Bir süper-ego fantezisi: ‘Tereddüt’

“İster çocuk gelin ol, ister modern bir psikiyatr; biz kadınlar olarak aynı dertleri paylaşıyoruz ve hepimizin ortak yönleri var” cümlesi korkunç bir sahtekârlık ve vicdan katliamı değil mi? Bunun, “evsiz barksız göçmenleri anlıyorum, evde doğalgaz gitti ve soğuğu iliklerimizde hissettik” demekten ne farkı var?

26.12.2016 10:22
İsmail-Yaprak



 

Dünya literatüründe yapısalcılık çok meşhur bir okuma yöntemiydi, özellikle 60’larda. Hayatı ikililere bölüp karşılaştırmalar üzerinden düşünmek ve birini öbürüne tercih etmek modaydı. Doğu/batı, kadın/erkek, doğa/medeniyet ikililerini kuruyor ve hep bir tarafa ağırlık veriyordun. İşte efendim, aslında doğuyu hep yanlış anlamışlardı, kadın hep aşağılanmıştı, asıl gerçeklik doğaya dönmekten geçiyordu (daha yeni bunun borazanlığını yapan Captain Fantastic’i hatırlayın). Oysa post-yapısalcılık peydah olunca yapısalcılar neye uğradıklarını şaşırdı. Çünkü birer lego oyuncağıymış gibi kurdukları o ikililerin yapısını birileri rahatlıkla bozmaya başladı. Sonra da işlerin öyle kolay analiz edilemeyeceği ortaya çıktı. Gerçek eserler ikililer yaratıp taraf tutanlardan değil, o ikilileri bozanların arasından çıkıyordu çünkü.

 

Şimdi Yeşim Ustaoğlu’nun son filmi Tereddüt’ü düşünelim. Tipik bir ikili üzerine kurulu film: bir tarafta okumasına mani olunmuş, çocuk gelin Esma. Diğer tarafta okumuş, eğitimli, psikiyatr Şehnaz. Bir tarafta geleneksel değerler, din ve taşra. Diğer tarafta sekülerlik, modernlik ve şehir. Bir tarafta tepsi böreği ile çay. Diğer tarafta biftekle kırmızı şarap… Ustaoğlu’nun isteği naif: bizi ayrı dünyaların insanları olarak bu iki kadının ortaklığına inandırmak istiyor.Aslında derdi, tam da bu ikilileri yok etmek. İşte buradaki mesele, Ustaoğlu’nun yapmak istediğinin, o farkına varmadan kendi kendini yapı sökümüne uğratması… Şunu unutmamak lâzım: her bir “ötekini anlama ve empati” çabası, içinde bir tahakküm ve üstünlüğü barındırır. Ayaklarını kaybetmiş birini gördüğümüzde, onun için üzülürüz ve bir anlığına empati kurarız. Bu empati “bizim ayaklarımız olmasaydı hayat ne kadar zor olurdu”yu düşünmekten başka bir anlama gelmez ve tam da bu yüzden, ayaklarımızın olduğunu keşfedip rahatlar ve şükrederiz. Böyle durumlarda ötekini anlarmış gibi yaparız; oysa ötekini anlamak imkânsızdır. Ötekini anlamak nihayetinde bir totolojiye çıkmak zorundadır, çünkü ortaya çıkan gerçek, ötekinin biz olmadığıdır.

 

Tereddüt filminin Ustaoğlu’nun bilinçaltının bir yansıması olduğunu iddia etmek makul görünüyor. Ustaoğlu, belki de çocuk gelin sorununa el atmak isteyen, bunu izleyicisine göstermek isteyen bir dünyadan seslenmeye çalışıyor. Bu noktada kendini modern tarafa yerleştirip, taşraya nasıl bir gözle baktığını açıklıyor. O bireysel ve ekonomik özgürlüğünü elde etmiş, eğitimli, çağdaş bir doktor. Ruh doktoru… Annesi tarafından genç yaşta evlendirilmiş, rızası sorulmamış ve her gün tecavüze uğrayan, ölümüne mutsuz bu kızı (bu çocuk gelini/gelinleri) bir doktor olarak anlamaya çalışıyor. Ustaoğlu bize diyor ki: “Evet, küçük kız, ben senin neler yaşadığını biliyorum. Seni çok iyi anlıyorum.” Sanki kendisinin karşısına çıkıp “Hadi oradan, sen ne anlarsın bu kızın çektiği acıdan, tek bildiğiniz fildişi kulelerinizde içip dans etmek” diye üstüne gitmemizden korktuğu için, bizzat karakterini psikiyatrist yapmış (buradan çok iyi bir Foucault okuması çıkarmak isteyenler buyursun)! Sizce de Ustaoğlu, Elmas’ı anladığını göstermenin kanıtı peşinde koşuyor gibi durmuyor mu? Daha beylik anlamda söylersek, Elmas’ın hislerini anlamak için bir psikiyatrist yaratmak, biraz da (korkudan) kolaya kaçmak demek değil mi? Burada gizil bir tahakküm yok mu? Sonra Ustaoğlu eli arttırıp, kendisinin bilinçaltı rüyası olarak düşündüğümüz filmde, Elmas’ın kocasını ve kaynanasını birdenbire yok ederek Elmas’ı özgür kılıveriyor. Bu insanların nasıl öldüklerinin gösterilmemesi de bu açıdan çok manidar. Çünkü bu bir rüya (bir de Semih Kaplanoğlu’nun Meleğin Düşüşü’nü izleyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız). Ustaoğlu gerçekçi bir tasvir yapmanın peşinde değil; o modern bir kadın olarak çocuk gelinlerle empati kurduğu ve onların hayatlarını kurtardığı bir ütopik masalın içinden sesleniyor bize. Burada içten içe bir vicdan muhasebesi var aslında. Böylece yavaş yavaş filmin bir süper-ego fantezisi olduğunu anlıyoruz.  

 

“Kadın” açısından söylersek, bir yandan, kendi modern dünyamızda bize sunulan fırsatları değerlendirip, iyi okullarda okuyup, özgür tercihlerde bulunarak, sevip âşık olduğumuz erkeklerle birlikte mutlu bir hayat yaşıyoruz. Diğer yandan ise içimizde bu dünyanın onda birini yaşayamayan başka bir gerçekliğin olduğunun da farkındayız. Filmde bu “başka gerçeklik,” yani öteki, bir çocuk gelin olarak sembolize ediliyor (duruma göre bir göçmen, bir işçi, bir yatalak da olabilirdi). Bu “vicdanın sesini dinleme ve ötekini düşünme” çabası kendi içinde bir çıkmaz, çünkü Ustaoğlu sonuçta yine ‘üstün’ konumdan (bir doktor olarak) Elmas’ı “anlıyor” ve bize “şey, yani bizim de Elmas’tan aşağı kalır yanımız yok” demeye getiriyor. Elmas zorla evlendirilmiş; biz modernler severek evleniyoruz da ne oluyor, diyor. Elmas her gün tecavüze uğruyor; bizim kocalarımız da “rakı içelim” dememize rağmen şarap içerek her gün bizim ruhlarımıza tecavüz ediyor, diyor. İnsanlar filmde Şehnaz’ın Elmas’ta kendini görmesini ve kendi mutsuzluğunu keşfetmesini çok büyüleyici bulmuşlar anlaşılan; ama buradaki inanılmaz narsisizmi ve modern kibiri göremiyor olmaları beni şaşırtıyor. Zaten yapısöküm de tam olarak bu değil mi? “İster çocuk gelin ol, ister modern bir psikiyatr; biz kadınlar olarak aynı dertleri paylaşıyoruz ve hepimizin ortak yönleri var” cümlesi korkunç bir sahtekârlık ve vicdan katliamı değil mi? Bunun, “evsiz barksız göçmenleri anlıyorum, evde doğalgaz gitti ve soğuğu iliklerimizde hissettik” demekten ne farkı var?

 

İki kadın bir bara gidiyorsunuz. Biralarınız geliyor. Arkadaşınız “Biliyor musun, şu bahsi geçen kız var ya, Elmas, kocası her gün kendisine tecavüz ediyormuş. Ne yapacağını bilemiyormuş kız, perişan haldeymiş” diye size anlatıyor. Tabii Elmas adına çok üzülüyor, bütün gün onu düşünüyor ve imkân olsa onu bu dertten kurtaracağınızı söylüyorsunuz kendi kendinize. Sonra evinize geliyorsunuz. Yaptığınız yemek, birlikte şarap içtiğiniz kocanız, lüks eşyalarınız aklınıza Elmas’ı getiriyor. Birden şunu fark ediyorsunuz: aaa kocanız zaten sizi sevmiyor ki! Kendisine tapan, erken boşalan, kadından anlamayan, pornocu hödüğün teki aslında kocanız! Bir anda Elmas’la bir bağ oluşuyor aranızda. Eh, çok da farklı değilsiniz. Şu kadın ruhu yok mu? Kültürü, geleneği göreneği ne olursa olsun o ruh aynı!

 

Tamam işte, artık kâbuslarınızda boğulmak yok. Artık tereddütsüz, huzurla uyuyabilirsiniz.

 

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(1)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

Zeynep26.12.2016 13:40:39
Katılıyorum.