim Basinger ile oynamıştı. Oyun Türkiye’de de birkaç kez sahnelendi.

 

 

Bir de lanetli kader teması eşlik ediyor hikayeye; diyaloglardan kızın erkeğinin yalnızca kendine ait olacağı zamanı beklemekle ömür tüketmiş annesinin aşkla ilişkisini devralıp sürdürdüğünü anlıyoruz. Hatta oğlanın da ilişkilerini mutluluğa taşıyamamış babasının yaşamını devralıp, tekrarlamaya yazgılı olduğunu...

 

3- Amerikan gerçeği                            

 

Amerika söz konusu olduğunda lanetli kader teması sadece bireysel dramlara değil, toplumsal oluşumlara da eşlik ediyor Sheapard’da. Zaten tarihi olan bir sosyal yaşama diğer kıtalara göre geç katılmış Amerikan toplumu, spekülatörlerin, avukatların, reklamcıların vd. profesyonellerin de sürüklemesiyle zamanla başlangıçtaki tarım toplumu zamanlarındaki değerlerini de yitirerek manasız bir boşluğa sürüklenmiştir. Öyle ki, “Aç sınıfın laneti”nde tipik emekçi sınıf duyarlılığı taşıyıcısı yoksul ama muhtaç olmayan ailenin açlığı yiyeceğe yönelik değildir, daha derin bir gereksinimleri vardır. Kimliğe, ayırt edilen tatmin edici rollere ihtiyaç duyarlar. Onlar aç sınıftan olmayı reddeder, yeni bir kimlik ararlar. Katille kurbanın birlikte yokolduğu bir düzendir bu. Tıpkı oyunun sonunda anlatılan kartalla kedi masalındaki gibi. Kedi kendisini kaçıran kartalın bağrını deşer. İkisi birden çırpınarak yere çakılırlar. İkisi tek canmış gibi.[TO1.s.27]

 

 

Tam da bu yitirilmiş kırsal toplumun hakiki zamanlarında geçen Terence Malick’in “The Days of Haven” [Cennet Güncesi] filmindeki rolüyle beyazperdedeki yerini pekiştirmiş olması da tamamen raslantı olmasa gerek.   

 

 

Öyle ki başka yerlerden daha da önce ve hızlı değişen bir toplumdur bu. Geliştikçe oturmamışlığı daha da katmerlenip yeniden çıkar su yüzüne “Aşk Delisi”nin cereyan ettiği yol üstü moteli tesadüf sayılmamalı… Bir tür yol kültürü olarak bulabiliyor en iyi ifade edilebileceği ortamı. At sırtındaki Marlboro-man’in direksiyon başındaki orta-sınıflaşmış hali bu.   

 

 

Bütün bu sürecin ardında bıraktığı boşluğun enkazını en ziyade Edward Hopper’in resimlerinden benzinciler, moteller, mahalleler, hatta kasabalar inşa edilince de dolmayan Amerika’ya has o ıssızlığın ifadelerinden tanıyoruz.    

 

        

Andığım kurmaca karakterler kadar Shepard’ın kendi hayatı da besbelli bu. Diğer kardeşi Sandy Rogers’in Fool for Love’u seslendiren yanık kırsal sesi de https://www.youtube.com/watch?v=jFvTVQObI5I özlenen o kırsallığın ifadesi. Shepard’in kaybıyla Amerikan gerçekliği kayda değer ifadelerinden birini daha yitirmiş oldu.

 

 

 

4- Değişen taşra ve yollar                    

 

         

“Amerikan gerçekliğinden bize ne?” diyemeyiz çünkü 50’ler ertesi Amerikanlaşmanın ilk bakışta göze çarpan, ithal oldukları aşikâr cola, burger gibi sembolleriyle gündeme gelmelerine alışılmış belirgin izleri yanı sıra şehirlerarası yolculuk ve taşra kasveti gibi gözlerden ırak veçheleri de var. Yaklaştıkça insanın üzerine çöken ve kasabalarda yoğunlaşıp dayanılmaz ağırlığıyla insanın içini de boşaltan yoksunluk duygusunun kısaca taşra sıkıntısının tabii ki daha önce de yabancısı değildik. Ama önce otomobiller, ardından şehirlerarası yol ağının tamamlanıp üzerine bir de asfaltlanınca, Anadolu’nun her yerini günde birkaç kez birbirine bağlayan seferleriyle ve “çayların şirketten” olduğu dinlenme tesisi molalarıyla otobüs yolculuğu deneyimi, kendi başına her şeyden ayrı dillendirilip, yorumlanması gereken bir vakaya dönüştü. Nereden bakılsa 60’lar ertesi modernleşmenin hayatımıza kattığı yeniliklerdi. Sırf şehirlerarası da değil, metropolitan merkezlerdeki yaşam kadar taşrayı da köklü biçimde değiştiren yenilikler, hayatları tıpkı Amerika’yı değiştirdiği gibi çevresine dönüşecek buraları da köklü biçimde dönüştürdü… Yusuf Atılgan’ın filmi de çekilen “Anayurt Oteli” bu katmerlenmiş taşra sıkıntısının tasviriydi. Orhan Pamuk’un Yeni Hayat’ıyla, Hasan Ali Toptaş’ın Kuşlar Yasına Gider’i ile, Tunç Okan’ın Sarı Mercedes adıyla filmleştirdiği, Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü roman ve Ömer Kavur’un Amansız Yol filmi de  yeni yolculuk deneyimlerinin… Tunç Okan’ın “Otobüs”ü ise tamamen farklı bir olgu; Avrupa’da misafir işçilik vaadiyle dolandırılanların öyküsüydü. Shepard’ın atış yaptığı ara bölgeleri kurcalayan daha tanıdık bir sinemacı arıyorsak onu Hamburg-Altona’da Fatih Akın adıyla bulacağız.

 

 

Bu süreci taşranın statüsünün pekiştiğiyle tanımlamak eksik olur; hatta karayolu ağı ve sık otobüs seferleriyle ulaşılabilirliğin artması kendine güvenle beslenen bir statü yükselmesi anlamına bile gelmedi değil. Ayrıca önce radyo ve çeşitlenmiş günlük gazete, ardından TV, kamusal iletişime ulaşım ayrıcalığını taşra lehine törpüleyip hepsini eşitlemişti. Paralelinde beyaz ve kahverengi eşya bayilerinin ücra köşelere kadar yayılması, hayat standartları arasındaki uçurumun da azalma işaretiydi. İş taşralılığıyla övünmeye varmasa da, köken bağı zayıflayıp, bir tür şimdiki zaman kaynaklı yerel aidiyetin geliştiği bile söylenebilir.

 

 

5- Shepard’ın mirası                  

 

 

Türkiye görmemiş bir Sam Shepard’ın bütün bunların temsili olarak anmanın densizlik olacağı aşikâr. Ama Amerikan kırsalıyla taşrası ara kesitinden insanlık halleri tasvirleri türetip bir de onları oyunlaştırıp canlandırmış bir yazar ve hem sahnede gövdesini hem de perdede mimiklerini kullanabilmiş çağının kayda değer aktörlerinden biri olarak yaşadığımız ve yaşayacağımız bıçak sırtlarını kavramakta zorlandığımızda ilhamına başvuracağımız bir miras olacağına da kuşku yok.

Ancak ona, yazıp oynadıklarıyla bir oyun insanı olduğunu unutup, dünyayı anla[t]mayı iş edinmiş bir sol entellektüel rolü de biçemeyiz.

 

 

“… Benim oyun yazmaya başlamamın nedeni oyunun duyarlığını(“Çocuk”ta olduğu gibi) yetişkin yaşamına geçirebilme umuduydu. Eğer “oyun” “iş” haline gelecekse, o zaman neden oyun?..

...Sözcükler canlı birer büyüdür, sembol değil. Böyle alındığında yaşamın örgütlenmesi oyuncu ve seyirci arasında havaya çarpan sözcükleri solumak bizim kimyasal bileşimimizi değiştirecek güce sahiptir. Yine de böyle bir olgunun eleştirel değerlendirilmesi hemen her zaman sembolizm veya “sürrealizm” kategorilerine veya bir başka kabul gören uygun yere indirgenir. Diğer bir deyişle yaşayandan ayrıksanıp ölüye adanır…

...Akademik çevrelerde genellikle oyun yazarlarının “fikirlerle” ilgilendiği kabul edilir. Bu fikir başlangıçta yukarıdan bilinmeyen birileri tarafından granit üzerine yazılmışçasına bize miras kalmış ama ilk sahibi hiç ortaya çıkmamıştır. Benim için bu kavramla ilgili sorun, taraftarlarının yalnızca beyne seslenen fikirlere değinmeleri, gövdeyi, duyguları ve geri kalan her şeyi yadsımalarından doğmaktadır. “Bu oyunun fikrini nereden aldınız?”… Fikirler oyunlardan doğar, oyunlar fikirlerden değil...” (Shepard. Sam; Görsellik, Dil ve İçsel Kitaplık; TO1.s.9-17)

Başta Rox ve Alp ve tüm tiyatro camiası ile okur ve izleyenlerinin başı sağolsun.

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.