Beyaz Türklerin dayanılmaz iktidarsızlığı

02.04.2015 15:49
Kemal-İnan

inan@sabanciuniv.edu

Serbestiyet’te yazdığım Beyaz Türkler başlıklı ilk yazımın ilham kaynağı nasıl Gürbüz Özaltınlı’nın liberal aydınların bir kesimini sorgulayan bir yazısı ise, bu yazıyı yazdıran itici güç de yine Özaltınlı’nın lafı eğip bükmeden, insanı açıkça aptal yerine koyan bazı aydınları protesto eden, hattâ kendi deyimiyle protesto ötesi bir tavır koyan Bu aydınları okumayı reddediyorum başlıklı yazısı oldu. 

Aynı bir önceki yazımdaki gibi, Özaltınlı’nın vicdan kaynaklı bu tepkisine katılmakla beraber, ortadaki sorunu büyük bir ihtimalle yoğun bir mahalle baskısı altındaki aydınların fırsatçı ruh hallerini yansıtan kollektif tavırlarından çok, bu kitleyi dans ettiren taban kitlesinde aramanın daha yapıcı ve açıklayıcı olduğuna inanıyor ve yazımı bu anlayış çerçevesinde kaleme alıyorum. 

Önce, bir önceki Beyaz Türkler yazımın ana temasını hatırlatmak isterim. Ulusal, ulusol, Kemalist, milliyetçi, liberal ve benzeri kesimlerin çoğunluğunu içeren ve bunlar içinde etkin olan kesimi, üst-orta sınıf asker-sivil bürokrat ve profesyonellerin oluşturduğu kesimi, beyaz Türk olarak adlandırmıştım. Bu kesimin söz konusu yazımda değindiğim iki belirleyici özelliğini bir miktar daha açarak anımsatmak isterim. 

Bu özelliklerden ilki, beyaz Türklerin kültürel bir sınıf nefreti ile karşı olduğu şeyi, Erdoğan veya diğer AK Parti temsilcilerinden çok, AK Partinin ılımlı müteyeddin tabanını oluşturan Müslüman kitlenin kültürü ve yaşam biçimi olması. Bu düşmanlık ve nefret her vesile ile su üstüne çıkıyor. Aşağıda yakın çevremden, zaman zaman içerdiği ırkçı tonlardan dolayı beni dehşete kaptıran birkaç örnek vereyim. 

Örneğin bir beyaz Türk yakınıma, Almanya’da bir kahvenin girişinde “Müslümanlar giremez” tabelası olduğunu söylediğimde, hiç çekinmeden ve hiçbir ayrım yapmadan, Müslümanların bunu hak ettiğini ifade etti. Mezuniyet zamanımdan kalma Ankara Kolejli bir grubun iç haberleşmesinde, Hollanda’da üretilen ve çok açık ve galiz ırkçı sloganları içeren, seçilmiş fotograflar da kullanılarak Müslümanların Avrupa dışına atılmasını benimseyen bir slayt gösterisine tepki gösterdiğimde, “bu Müslümanlar da çok oluyor, adamlar görüşlerinde çok haklı” yönünde ortak bir yoruma varıyorlar.

Bir başka yakın dostum, tam bir indirgemeci amatör tarihçi konumundan, tarih boyunca Hıristiyanlığın İncil ile insancıl mesajlar verirken, Müslümanlığın kitabı olan Kuran’ın tam tersine insanlık karşıtı, çatışmacı, şiddet ve öldürme içeren mesajlar içerdiğini ifade ediyor. Yine bir başka yakınım kestirme bir görüşle, dünyada bir gelişkin ve uygar insan tipolojisi olduğunu ve genelde Müslümanların bu tanıma hiç uymadığını ifade ediyor.  Her ne kadar facebook ve twitter tiryakisi değilsem de, salt internet mesajlarından bile, beyaz Türklerden gelen ve Müslümanlığı ve Müslümanları aşağılayan, bunlara benzer çok sayıda genellemeci örnek ekleyebilirim.

Ayrıca, yukarda örneklerini verdiğim bu kaba saba ve ırkçılığın en derin köşelerine nüfuz eden görüşlerin sahipleri, çoğunlukla zekâlarından şüphe edilmeyecek, kendi mesleklerinde teknik olarak tepe noktalara çıkmış bireylerden oluşuyor. Bu örneklerin sahiplerinin ortak noktaları, dünyayı algılama yönünde gereken genel bir birikime yeterince duyarlı olmamaları ve bu nedenle de -- kestirme yönden “tweet atma”nın ötesinde -- kendilerini yazılı, yani kalıcı ve sistematik bir biçimde ifade etme çabası göstermemeleri.

Söz konusu sınıf nefreti, temellerden yoksun tipik bir üst sınıf özgüveni ile, ilkokuldan beri süregelen yalan yanlış ancak yoğun bir eğitim sisteminin pekiştirdiği cehaletin karışımından oluşan bir ürün. Diğer bir deyişle, bu görüşler bir eğitim sisteminin ve bunun bir yansıması olan beyaz Türk sosyal ortamının, ön yargılarla dolu ancak herhangi bir ard amacı olmayan samimi bir ifadesi. 

Son zamanlarda eğitim şurasında tartışılan Osmanlıca konusu etrafında, söz konusu nefretin ikinci bir boyutu daha ortaya çıktı: kendi geçmişinden ve tarihinden nefret. Milli Eğitim Bakanı konuyu çok makul bir biçimde noktaladı ve ezcümle şöyle dedi:

“Belki öğrencilerin çoğunluğu Osmanlıca dilini ve yazısını yeterince hazmedemiyecekler ve anlayamayacaklar diyelim, ama allahaşkına insanın kendi atalarının hattâ aile yakınlarının geçmişini birinci elden okuyup anlamalarının ya da en azından anlamaya çaba göstermelerinin özgüven kazandırmaktan öte nasıl bir zararı olabilir ?” 

Oral Çalışlar, kanımca önemli bir katkı olarak, İsmet Paşanın hâtıratında açıkladığı gibi, Latin alfabesinin getirilmesindeki amacın okuma yazma yeteneğinin yayılması olmadığını; toplumu zararlı gördükleri Arap ve Fars etkilerinden -- ve tabii bir anlamda toplumun kendi geçmişinin belirleyici bir boyutundan -- arındırmak olduğunu, çok açık bir biçimde kamuoyunun bilgisine sundu. Bu da, beyaz Türklerde sözünü ettiğim nefret duygusunun, kendiliğinden oluşmuş bir akıl egzersizinin sonucundan çok, bir eğitim mühendisliği ile aşılanmış bir ideolojik kalıbın sonucu olduğunu gösteriyor. 

Önceki yazımda yer alan ikinci özellik, beyaz Türklerin Cumhuriyet tarihinde yaşadıklarıyla, dünyada benzeri az görülecek bir küresel sınıf atlamanın ürünü olmaları. Doksan yıllık bir eğitim sistemi ile pekişmiş olan ve “Batılılaşma” adını verdiğimiz bu kültürel yabancılaşmayı dengelemek için atılan adım ise, yine eğitim sistemimizin ilkokula kadar inen, tepeden inme ve köklendirilemeyen, etnik temelli bir Türk milliyetçiliği ile satüre edilmesi.

İlgili yazımda da belirttiğim gibi, bu eğitim sistemi içinde yetişmiş olan beyaz Türklerin, yukarda örneklerini verdiğim ırkçı nefretlerini yönelttikleri kesim ise, gerek etnik gerek kültürel olarak aynı kökenden gelen müslüman çoğunluk. Bu yönüyle de beyaz Türklerin kendi halkına yönelttiği kültürel-ırkçı sınıf nefretinin modernleşme tarihinde bir benzeri yok. Bu durumun -- yani sınıf atlayan bireylerin yeni katıldıkları üst sınıflara yaranmak için koptukları sınıfa doğrulttuğu nefretin -- bir benzerini, örneğin çeşitli Avrupa ülkelerine giden (akademik, bürokrat, iş adamı) beyaz Türklerin, yabancılara karşı kendilerini titizlikle bu ülkelerdeki dindar Müslüman Türk işçilerinden ayırdetme çabalarında görebiliriz. 

Yukarıda bir açıdan samimi olarak nitelendirdiğim beyaz Türklerin, eli “tweet atma”nın ötesinde kalem tutan ve Gürbüz Özaltınlı’yı isyan ettiren temsilcileri ise, farklı bir konuma sahip. Bu kesim varolan birikimlerini kullanarak, yukarda örneklerini verdiğim kaba Müslümanlık karşıtı görünümlü ırkçı açıklar vermeden, kültürel ırkçılıklarını suyun altından götürüyor. Bu kesimin gerçekleri kabul edilemez ölçülerde çarpıtmada destek aldığı iki olgu var.

Bu olgulardan ilki, yukarda örneklerini verdiğim, iyi eğitilmiş beyaz ön yargıların basit akıl yürütmeyi bile bloke eden nefret özelliği. 

İkinci olgu ise daha karanlık. Sadece AK Parti’nin değil, küresel bir Müslüman liderliğin simgesi haline gelen Erdoğan’ı yıpratmaya (Kürt milliyetçileri) ve/ya devirmeye (Gülenciler, neocon-İsrael ittifakı ve başta Almanya olmak üzere, Müslüman azınlıklarla sorunları olan bazı AB ülkeleri) yönelik yurtiçi ve yurtdışı muhalefet odaklarının politikaları ve kullandıkları olanaklar. Bu iki olanağı birleştirdiğiniz zaman, Erdoğan karşıtı sözde aydın cephesine dört dörtlük malzeme oluşuyor. Biraz utanç verici ama bir gerçek. 

Yukarda sözünü ettiğim olgulardan ikincisini biraz daha açmak için, Türkiye’deki muhalefetin anatomisine girmek gerekiyor. İktidar yanlısı ya da karşıtı olsun, genel olarak yerleşik bir kanı var: AK Parti’nin karşısındaki muhalefet çok yetersiz ve görevini yapmıyor. 

Çoğu kez muhalif bloklar içinde dikkatli bir ayrım yapılmadan varılan bu yargının incelenmeye muhtaç olduğu görülüyor.  Kalın çizgilerle bir ayrım yapılırsa, muhalefet birbirinden oldukça farklı üç bloktan oluşuyor:

(1) Kürt milliyetçileri; (2) Gülen hareketi; (3) beyaz Türkler – kendilerini CHP, MHP ve diğer irili ufaklı siyasal partiler ile STK’lar üzerinden ortaya koyuyorlar.  (1) Kürt milliyetçileri ile başlayalım. Bu kesimin bir ucu ayrılıkçı ve bağımsız Kürdistan kurabilme özlemine sahip, şiddet yanlısı milliyetçilerden oluşurken, diğer ucu barış ve açılıma öncelik tanıyan ve ulusal siyaset tablosunda yerini almaya razı olan ılımlı milliyetçilerden oluşuyor.

Keskin milliyetçi kesimin muhalefet nedeni, AK Parti’nin kendi tabanı üzerinde yarattığı demokratik tehdit. Bu demokratik tehdidi göğüsleme biçimleri, HDP'nin meclisteki sert siyasal muhalefeti ile PKK ve bileşenlerinin yerel nüfus üzerinde uyguladığı kaba kuvvet ve zorbalığı; bu yolla bir karşı-tehdit oluşturma politikasını içeriyor. Bu zorbalığın nerelere kadar varacağını 6-7 Ekim Kobani eylemlerinde yakından gördük. Bu örneği yalnızca geçici bir politik hata veya yanlış anlama sonucu gelişen vahşeti ve neden olduğu ölümleri görürsek, olaya eksik bakmış oluruz. Asıl önemli olan, yerel halk üzerinde KCK ve diğer yan örgütlerle sağlanan sürekli bir baskının varlığı. Bu baskının amacı, AK Parti’nin -- ve HÜDA-PAR gibi diğer Kürt siyasal partilerinin -- mevcut ve gelecekte oluşabilecek Kürt destekçilerini sınırlı tutmak.

Ayrılıkçı Kürt milliyetçileri, arka planda PKK'nın silâhlarına dayalı bu kaba baskının ortadan kalkması halinde, barış hareketine ve çözüm sürecine destek veren parti ve gruplara duyulan sempatinin hızla artacağı endişesini taşıyor.  Kürt milliyetçilerinin gücü, yerel Kürt nüfusundan oluşan tabana yakından bağlı. Muhalefetin siyasal bir mantığı var ve tabandaki milliyetçi sempati daha ılımlı bir biçim alırsa, bu muhalefet bloku, gelişkin demokratik toplumlarda görülen ve arzu edilen uzlaşma konumuna gelebilir. Bu durumda Kürt milliyetçiliği kendi tabanına bir kaba kuvvet baskısı yapmaya gerek duymayan siyasal bir muhalefet odağına dönüşebilir.

Daha özlü bir deyişle, taban tavanı uzlaşmaya zorlayabilir. “Çözüm süreci” bu umudun somut politikasını yansıtıyor.  Öte yandan iktidar Kürtlere dönük politikasını sertleştirirse, daha doğrusu kamu düzeninin kasıtlı olarak bozulması ile sertlik yönünde zorlanmaya başlarsa ve bu durum artarak sürerse, Kürt tabanı daha ayrımcı bir milliyetçiliğe zorlanabilir. Kanımca bu durumda endişe duymamız gereken kesim, içerdeki mızmız liberaller değil, Erdoğan'ın yükselen profilinden endişe duyan dış güçler olabilir. Bunun göstergelerini Batı ülkeleri arasında PKK ve PYD’ye karşı yumuşayan, hattâ gaz veren tavırlardan görüyoruz. 

(2) İkinci muhalefet kesimi, yani Gülen hareketi, daha alışılmamış bir blok ve bugün ürkütücü bazı özellikleri su üstüne çıkmış olmakla beraber, daha birçok yönü de geçmişten gelen gizli kapaklı ilişkilerden oluşuyor.  Yıllar boyunca Gülen hareketine olan tepkiler, Türk militaristlerinin, ulusalcılarının, solcularının ve benzeri laik kesimlerin, AK Parti’ye karşı da kullanılan ve etkisi sınırlı kalan şeriatçılık suçlamalarını aşmıyordu. Hattâ Bülent Ecevit gibi sosyal demokrat ve laik kişiliği sorgulanamayacak bir politikacının bile, bu suçlamaları ikinci plana iterek yurt dışında kurmuş olduğu okullar nedeniyle Fethullah Gülen'e pozitif puan verdiğini biliyoruz.  Öte yandan, zaman zaman Gülen hareketinin kurduğu eğitim ağının finansmanının hangi koşullarda sağlandığı, nereden geldiği  gibi ortamı bulandıran sorular da ortaya atılıyordu.

Yine de Gülen hareketi, laik kesimin mutad şeriat eleştirileri bir yana, toplumsal desteği yüksek olan AK Parti’nin başlatmış olduğu modernleşme hareketine omuz ve destek veren, bu yönüyle olumlu bir hareket olarak görülüyordu. Ta ki, dokuz kişinin uluslararası sularda İsrail askerleri tarafından katledildiği Mavi Marmara eylemine, Gülen hareketinin, İsrail hükümetinden izin alınmış olması gerektiği yönündeki anlaşılması zor eleştirilerine kadar!  Medyada bilinen bir olgudur.

Bağımsız görüntü veren bir gazetecinin belli bir siyasi kampa verdiği hizmetin etkili olabilmesi için önemli bir koşul, "olduğun gibi görün" ilkesine bağlı bir güvenilirliğe sahip olmasıdır. Ülkemizdeki kutuplaşma sonucu bu tür bir kredibilite sorununda fazla bir incelme olmadığı için, örneği ABD'den vereyim. New York Times gazeteciliğinin ileri gelen kurtları, birçok konuda kredilerini pekiştiren bağımsız ve "politically correct" görüşleri dile getirirken, çok kritik bir konuda ve birdenbire ve beklenmedik bir biçimde, etik sınırları hiçe sayarak İsrail lobisine destek verirler. Bu ân, onların birikmiş kredilerini kullanma ânıdır. Bir süre sonra kısa hafızalı ABD medyasında bu olay unutulur ve tekrar kredi biriktirme sürecine girilir.  Gülen hareketi Mavi Marmara eyleminde bu biçimde bir kredi kullandı. Kanımca, eğer bu tavır İsrail hükümetinin el altından isteği doğrultusunda gerçekleştiyse, bu karar ile birikmiş kredi ucuza gitti. Çünkü fazla bir etkisi olmadığı gibi, Gülen hareketini projektörlerin altına koyarak kredi kaybetmesine neden oldu. 

ABD'de siyasetin önemli özelliklerinden biri, Yahudi lobisinin gerek iç gerek dış politikadaki olağanüstü etkisidir. Bu özellik düşünüldüğünde, Yahudi lobisinin ve ABD politikasının belli kesimlerinin, Fethullah Gülen gibi Müslüman konumu apaçık olan bir lidere sahip, ABD içinde ve dışında okulları ve ilgili kurumları içeren, çok kapsamlı, eğitim ağırlıklı bir ağı kontrol eden bir örgüte duyarsız kalması, düşünülemeyecek bir durumdur.

Eğer Fethullah Gülen ve örgütü gerçekten bu güce sahip otonom bir yapı olsaydı, söz konusu lobi ve çevresi bu yapıyı tek bir molekülü kalmayacak bir biçimde imha ederdi. Eğer imha etmediyse, hattâ bir hasım olarak bile algılamadıysa, akla gelen tek neden bu örgütün Müslümanlar üzerinde varolan prestijini, yani kredisini kullanarak kapıyı kritik durumlarda kullanılmak üzere çeşitli manipülasyonlara açık tutmaktır. Bazı köşe yazarlarımızın kaleminden, Sisi örneğinde olduğu gibi Türkiye’de de uyumlu bir İslâmî rejimin kurulması çabalarından “üçüncü Gladio” olarak söz edildiğini görüyoruz. Doğru veya yanlış; ancak ABD ve AB kökenli, Erdoğan karşıtı, sistematik ve sürekli yalan ve çarpıtma içeren bir algı üretme kampanyasını görmemek için kör olmak gerek. 

Gülen kampının kredisinin tümüyle kullanıldığı ve kamuoyunun gözleri önünde cereyan eden ilk kritik olay, İsrail sözcülerinin açık bir biçimde "sırlarımızı İran'a veriyor" suçlaması ile "katli vacip" fetvası verdiği MİT müsteşarı Hakan Fidan ve de dolaylı olarak başbakan üzerinden yapılan 7 Şubat operasyonuydu. Bunu, hepimizin gözü önünde cereyan eden ve burada ayrıntılarına girmeye gerek bile duymadığım 17-25 Aralık ve diğer olaylar izledi. 

Ayrıca, bu olaylarla eşzamanlı olarak, uzun bir süredir gizli kapaklı sürdürüldüğü ifade edilen, çok sayıda dinleme, fişleme, anahtar konumlu kişileri itibarsızlaştırma ve benzeri çok sayıda eylemi polis ve yargıdaki militanlarıyla sürdürdüğü iddiaları da su üstüne çıktı ve her geçen gün benzeri yeni bir olay daha ortaya çıkıyor. Bu gelişmelerden sonra, Gülen hareketinin yurtiçi ve yurtdışı militanları ile Hizmet hareketine inanç sempatisi besleyen taban ciddi bir biçimde ayrışmaya başladı. 

Bu süreç içinde çeşitli nedenlerle harekete bağlılığını sürdürmek durumunda kalan Gülenci militanların tek açıklaması vardı: Kendilerini, hukuk ve ahlâk ilkelerinin savunucusu oldukları için AK Partililerin yolsuzluklarını ortaya çıkarmaya adanmış insanlar olarak sundular. Hattâ iddialarını, Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk olaylarını ortaya çıkarmak gibi abartılı tezlerle desteklemeye kalkıştılar. Ancak diğer muhalefet gruplarından farklı bir paradoks ile karşı karşıydılar:

Bir yandan kendilerini siyaset dışı, dinî ve ahlâkî yönü ağır basan bir Hizmet hareketinin mensupları olarak tanıtırken, diğer yandan aşırı sivri ve polemikçi bir siyasi kampın içinde oldukları, aklı başında olan hiç kimsenin gözünden kaçmıyordu.  Bu olaylar üzerindeki kesin demokratik hüküm, Mart 2014 seçimlerinde yer aldı. Bu hüküm her ne kadar yolsuzlukları aklamamaktaysa da, olayın özünde yatan içeriğin bilinçli bir darbe olduğu yönündeki toplumsal kanıydı. Diğer muhalif kesimlerle yaptıkları işbirliklerine rağmen elde edilen sonuçlar, Hizmet destekçilerinin dindar müminlerden çok militan -- ya da kurban -- sayısı ile sınırlı olduğunu gösterdi. 

Demokratik açık toplum meselesi hariç, dünya görüşü olarak AK Parti’ye yakın, ancak tüm ideolojik farklılıklarına rağmen iktidar muhalifleri ile ilkeli sayılmayacak bir işbirliğine açık olan Gülencilerin, bugün olduğu gibi gelecekte de -- Kürt milliyetçilerinden farklı olarak -- sözü edilebilecek bir taban desteğine sahip olacakları düşünülemez. Ancak bir süre daha, hukuk ve güvenlik bürokrasisi içindeki militanları ile mücadelelerini sürdürebilirler ve de sürdürüyorlar. Daha da ötesinde, aynı Kürt milliyetçileri gibi dış güçlerin gündeminde yer alıyorlar; üstelikte yurtseverliği zorlayan herhangi bir taban frenine ya da benzeri herhangi bir kısıta tabi olmadan! 

Özetlersem, ayrılıkçı Kürt milliyetçilerinin politikaları, beğenelim beğenmeyelim, açık seçik bir muhalefeti; dış destek de bulabilen, ancak olası başarıları -- salt zorbalıkla ikna etmenin sınırları düşünülürse -- dayandıkları tabanın, yani Kürt halkının onayına muhtaç bir muhalefeti oluşturuyor.

Hizmet hareketi ise, gitgide bir taban desteğinden mahrum, yukarda açıkladığım paradokstan dolayı herhangi bir net politik görüşe sahip olamayan, ancak iç militanları -- ve eli bağlı kurbanları -- ile dış güçlerin desteği sayesinde, dış kaynaklı bir politik mantık doğrultusunda sorun çıkarma gücüne sahip bir muhalefeti simgeliyor. 

İktidar açısından bakılırsa, bu iki muhalefet hareketinin olumlu bir biçimde aşılması, bu hareketlerin taban ilişkilerini şeffaflaştırmaktan ve uygulanacak politikaları hareketin tavanından çok tabanlarına yönelik olarak sürdürmekten geçiyor. Zaten izlediğim kadarıyla yapılan da bu. Daha da açık ifade edersem, Gülen hareketinin ömrü, son çırpınışları içinde neden olabileceği olası siyasal ve ekonomik zararları küçümsemeksizin, gene de sınırlı görülüyor. Kürt milliyetçiliğinin geleceğinde ise, tahmin edilmesi olanak-dışı yeni bir küresel olay -- mesela yeni bir Ortadoğu şiddet sarmalı , ya da gelişmiş ülkelerde toplumsal patlamalara yol açabilecek bir ekonomik kriz -- olmadığı sürece, çözüm sürecinin öncülüğünde mutlu sona varılmaması için bir neden görmüyorum. Gene de, İskoçya’dan İspanya’daki Bask hareketine kadar örneklerden gördüğümüz gibi, yerel milliyetçiliklerin inatçı doğası her zaman barış ve akılcılık yönüne evrilmeyebiliyor. 

Muhalefetin geometrisine bir daha dikkatle bakalım. Üçgenin bir ucunda Kürtler: barış ve refaha eğilimli ılımlı Kürt milliyetçileri ile, elindeki silâha dayalı gücü kaybetmek istemeyen ayrılıkçı Kürt milliyetçileri. Bun ek olarak, komşu ülkelerdeki Kürtler ve onların siyasal örgütleri ile durumu kendi çıkarlarına uygun bir biçimde kullanmaya niyetli diğer dış güçler. Türkiye içi dinamiklere bakıldığı vakit, iktidar partisinin çözüm sürecindeki kararlılığı ve bu amaca uygun olarak kuzey Irak’taki Kürdistan bölgesi ile kurmuş olduğu ekonomik ilişkiler sonucunda, ibrenin barış ve refaha dayalı ılımlı Kürt milliyetçilerinden yana olduğunu görebiliriz. Yine de dış dinamikler beklenmedik roller oynayabilir. Ancak şu kadarı çok açık: iktidar karşıtı Kürt muhalefetinin, yani PKK ve HDP’nin, AK Parti’nin muhafazakar Müslüman tabanı ile ciddi bir derdi yok. Muhalefetin odaklandığı nokta, kendi Kürt milliyetçiliğine karşıt olan görüşün kuvvetli lideri Erdoğan ile. Bu bağlamda, asıl karşıtı olması gereken ulusalcı görünümlü CHP ve milliyetçi MHP ile bile ciddi bir gerilim yaratmayıp, tüm gerilimi AK Parti ve lideri Erdoğan ile oluşturuyor. 

Üçgenin ikinci köşesinde yer alan Gülenci hareketin de, AK Parti’nin muhafazakar tabanı ile hiçbir derdi olmadığı gibi, görünüşte ideolojik açıdan tam bir uyum içinde. Bu uyum, zamanında askerî vesayeti ortadan kaldırma sürecindeki işbirliğinin temelinde yatıyor. Ancak mesele Gülen hareketinin dış bağlarında. Bir an için -- ABD, İsrael, Almanya gibi -- hiçbir dış bağın olmadığını varsayalım. AK Parti de, Gülen hareketi de Müslüman tabana dayalı, modernleşmeye açık bir siyasal vizyonun temsilcileri. Gülen hareketi için, AK Parti ile işbirliği sonucu amaçlarını meşru demokratik yollarla gerçekleştirme yolu açıkken, gayri meşru yöntemlerle polis, asker ve yargı bürokrasilerini, yani devleti ele geçirmekte ne gibi bir ek yarar olabilir/di ? Gülen’in lider olma hırsı mı? Hiç inandırıcı değil. Ben bu soruya tek bir yanıt görüyorum: Gülen hareketinin uzun bir süredir otonom olmayan bir siyasal güç odağı olma özelliğine sahip olması. Bu özelliği gizlemek için kırk dereden su getiren ve sürekli olarak iktidarın yolsuzluklarına yüklenmek politikasını harekete geçiren Gülenci kampın, militanları dışında sağlıklı bir tabana sahip olduğunu söylemek güç. Ülkeye zarar verme kapasitesi oldukça yüksek olan, siyasal olan ama olmadığını iddia eden bu hareketin geleceği yok. Ama dış güçlerin Türkiye’ye müdahalesinde baş aktör olma özelliğine sahip. 

(3) Gelelim üçgenin üçüncü köşesine -- yaşadığımız sorunun aşılması en çetin olan ana kaynağına, yani beyaz Türk muhalefetine!  Ben birçok Türk aydını gibi Türkiye’nin önünü açacak en önemli sorunun Kürt sorunu olduğu ve bu sorun aşılırsa Türkiye’nin önünün açılacağı görüşünde değilim. Kanımca Türkiye’nin geleceğini belirleyecek en önemli sorun, beyaz Türklerin başını çektiği Türk sorunudur. Bu görüşümle, çözüm sürecini ve Kürtlerle barış ve kardeşlik içinde beraber yaşamanın önemini küçümsemiyorum; ona büyük önem veriyorum. Ancak, aşağıda yazacağım nedenlerden dolayı, bugün inanılmaz bir iktidarsızlığın girdabında bocalayan beyaz Türklerin, olası bir uyanma sürecinden sonra ülkenin yapacağı birçok ileri hamlede rol alacak bir güce sahip olduğu kanısındayım. 

Beyaz Türkleri anlamak için önce bu kesimin tarihine kısaca göz atalım. Beyazlar Cumhuriyet ile beraber eskiyi reddeden, yeninin ise eğitim sistemi içinde el yordamı ile oluşturulduğu bir ortamda yetişti. Her birey gibi beyaz Türklerin yetişmelerinde de en kritik dönem öğrencilikleri oldu. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de öğrencilik, özellikle üniversite öğrenciliği, üst-orta sınıflara geçiş dönemidir. Bu nedenle ve özellikle de Müslüman kültüre olan sistematik nefret nedeniyle, Türkiye’de öğrenciler alt sınıflara çoğunlukla yabancılık çekmiştir. Gene bu nedenle, özellikle 1960’lardan sonraki bütün devrimci görünümlerine rağmen halktan olan kopuklukları, onları üst sınıfların, özellikle de derin devlet bürokrasilerinin manipülasyonlarına açık tutmuştur.  Bunun en bariz örneklerinden biri Gezi olaylarıdır. Fransa’da, Yunanistan’da, ABD’de ve daha birçok ülkede görülen gençlik hareketlerinin kökeninde orta ve alt sınıflardan gelen ve ekonomik durumlarına isyan eden gençler yer alırken, Gezi olaylarında yer alan beyaz Türklerin iş durumlarının ve ekonomik keyiflerinin tıkırında olması, madalyonun diğer yüzünde ise içki, çevre ve yaşam biçimlerine müdahale gibi üst sınıflara mahsus sorun ve duyarlılıkların yer alması bir rastlantı değildir. 

Beyazların yetişmesinde yer alan eğitim, Müslümanlığa dayalı inançların ve ritüellerin küçümsenmesini ve seküler, hattâ ateist görüşlerin bir ilericilik sembolü olarak kabullenilmesini içerir. Türk solculuğu ve onunla elele yürüyen Kemalist ulusalcılık veya ulusolculuk, bu anlayışın içinden filizlenmiştir. 

AK Parti iktidarının beyaz Türklere vurduğu en büyük darbe, askeri vesayeti sonlandırması ya da en azından zayıflatması oldu. Çünkü militarist bir anlayışa dayalı olarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nde, halkın çoğunluğuna karşı beslenen örtük -- ancak bugünlerde iyiden iyiye su üstüne çıkan -- nefret duygularına sahip seçkin beyazları koruyan ve kendi “ilerici”liklerine karşı demokrasi sayesinde yükselebilecek olası “gerici” akımları -- Menderes ve Özal örneklerinde olduğu gibi -- iktidardan uzak tutan tek kudret, askerdi. Askeri darbelerin solcu öğrencilere karşı da kaba güç kullanması, aile içinde çözülecek -- 9 Mart hareketi gibi başarısız olsa bile -- bir problem olarak görülüyordu.  Şimdi ise beyaz Türkler, askerin ve onun geleneksel işbirlikçisi sayılacak üst bürokrasinin himayesinden yoksun kaldıkları bir dönemi yaşıyor. Müslüman kültür ile bu kültürü yaşayan muhafazakâr, mütedeyyin topluma ve liderliğine olan düşmanca duygular içinde bir tür fikir ve eylem felcine uğramış beyaz Türk topluluğunun karşı karşıya kaldığı dramatik durumu betimleyecek en uygun sözcük İKTİDARSIZLIK’tır.  Basit bir benzetme yapmak gerekirse, günümüzün beyaz Türkleri, Alman direktör Volker Schlöndorff’un Teneke Trampet (The Tin Drum) filmindeki çocuğa benziyor. Günter Grass’ın aynı isimli kitabına dayalı olan film, İkinci Dünya Harbi öncesi ve süresince yaşadığı gerçekliği kabullenmeyen, bu nedenle büyümeyi reddedip sürekli trampetini çalarak çocuk olarak kalmakta ısrar eden Oskar’ın yaşamını öykülüyor. 

Şimdi, Oskar ile beyaz Türkler arasındaki ilişkiyi somut bir bağlama oturtmak için, sözünü ettiğim siyasal nitelikli iktidarsızlığın çeşitli göstergelerine bakalım.  İnandırıcılık sorunu  İktidarsızlığın bir göstergesi, sürekli gerçekleri eğip büken yalanlara sarılmak. Yazının başında sözünü ettiğim, Gürbüz Özaltınlı’yı isyan ettiren olay, yani Gülen hareketi sanki hiç yokmuş gibi davranmak, böyle bir durumu yansıtıyor. Eski solcu bir dostum “Ben hiçbir dönemde bu kadar çok kasıtlı ve kasıtsız yalanın söylendiğini görmedim” demişti, haklı olarak!  Bir diğer örnek, ülkenin basın hürriyetine ağır bir darbe vuran bir baskı altında yaşadığı miti. Bu örnek hiçbir durumda gerçeklik sınamasını geçemeyecek bir efsane. Bu efsaneye belki Türkçe bilmediği için Türk medyasını ve yazılı basınını takip etmeyen sıradan bir Amerikalı, Fransız veya Alman inanabilir. Ancak bir Türkün bu propagandaya inanması için iktidarsızlığın ve umutsuzluğun pençesinde nefret duygularına teslim olmuş bir konumda olması bile bana makul gelmiyor.  Bence inanmıyor ama bir gayret, propagandaya omuz veriyor. Ancak ülkenin cumhurbaşkanının televizyonda çıkıp Türkiye hapishanelerinde yazdığı yazılardan ötürü yatmakta olan kişi sayısını (ve suç nedenlerini) açıklamasına hangi somut argüman ile karşı çıkılacak? Gazetelerin iktidar hakkında yazdığı, eleştiri bir yana, açık hakaret içeren köşe yazılarının miktarına bakmak yeterli. Halkın gözü önünde haklılığı ayaklar altına alan bu yaklaşımla nereye varılabilir! Unutmayalım; yine halkın gözünde bu ve benzeri yalanlar ile ülkenin dünya nezdinde prestij kaybına uğratılmak istenmesi, tam anlamıyla ve misliyle geri tepecek bir propaganda değil de nedir ?  Kanımca bu ve benzeri bir çok gerçekler üzerinde mühendislik yapmanın, beyaz iktidarsızlığı pekiştirmekten ve Erdoğan ile AK Parti’yi güçlendirmekten başka oynadığı tek rol, ülkeyi dış dünyada karalamaktır. Aslında kanımca bu da önemli değil, çünkü New York Times olsun, Economist olsun, Bild olsun gerçekleri çok iyi biliyor, yani söylenen yalanlardan dolayı çarpıtmalara inanıyor değil; kendi politikalarının gereği gerçekleri istediği gibi bükerek yansıtıyor. 

Eleştiri sorunu  Beyaz muhalefetin AK Parti eleştirileri, çoğu kez üzüm yemeye değil bağcı dövmeye yönelik, son derece çapsız eleştiriler. Beyaz muhalefet kendi sesini duyuran siyasi partiler, STK’lar, üniversite öğrencileri ve öğretim üyeleri aracılığıyla iktidarın hemen bütün girişimlerini “eleştiriyor.” Bunların tümü, aşağıda değineceğim gibi, genel bir vizyondan yoksun, ikna gücü sınırlı, çoğu kez son kullanma tarihi çoktan geçmiş solcu veya ulusalcı ideolojik kalıplara dayalı eleştiriler. 

Olayın üzücü bir yönü, teknik sorumluluk sahibi olması gereken TMMOB şemsiyesi altındaki meslek odalarının bile, kendi konularında gerçekten yol gösterici olmak yerine, inandırıcılığı kalmamış ideolojik-siyasal görüşlere sığınarak bağcı dövmeyi seçmesi. Bu tam bir beyaz Türk iktidarsızlık örneği oluşturuyor. Soğuk Savaş döneminde bu odalar sağ-sol ayrımı çerçevesinde militan grupların hakimiyetine geçip politik ajitasyon merkezleri haline gelmiş; genelde teknik nitelikli ana işlevlerini aksatır olmuştu. Bugün ise hepsi, hem sağ hem solda yer alan ve aralarında fazla bir fark da kalmayan beyaz Türklerin eline geçmiş bulunuyor. Bu kez, sağ veya sol militanlık yerine, beyaz Türklerin iktidarsızlığının birer sembolü halinde, iktidar partisinin tüm girişimlerini olumsuzlamak görevini üstleniyorlar.  Ben çevre, enerji, mimari, şehircilik, sağlık ve mühendislik gibi konularda meslek odalarının kamuyu aydınlatan ve iktidara yol gösteren önerilerine hemen hiç rastlamadım. Batılı ortaklarla “mega projelere hayır” konferansları örgütlemekten, üçüncü köprü ve üçüncü havaalanına, Kanal İstanbul projesine, Boğazın altından geçen tünellere, metro genişlemelerine, İzmit köprüsüne, hızlı trenlere, nükleer ve termik enerji santrallerine, küçük su santrallerine ve benzer bütün diğer projelere karşı çıkmaya uzanan çizgide, tek bir mantık göze çarpıyor: Varolan iktidarı nasıl başarısızlığa yönlendirebiliriz çabası. Bu yaklaşım beyaz Türk iktidarsızlığının en belirgin ürünlerinden biri ve ne yazık ki bu da söz konusu iktidarsızlığı pekiştirmekten başka hiçbir işe yaramıyor. İktidar partisi ise beyaz Türklerin olası teknik blokajına karşı gereken teknik destekleri ilgili yurtdışı kuruluşlardan alabilir ve nitekim alıyor ve böylece yoluna devam ediyor. 

Vizyonsuzluk sorunu  Beyaz Türklerin geleceğe yönelik vizyon yoksunluğunun iki nedeni var. İlki daha önce sözünü ettiğim nefrete dayalı ideolojik felç durumu. Gündem tamamen Müslümanlık nefreti söylemi ile dolduruluyor.  Ancak ikinci bir neden daha var ki, o da ekonomik.  Bu ekonomik neden, beyaz Türklerin çoğunlukla üst gelir gruplarına ait olmasıyla ilgili. AK Parti’nin son on iki yıllık politikaları, sağlık, eğitim, ulaşım ve iletişim altyapıları ile belediyecilik hizmetleri gibi birçok alanda özellikle alt gelir gruplarına önemli katkılarda bulundu. Yapılan araştırmalar AK Parti’nin dayandığı halk desteğinde, dindar-muhafazakâr ideolojinin payından çok, yoksul halk kesimlerine erişen kamusal altyapı yatırımları ile bireylerin gelir düzeylerinde ve iş olanaklarında gözlenen artışın rol oynadığını gösteriyor. AK Parti’ye olan güvenin bir direği adam yerine konmanın getirdiği siyasal sahiplenme ise, diğerini de söz konusu ekonomik kazanımlar oluşturuyor. 

Öte yandan, her ne kadar beyaz Türkler de AK Parti dönemindeki ekonomik gelişmelerden yararlandıysa da, bu yararlanmanın göreli boyutu çok daha az. Örneğin kendi paralı doktorlarına olan sadakatlerini sürdüren üst orta sınıflar, yeni oluşturulan mahalle-aile doktorluğu sisteminden ne ölçüde yararlandı ? Alt sınıflara göre daha doyumlu olan beyaz Türklerin, ekonomik boyutlu bir gelecek vizyonuna olan açlığı sınırlı. Kemalistlerin ideolojik gelecek vizyonu, Cumhuriyetin 1923-1950 arası altın çağı. Solcuların gelecek vizyonu, örneğini veremedikleri ve de kolaylıkla veremeyecekleri bir sosyalist-komünist cennet. Liberal beyaz Türklerinki ise, asıl ekonomik büyüme ve bölüşüm boyutlarının arka plana itildiği, çevreci, feminist, hayvan haklarına kadar uzanan özgürlüklerin ve mutlu azınlıkların haklarını da koruyan bir üst sınıf ütopyası. Her ne kadar  içlerinde bir takım olumlu boyutlar taşıyor olsalar da, bu vizyonların hiçbirinde, bugünün gerçek dünyasında yer alabilecek ve toplumun tümünü kucaklayabilecek evrensel bir içerik yok. 

Ekonomik bir vizyonu gündeme almayan bu kesimlerin, İstanbul için genişleyen bir metro ağına, üçüncü köprüye, varolan ve kurulacak denizaltı tünellerine,  dünya rekabetinde söz sahibi olabilecek boyutta üçüncü bir hava alanına, Kanal İstanbul’a, İzmit ve Çanakkale köprülerine, hızlı tren projelerine ve ileri teknolojilerle yürüyecek daha birçok girişime, en hafif deyimiyle ilgisiz, aslında düpedüz karşı olan tutumları ilk bakışta göze çarpıyor. Bu kalkınma karşıtı tavrın ardında, ideolojik nitelikli bir düşmanlıktan yola çıkarken, objektif bir görünüm sağlamak için -- Gezi Parkı ile gündeme gelen, en son “ağaçsever belediyeler” konusuyla ise karşılıklı bir komediye dönüşen -- “çevrecilik” gibi çeşitli “mazeret”lere sığınan bir muhalefet anlayışı yatıyor. 

İlkesizlik sorunu  En açık örneğini Ekmeleddin İhsanoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığı ile yaşadığımız, sonunda hâd safhaya gelerek CHP içinde kopmalara kadar uzanan disiplin kurulu rezaletleri üzerinde fazla söz etmeye gerek duymuyorum. Ortalama bir aklın göreceği basit gerçek şu: Denize düşen beyaz Türkler ile onların siyasetteki ve medyadaki temsilcileri, iktidarsızlığın yarattığı umutsuzlukla, casusluk dahil akla gelecek her çeşit yılana sarılıyorlar. Teker teker beyaz bireyler ile konuştuğunuz vakit, hepsi Kılıçdaroğlu söz konusu olduğunda tasvip etmeyen bir ifade ile yüzlerini ekşitiyor. Oysa gerçek şu ki Kılıçdaroğlu, ilkesizlik gerektiren bütün kirli işleri yapabilmeye aday olduğu için liderlik konumunda.  Yanlış temsil sorunu  Siyasette liderlik, her zaman liderliğin temsil ettiği taban kitlenin arzularını bire bir gerçekleştirmekten geçmez. Liderliğin önemli bir vasfı isteneni iyi anlayıp temsil edilen kitleyi yönlendirmektir. Cumhuriyetin Tek Parti yönetiminde “halk için halka rağmen” zihniyeti, böyle bir yönlendirmeden çok, askerlikte rastlanan “gütme”ye dayalı bir yaklaşımdı. Bugünkü beyaz Türkler ile medya ve siyasetteki temsilcilerinin durumu bundan farklı. Temsilciler yol göstermekten çok, beyaz Türklerin eğitimle pekişmiş nefret zaafından yararlanıp, bu zaafı ayrılıkçı Kürt milliyetçilerinin ve dış güçlerin de desteğiyle, tek bir liderin -- Erdoğan’ın üzerinden muhalefete odaklıyor. Kanımca beyaz Türkler kendi varolan güçlerini, bir iktidarsızlık sarmalı içinde yanlış temsil kesimlerine ihale etmiş bulunuyor. Bu nedenle, varolan bu yanlış temsil sorununu aşmak potansiyel bir gündem maddeleri olabilir.  Yukarıda ele aldığım, beyaz Türklerin iktidarsızlığının hem nedeni hem de paradoksal bir biçimde sonucu olan sorunların aşılmaması için ciddi bir engel olduğu kanısında değilim. Ama aşılması için, eğitim sisteminin dogmalarını papağan gibi tekrarlamak yerine gerçeklerle yüzleşmek gerektiğine de inanıyorum. Buna yönelik bazı görüşlerimi aşağıda açıklıyorum.  Gerçekleri çarpıtmak ve senaryoyu tamamlamak için düpedüz yalan haber üretmek, varolan iktidarsızlığı yeniden üretmekten başka işe yaramıyor. Bu bağlamda, eleştiriler de gerçekçi olmak zorunda. Örneğin AK Parti iktidarlarının ekonomik başarılarını görmezlikten gelmeye son vermek ve varsa -- ki olduğu çok açık -- orta gelir düzeyinden üst düzeye sıçranması için gereken yapısal reformlar konusunda iktidarı zorlayıcı ancak gerçekçi önerilerde bulunmak, doğru ve yapıcı bir yaklaşım. Bu tür muhalefet, Ekmeleddin İhsanoğlu gibi ilke yoksunu girişimlerden çok daha fazla oy toplar ve prestij artırır kanısındayım.  Erdoğan politikalarının her zaman iki yüzü vardı. Bunlardan biri tabana sempatik gelebilecek dini-muhafazakar ve milliyetçi politikalar ise, diğeri modernleşmeye açık politikalar oldu. Modernleşmenin de bir yüzü bilimsel ve teknolojik gelişmeyle bir sıçrama yaratarak güçlenmeye dayalı bir boyut ise, diğeri bu ekonomik sıçramayı toplumun tüm kesimlerine mal etmenin ve bunu da farklı kesimlerin kültürlerine saygı duyarak yapabilmenin politik arayışına yansıdı. Erdoğan’ın 1924 anayasasına dayanarak savunduğu çok kültürlü ve çoğulcu toplum yapısı, bu idealin somut bir göstergesi olarak karşımızda. Kanımca beyaz Türkler veya en azından onların içinde kendine “sol” adı veren gruplar, militarist-ulusalcı, Stalinist otoriter, ya da çoğu içeriksiz üst sınıf emellerini yansıtan çevreci arayışları benimsemek yerine AK Parti’nin bu modernleşme politikalarına sahip çıkmalıydı. 

Eğer beyaz Türkler kafalarındaki Müslümanlık ve gericilik kavramlarından kendilerini arındırıp ırkçı nefret duygularını aşarlarsa ve de gerektiğinde AK Parti politikalarını destelemek için dindar olmanın gerekmediğini; dindar olsun, seküler olsun, atesist olsun, kimliklerini koruyarak siyaset sahnesinde muhalif fakat yapıcı hamleler yapabileceklerini görürlerse, varolan iktidarsızlık psikolojilerini de aşacaklardır.

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.