Eleştiri ve siyaset üzerine

Başta Kobani olayı olmak üzere Kürt oylarının hızlı değişiminde alevlenen Kürt milliyetçiliğinin doğallığını, yani kendiliğindenliğini ve samimiyetini de sorgulamıştım. Özellikle de Kobani olaylarında Türkiye'nin DAEŞ'e (yahut IŞİD’a) karşı askeri bir müdahale yapmasının da ne kadar yanlış bir politika olacağını, biraz da sert bir dille eleştirmiştim.

23.07.2015 09:47
Kemal-İnan

inan@sabanciuniv.edu

Bir süredir genelde AK Parti’ye yakın görünen siyaset kampında, özelde de Serbestiyet yazarları arasında, AK Parti ve Erdoğan konusunda eleştirilerin gerekliliği vurgulandı. Özellikle bu tür eleştirilerin son seçimlerdeki AK Parti’nin oy kaybını açıklayabileceği ve bunun da parti içinde yer alması gereken yeniliklere ışık tutacağı görüşü dillendirilmeye başlandı.

 

Böyle bir ortamda, Serbestiyet sütunlarında, AK Parti’ye giden Kürt oylarındaki azalmaya yönelik bir yorumu Kürt oyları ne diyor? başlıklı yazımda ele aldım. Özetle, HDP oylarının özellikle doğu-güneydoğu illerindeki artışını, uzunca bir süredir bu illerdeki Kürtleri hedef alan ve seçim sürecinde de (kan akan musluklar ve benzeri ürkütücü boyutlu tehdit örnekleriyle) devam eden terör baskısının varlığına; en önemlisi, Kobani sonrası 50'den fazla Kürt vatandaşın ölümüyle sonuçlanan 6-7 Ekim hareketi gibi somut şiddet olaylarına bağlamıştım. Bu tezimin bir sonucu olarak, en azından doğu-güneydoğu bölgelerindeki seçim sonuçlarının yasal açıdan meşru sayılsa bile siyasal ve vicdani yönden meşru sayılamayacağını ifade etmiştim.

 

Bu eleştirimi yaparken, başta Kobani olayı olmak üzere Kürt oylarının hızlı değişiminde alevlenen Kürt milliyetçiliğinin doğallığını, yani kendiliğindenliğini ve samimiyetini de sorgulamıştım.  Özellikle de Kobani olaylarında Türkiye'nin DAEŞ'e (yahut IŞİD’a) karşı askeri bir müdahale yapmasının da ne kadar yanlış bir politika olacağını, biraz da sert bir dille eleştirmiştim.

 

Bu eleştirilerimin, özellikle de Kobani’ye askeri müdahaleyi eleştiren sert üslubumun Halil Berktay'ı -- belki de üslubun sertliği açısından haklı olarak -- kızdırdığını anlıyorum. Berktay bu yazıma tepki olarak, benim yazımın yaklaşık iki katı uzunluğunda iki ayrı yazı ile eleştirilerini dile getirdi.

 

Daha baştan bir uslup meselemiz var. O da siyasi rakiplerin birbirlerine karşı kullandığı polemikçi uslup. Bu üslubu önce çarpıt sonra vur, ya da kısaca çarpıt-vur olarak isimlendireceğim ve birkaç bağlamda yer aldığı için numaralandıracağım. Bunlarda ilki, yani çarpıt-vur (1) benim AK partiyi eleştirilerden muaf tuttuğum anlayışı. Bakın ne diyor (koyuladığım kısımda vurgulayarak ifade ediyor):

 

Sonuçta, kanımca en temel problem şu: Kemal İnan’ın yaklaşımı kabul edilecek olsa, AKP’nin bu ve benzeri konularda bir özeleştiri yapması ve politikalarını düzeltmesi umudu ortadan kalkar. Bir yerde “Bu yazımdaki amacımın AK Parti’yi koruma refleksi ile bir ilgisi yok”  demiş Kemal İnan. Nasıl yok? Tamamen öyle. Baştan aşağı öyle. Öte yandan, bugün AKP içinde bir tartışma sürüyor. Bir yanda, belki aşırı-Erdoğancı (hattâ Erdoğan’dan da Erdoğancı) olan bir kesim, hatâları yok saymak, ya da gayet pragmatik bir esneklik gösterebilen cumhurbaşkanından da fazla, başka günah keçilerine yıkmak niyetinde.

 

Ancak yazımın neresinde bu anlayışı ifade etmişim, belli değil.  Burada kasıtlı veya kasıtsız bir yanlış derivasyon (çıkarsama) var. Şunu söyleseydi anlardım: Yazar doğu ve güneydoğu illerindeki Kürt oylarının HDP'ye kaymasındaki temel etkenin Kürt nüfusu üzerinde yer alan baskıdan kaynaklandığını söylemiş, halbuki bu kaymada temel etken AK partinin hatalarıydı.  Üstelik burada hatalar konusunda kendi ön yargısını açıkça belli etmiş: hata muhasebesinde temel ayrım Erdoğan ve diğerleri. Bu aşamada Berktay'ı rahatlatmak için Gülay Göktürk'ün Ahlaksız Teklif  başlıklı 25 Haziran tarihli Akşam gazetesi yazısından bir alıntı yapayım (koyulanan bölge benim seçimim):

 

Hem içte hem de dışta Erdoğan’ın tek hedef haline getirilmesinin anlamını iyi okumalıyız: AK Parti’den liderinin kellesini isteyenler, aslında AK Parti’yi AK Parti yapan ruhu istiyorlar. O ruhu ele geçirip öldürebilirlerse, AK Parti’nin “tehlike” olmaktan çıkacağını, renksiz – kokusuz - ruhsuz bir politik hareket haline geleceğini, dünya müesses nizamı tarafından ehlileştirilip kontrole alınabileceğini biliyorlar çünkü. 2002’den bu yana eski rejimin bütün barikatlarını yıka yıka çevreden merkeze doğru güçlenerek yürüyen bu büyük halk hareketini durdurmanın tek yolunun bu olduğunu görüyorlar.

 

Ama bunu halk da görüyor. Yedi düvelin bu adamdan neden bu kadar nefret ettiğini, neden yıllardır yemeyip içmeyip onu yıkmaya, partisini elinden almaya çalıştığını anlıyor. Sisi gibi diktatörlerle yağlı ballı olan mihrakların Erdoğan’ı “otoriterleştiği” için hedef aldığına inanacak kadar saf değil kimse.

 

* * *

Erdoğan gibi liderler ülkelerin başına bir ya da iki kere gelen bir şanstır.

 

Evet, böyle liderler aynı zamanda zor insanlardır. Çoğu kendisini o ülke için lütuf olarak görür, bu yüzden neden eleştirildiğini bir türlü anlayamaz, eleştiriyi kadir bilmezlik olarak görür. Çoğu tek adamlığa eğilimlidir; ekip çalışmasına pek gelemez. Bazısı öfkelidir, kırıp geçirebilir; bazısı aşırı şüphecidir, etrafında sürekli düşman görür. Genellikle ele avuca gelmezler; sınırlanmaya - kontrol edilmeye tahammül edemezler; yasaları, yönetmelikleri, kuralları ve teamülleri tarihi misyonlarına ulaşmalarının önündeki engeller olarak görürler.

 

Bu özellikleri nedeniyle birçok hata yaparlar; zarar da verirler. 

Ama yaşadıkları dönemin ruhunu kavrayabilenler, mevcut paradigma dışında düşünebilen ve eski paradigmayı değiştirmeye cesaret edebilenler yani tarihi yapanlar da yine onlardır.

O yüzden vazgeçilmezdirler.

 

İyi bir siyasi organizasyon, böyle liderlerin vizyonundan ve dönüştürücü gücünden sonuna kadar yararlanıp onun açtığı ufka doğru ilerlerken, bir yandan da zaaflarına karşı kontrol mekanizmaları kurmayı becerebilen organizasyondur.

 

Hemen hemen aynı doğrultuda yer alan Serbestiyet yazarı Markar Esayan'ın 8 Temmuz tarihli  Tarihin en çok suikasta uğrayan lideri: Erdoğan ...  yazısından bir alıntı da aşağıda:

 

Öncelikle, Sayın Cumhurbaşkanı'nın herhangi birinin veya kurumun korumasına ihtiyacı yok. Mesele Erdoğan suikastı üzerinden ülkede verilen egemenlik kavgasını anlayabilmek. Erdoğan'ın yüklendiği anlam, tarihsel bir süreçte, ortak davanın taşıyıcılığında gelişen, üzerinde biriken güç yoğunlaşması ile şahsını aşan bir fonksiyona sahiptir. Yani “lider kültü” diye zırvaladıkları bir nesneleşmeden değil, muhafazakar kitlenin Erdoğan üzerinden özneleşmesinden ibarettir.

               

Erdoğan'ın halk nezdinde değeri buradan gelmektedir.

               

Her egemenlik mücadelesinde düşman şahı düşürmeye çalışır. Meselenin özü, olsa olsa ancak her fani siyasetçi kadar hata yapan bir insanın her sözünün çarpıtıldığını, şeytanlaştırıldığını ve hepimizin önünde gerçekleşen bir suikastlar dizisi yaşandığını görmektir.

 

Ben bu görüşlere katıldığım gibi çok da önemsiyorum. Çünkü bu ve benzeri görüşler, yer aldıkları eleştirilerde armudun sapı, üzümün çöpü gibi gevezeliklerin önünü kapıyor ve kişisel üslupları aşan sağlam ve kapsamlı vizyon eleştirilerine kapıyı açıyor.  Hemen ekleyeyim, kimse bu satırlardan Erdoğan eleştirilerden muaftır gibi bir anlam çıkarmasın. Ama şu anlamı çıkarabilir: Erdoğan sert konuştu, ulan dedi, üç çocuk istedi, kadın ile erkek eşit değil eşdeğerdir dedi, Kobani düştü düşüyor dedi gibi içinde belli medyanın cömertçe kullandığı ve çeşitli saptırmalar taşıyan eleştiriler benim nezdimde kimi zararsız kimi zararlı gevezelik kategorisine girerken, Erdoğan'ın kuzey Irak, Kürdistan veya İran politikası, ya da çözüm süreci üzerinde izleme heyeti kavramına belli bir tarihsel kavşakta karşı çıkması gibi yaptığı manevralar olumlu ve olumsuz yanlarıyla yorumlanarak eleştirilebilir, eleştirilmelidir.

 

Şimdi tekrar konumuza dönelim. Berktay,  AKP Kürt oylarını sırf 'mahalle baskısıyla mı kaybetti ? başlıklı ilk yazısında önce Kürt nüfusu üzerinde yer alan baskı konusunda hemfikir olduğunu şu satırlarla ifade ediyor:

 

PKK ve genel bir anlamda PKK’nın şemsiyesi altında kurulan legal Kürt partileri, bölgede şiddeti de içeren ciddî bir “mahalle baskısı” uyguluyor mu, uygulamıyor mu? Bunun basit cevabı: Uyguluyor, hem de Kemal İnan’ın yazdıklarından çok fazlasıyla! Üstelik bu cebrî hegemonya sürecine, PKK-HDP basınının bilinçli ve kasıtlı yalan neşriyatı da eklemleniyor (bu son konuda, örneğin bkz Oral Çalışlar, Türkiye “terörist devlet”mi? ve Cengiz Alğan, Halkların demokratik kredibilitesi; ikisi de Serbestiyet, 30 Haziran 2015).

 

Ve önce bu baskıların somut ve inandırıcı örneklerini verdikten sonra -- ki bundan dolayı Berktay'a müteşekkirim -- şu sonucu çıkarıyor:

 

Dolayısıyla Kemal İnan ile aramızdaki sorun, bir data, veriler, enformasyon ya da faktografi sorunu değil. Bir yorum sorunu. Aslen ideolojiye ve siyasete ilişkin bir sorun. İlk aşamada, insanların başkalarına irrasyonel gözükebilen tercihleri kendi rızalarıyla içselleştirip içselleştirmeyeceklerini kapsıyor. Bunun üzerine bir de, varlığında anlaştığımız türden bir “mahalle baskısı”nın mevcudiyeti halinde dahi, izlediğiniz siyasetlerin doğru mu, yanlış mı olmasının herhangi bir şey farkettirip farkettirmeyeceğini kapsıyor.

 

Ancak bundan sonra yukarda sözünü ettiğim çarpıt-vur (1) hamlesi geliyor. Ben HDP oylarının artmasında belirleyici faktörün baskı ve terör ortamı olduğunu söylüyor ve bu bağlamda söz konusu illerdeki seçimlerin meşruluğunu sorguluyorsam, buradan hareketle AKP politikalarının eleştiriden muaf olduğunu mu söylemiş oluyorum? Daha da öte, herhangi bir faktörün belirleyici olduğunu söylemek başka faktörlerin olmadığını mı ima ediyor ?

 

Deterministik doğa yasalarının olmadığı sosyal alanlarda tek bir neden-sonuç ilişkisi olduğunun iddia edilmesinin olanaksızlığını, hatta bütün modern istatistiksel tekniklere rağmen farklı nedenlerin sonuçta oynadığı rolün yüzdesini hesaplamanın zorluğunu ve güvenilmezliğini (şu şu olay, oylarda yüzde şu kadar puan azalttı veya artırdı gibi), en iyi bu alandan gelen Berktay'ın bilmesi gerekir.  Bu nedenle iddiam bir kanaat olma özelliğini, ama olgularla beslenen hayli inandırıcı bir kanaat olma özelliğini aşamaz. Aynı şekilde  AK Parti eleştirilerinin oynadığı -- benim kanaatıma göre düşük -- rol de farklı bir kanaat oluşturur. Ancak bu tezi ortaya atmamın önemli gördüğüm politik bir nedeni var: doğu ve güneydoğu illerinde seçim sonuçlarına dayanarak, bu illerde yaşayan Kürtlerin tek veya belirleyici temsilcisinin HDP olduğunu söylemek yanlıştır. Neden ? Çünkü seçimler serbest bir ortamda değil bir baskı ve terör ortamında yapılmıştır ve en azından siyasal ve vicdani yönden gayrimeşrudur.

 

Bir benzetme yapayım.  Türkiye'de 1946 seçimlerinin çeşitli baskılar nedeniyle meşruluğu sorgulanır hale geldiyse, bu sonuçlarda başka faktörlerin, örneğin olası DP hatalarının veya CHP politikalarındaki olumlu yönlerin  hiçbir rolü olmadığını ispat edebilir miyiz ? Edemeyiz ve etmemiz de gerekmez, çünkü temel olgu seçimlerin serbest ve meşru seçim olmadığıdır ve bu da sonuçları sorgulamamız için yeterli bir nedendir.

 

Berktay çarpıt-vur (1)'den önce yazısına şöyle başlamıştı :

Kemal İnan’dan hem içerik, hem üslûp bakımından yanlış bulduğum bir yazı geleli neredeyse üç hafta oldu (Kürt oyları ne diyor, 15 Haziran). Birkaç gün sonra, konuyla ilgisiz bir yazımın ilk paragrafında, bu “mânâsız ve mantıksız hırçınlığa” vakit bulunca değineceğimi belirttim (Weimar’a karşı Prusya’yı “restore” etme hayali, 19 Haziran). İki hafta daha geçti. Soğudum bu meseleden. Değer mi, dedim kendi kendime.

 

Yani küçümsemesini  “değmez” olarak ifade ettiği 2900 kelimelik yazım için 4900 kelimelik iki eleştiri yazdıysa, eğer “değer” demiş olsaydı mazallah küçük bir kitap çıkabilirdi. Olay bununla bitmiyor, işler çarpıt-vur (1) kullanılarak ait olduğum formasyon ve disiplin konularına giriyor:

 

(1) Felsefî açıdan, son derece Kartezyen bir mantık söz konusu. Ak veya kara. Ya biri, ya diğeri. Ya AKP’nin siyasî hatâları (Çözüm Sürecine sırt çevirmesi) yüzünden olmuştur, ya da PKK-HDP’nin şiddete dayalı yerel baskısı. İkisi birden mi? Veya, PKK-HDP’nin olmuş ve olabilecek olanca baskısına karşın, gene de son tahlilde AKP’nin çizgi ve söylem değişiklikleri yüzünden gitmiş olabilir mi 4-5 puan? Tersten söyleyecek olursak; siyasetin görevi kısmen de nesnel koşullardaki olumsuzlukların üstesinden gelmek olduğuna göre, biraz farklı politika ve söylemlerle, o 4-5 puanın gitmesi önlenemez miydi? Anlıyoruz ki İnan’ın bütün bunlara cevabı hayır, ya da kurduğu argüman icabı hayır olmak zorunda. Bu da esneklik ve plastisiteden yoksun, metafizik bir katılığa işaret ediyor.  

 

Burada yukarda sözünü ettiğim durum var: Seçimlerdeki gayrimeşruluğun belirleyici olduğunu söylemem diğer faktörlerin yokluğu mu demek ? Kaldı ki düşen puanların hangi faktörlere bağlı olduğu saptanmış mı? Ya da saptamak kolay mı? Ancak hüküm belli; mantık kartezyen ve metafizik katılığa sahip. O halde:

 

(2) Bir adım aşağıya inelim; siyaset kertesine gelelim. Kemal İnan’ın politika dünyasına, galiba (pratik açıdan) Kürtlere ve çektiklerine de,(teorik açıdan)  milliyetçiliğin çekiciliğine ve ideolojik sirayet gücüne de tamamen yabancı bir Beyaz Türk akılcılığı egemen. Sanki İnan’ın yıllardır insan ve toplum bilimlerinden (Weber ve Gellner dahil) okuyup öğrendiği her şey buharlaşmış, uçup gitmiş; geriye aslî profesyonel deformasyonu olarak salt bu mühendis rasyonalizmi kalmış.

        

Burada da beyazlığımın, sosyal bilim unutkanlığımın ve tarih yerine mühendislik okumuş olmamın hüznünü sineye çekelim. Ancak olaylar burada bitmiyor ve devreye derin bir milliyetçi ideoloji yorumu giriyor:

 

Gerçekten anlamıyorum; Kürtlerin PKK ve HDP’ye “kendi rızaları ile katıldıklarına... inanmıyorum” gibi bir cümle başka nasıl sarfedilebilir? Her şeyden geçtim; tarihte “çağın yanılsaması” (illusion of the epoch) diye bir şey yok mu? Diyelim ki Kürtlerin tutumu yanlıştır; “yanlış bilinç” (false consciousness) diye bir şey hiç yok mu? İnan, ekonomi/üretim ve devlet/cebir kertelerinin üzerinde yükselen ideoloji/ikna (persuasion) kertesini hiç duymamış veya anlamamış gibi. Bütün bilinçler ve bütün siyasal tercihler illâ “doğru ve mükemmel” mi olmak zorunda? İnan’ın istediği ölçüde “doğru ve mükemmel” değillerse, arkalarında mutlaka bir komplo, bir manipülasyon, bir baskı ve dayatma olması mı gerekli? Öyleyse, insanlık tarihinde hiç yepyeni bir fenomen olmayan, meselâ 20. yüzyıl başlarının Birinci Dünya Savaşına da yansıyan büyük milliyetçi (İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan) kitle seferberliklerini nasıl açıklayacağız? Ya aynı dönemin (İttihatçı, sonra Kemalist) Türk milliyetçiliğini ve bugüne kadar süregelen ideolojik hegemonyasını nasıl açıklayacağız? O da bütün bir Türk-Müslüman kitlesine sırf dış manipülasyon veya sopa zoruyla mı kabul ettirildiydi?

 

Bu paragraf oldukça sorunlu. Çünkü            Berktay içselleştirilmiş ideolojik baskı ile “sopa”nın farkını anlamamışa benziyor. Bu nedenle de milliyetçi ideoloji üzerine bir açıklama gerekiyor.

 

Berktay'ın örneğini verdiği gerek Türk gerek Avrupa milliyetçiliklerini besleyen çok güçlü bir eğitim altyapısı var. Bu eğitim ilkokuldan başlayarak insanlara milliyetçi inançları aşılayan ideolojik bir aygıt.

 

Öte yandan Kürt milliyetçiliği, Türkiye veya Avrupa'da olduğu gibi sistematik bir eğitim ile beslenmedi. Daha çok varolan militan mücadelenin pratik koşulları ve Türkiye'de geçerli olan yüzeysel bir sol ideoloji ile beslendi. Bu da milliyetçi bilincin derinliği hakkında bir fikir veriyor. Ancak bu satırlardan da Kürt milliyetçiliğini küçümsediğim anlamını kimse çıkarmasın. Etnik Türk milliyetçiliği, milliyetçi Türkler için ne kadar kutsal, ya da hastalıklıysa, etnik Kürt milliyetçiliği de Kürt milliyetçileri için o kadar kutsal veya hastalıklıdır. Tek fark ilkinin yoğun bir eğitim - ya da beyin yıkama - süreci ile daha derin bir biçimde işlendiğidir.

 

Yukarda kendisinin de çok açık bir dille açıkladığı gibi, Kürtler üzerinde yalan-dolan ve sopayla gerçekleştirilen baskıların içselleştirilmiş bir milliyetçilik ideolojisi ile ne ilişkisi var? Bugünkü gençlerin geçmiş TC iktidarlarının JİTEM ve benzeri yöntemlerini AK Parti’den bilmelerinin; 50 kişiyi acımasızca öldüren kışkırtma eyleminin, kan damlayan muslukların, AK Parti örgütleri üzerinde kendisinin de açık bir biçimde dile getirdiği baskıların ve hergün gazetelerde boy boy yer alan daha nice baskıların, allahaşkına nesi içselleştirilmiş baskı?  

 

Sözünü ettiği “çağın yanılsaması” (illusion of the epoch) veya “yanlış bilinç” (false consciousness) bu kaba baskıların neresinde? Eğer bu baskıların ideolojik bir yanlış bilinç oluşturduğunu iddia edecekse, ona karikatür bir örnek vereyim. 1970-80 arası sol öğrenci örgütlerinin, sol propagandanın yanısıra somut baskı ve gerekirse kaba kuvvet ile öğrenci kitlelerinin “bilinç düzeyinin yükseltme” (ya da daha açık bir dille, geniş öğrenci kitlelerini kendi amaçlarına uygun ve kullanışlı bir hale getirme çabaları) , bu durumları en yakından yaşamış olan Halil Berktay'ın bilmesi gereken örnekler arasında yer almıyor mu ?

 

Bu aşamada Berktay çarpıt-vur (2)'yi devreye sokuyor. Bakın ne diyor:

 

Kemal İnan, PKK ve HDP’yi kendi liberal-demokratik özlemleri açısından kötü, milliyetçi, despotik örgütler olarak görüyor (ve ben de öyle görüyorum, defalarca da yazdım zaten; her zaman bir zırh olarak sığınmak istedikleri mağduriyetleri, güttükleri siyasetleri eleştiriden muaf kılmıyor). Öte yandan, o muazzam kollektif mağduriyet de bir gerçek ve İnan, Kürt halkını masif olarak o milliyetçi-ayrılıkçı saflara iten nedenleri görmüyor her nasılsa  (ama ben onları da görüyorum). Zaten yüz yıldır ezilen bir halkın, bir de son otuz yılın “kirli savaş”ıyla, OHAL “faili meçhul”leriyle, köy boşaltmalarıyla, JİTEM işkenceleriyle, Meclisten yaka paça götürülüp on yıl yatırılan veya güpegündüz katledilen milletvekilleriyle çoğalıp üstüste yığılarak biriken acıları ve nefretinden eser yok, İnan’ın yazısında. AKP eleştirilirken aman iyi ve doğru yaptıkları unutulmasın, dolayısıyla AKP’ye haksızlık yapılmasın diye kılı kırk yarıyor (aşağıda değineceğim). Ne ki, Kürtlere haksızlık edilip edilmemesi anlaşılan umurunda değil.

 

Gören de zanneder ki Kürtleri bu baskılardan kurtaran Erdoğan ve AK Parti değil de Halil Berktay'ın kendisi! Bütün gücüyle vicdan sızlatmaya çalıştığı bu örnekte beni de geçmişteki bu baskıların suç ortağı olmasa bile, duyarsız ortağı ilan ediyor. Çünkü ben yazımda bu baskıları dile getirmemişim. Neden? Çünkü PKK-HDP kampı Kürtlere baskı yapıyor derken AK Parti’yi haksızlık yapmayayım diye eleştirmiyormuşum! Oldukça çarpık bir polemik mantığı.

 

1983 yılında SODEP kurucusu olarak Erdal İnönü ile bir güneydoğu seyahatım vesilesi ile Kürtlere o yıllarda yapılan insanlık dışı baskıları, özellikle de Diyarbakır hapishanesi vahşetini, çok yakından izleyen ve etkilenen biri olarak, Kürtler karşı yapılan zulmü polemik amaçlı kullanan bu tür melodramatik gösterilere karnım tok!

 

Şimdi PKK olayını kısaca bir perspektife koyalım. PKK 1960'lı yıllarda sol hareket görüntüsü içinde oluşan, ama aslında Kürt milliyetçiliğinin bir uzantısı olan bir örgüt. PKK'nın, Türkiye'deki yoğun ırkçı baskılara karşı Kürtleri savunmada başlıca rolü oynadığını kimse inkar edemez. PKK'ya terörist damgasını yapıştırmanın anlamlı olduğu kanısında da değilim. PKK, milliyetçiliğinin dikte ettiği amaçlarına ulaşmak için, ayrılıkçı ve kurucu milliyetçi örgütlerin hemen hepsinde görülen bazen etik, bazen de etik-dışı araçlar kullanmış bir örgüt. Bu bağlamda terör eylemleri de kullandığı araçlar arasında. PKK, varlık nedeni, amaçları ve tabanı belli olan;  örneğin DAEŞ, El-Kaide ve DHKP-C gibi tabanı belirsiz, dolayısıyla kullanılmaya açık örgütlerden farklı olan; şu anda da ayrılıkçı-milliyetçi bir politikayı dış desteklere de güvenerek sürdüren bir örgüt.

AK Parti iktidarının başlangıcına kadar, askeri vesayet rejiminin tam kadro hüküm sürdüğü yıllarda, PKK, tüm kriminal eylemlerine rağmen, Kürtlerin sığınacağı tek örgüt olma özelliğine sahipti. Bundan dolayı da PKK'nın baskıcı yönü, sol, hatta kimi liberal çevrelerde devrimci bir destek buluyor, ya da en azından anlayışla karşılanıyordu. AK Parti iktidarı ilk aşamada, 2007 yılındaki parti kapatma olayı dahil çeşitli sabotajları aştıktan sonra, askeri vesayeti geriletti ve bundan sonra da “çözüm süreci” olarak adlandırdığımız politikayı başlattı.

 

Aslında bu politika, gerçekçi yönüyle PKK'ya karşı bir taarruz hamlesiydi. Ancak geçmişten çok farklı olarak bu hamle, askeri harekâta dayalı çatışmacı değil, barış kaynaklı bir taarruzdu. Taarruz diyorum, çünkü çatışmayı durdurmaya, temel demokratik hakları vermeye ve bölgeye olan yatırımları yoğunlaştırıp bölge halkının refahın artırmaya yönelik politikalar PKK'nın dibini oymaya başladı. PKK-KCK-HDP kampının birleşik bir bütün olarak AK Parti’ye karşı şiddet ve silaha dayalı muhalefeti, demokratik yollarla üstünlük sağlanamayan bir rekabetin zor yoluyla çözülme çabası olup, bu bakış açısı da kanımca zorlama Kobani yorumlarından çok daha gerçekçi bir yaklaşımdır.

 

Ancak Berktay'ın çarpıt-vur (2) hamlesinde bir sorun daha var. Velev ki varolan PKK-HDP propagandaları ve baskıları, Berktay'ın da kabul ettiği gibi yalan geçmiş yorumlarıyla, Kürt milliyetçiliğinde bir illusion of the epoch (çağın yanılsaması)  ya da bir false consciousness (yanlış bilinç) yaratmada başarılı oldu ve Kürtlerin milliyetçiliği bu zemin üzerine kuruldu. Bu durumda, bu yanlış bilincin kurbanı olmadığı gibi somut yalan propagandanın içyüzünü de bilen Berktay'a -- ve tabii hepimize -- düşen görev nedir? AK Parti’yi eleştirmek için neden aramak mı (ki niyet iyi olduğu sürece böyle bir aramaya kimsenin itirazı olmaz)? Yoksa yazılı veya sözlü olarak her vesile ile başta Kürt gençleri olmak üzere Kürt halkına bu ideolojik inancı besleyen somut yalanları ve varolan baskıların nedenlerini açıklamak mı? İkincisini yapmamak bir teslimiyet değilse nedir? Meydanı Hasan Cemal'lere ve Cengiz Çandar'lara mı bırakacağız?                        

Şimdi de gelelim Berktay'ın katılmış olduğu ve iki ayrı yazısı ile bize aktarmış olduğu başbakanla iftar yemeği toplantısına. Kanımca Halil Berktay bu toplantıları ve konuşulan fikir ve eleştirileri çok iyi toparlamış ve bize aktarmış. Bir Serbestiyet okuru olarak kendisine teşekkür etmemiz gerekiyor. Ben bu toplantılar vesilesi ile Berktay'ın değindiği birkaç konuya değinmek isterim.

         

* Üç büyük kırılma yaşandı. (1) Uludere/Roboski. (2) Kobani. (3) Dolmabahçe. Üçü de Kürtleri uzaklaştırıcı etki yaptı, AKP’ye büyük zarar verdi. [İftarda konuşulmamakla birlikte -- Uludere’nin esrarı bir türlü çözülemedi; Jandarma İstihbarat’taki Cemaat yuvalanmasından gelen bir yanlış enformasyon komplosu olduğu söyleniyorsa da, açıklığa kavuşturulamadı.] Kobani büyük bir millî bilinç uyanışıydı Kürtler için. Iraklı, Suriyeli, Türkiyeli bütün Kürtlerin gözü oraya dikildi. Tamam, hükümet sonradan bir yığın şey yaptı Kobani’ye yardım çerçevesinde. Ama ilk başta hayli eksik kaldı ve bu, büyük ölçüde PKK’ya yaradı. Dolmabahçe mutabakatından geri dönülmesi de çok büyük bir hatâ oldu. 2011’den bu yana, en önemli, hattâ neredeyse tek demokratikleşme kulvarı olarak Çözüm Süreci kalmıştı. Dolmabahçe mutabakatının reddi ve devamında Çözüm Sürecinin askıya alınması, bunu da ortadan kaldırdı. AKP HDP’yi hedef aldığı ölçüde eski ve son derece yaralayıcı söylemlere geri döndü. Kürtler de buna karşı ispat-ı vücud eylemek ihtiyacını duydu.

 

1- Uludere'nin esrarı. Bu olayda çeşitli olasılıklar var, sıralayalım: (a) Sözü geçen olay bir gerçek bir istihbarat yanılgısından kaynaklandı. (b) Sözü geçen olay kasıtlı bir istihbarat saptırması sonucu oluştu ve bu istihbarat ulusal ideolojiye bağlı askeri bir ekip tarafından hükümete karşı darbeci bir hamle olarak gerçekleşti. (c) Sözü geçen olay kasıtlı bir istihbarat saptırması sonucu oluştu ve bu istihbarat paralelciler tarafından hükümete karşı darbeci bir hamle olarak gerçekleşti. (d) Sözü geçen olay hükümet ve askerlerin beraberce Kürtlere karşı kasıtlı bir gözdağı vermek amacıyla gerçekleştirildi.

 

Burada iki soru var. İlki, yukardaki şıklardan hangisi gerçeği yansıtıyor? İkinci soru ise, gerekli soruşturma sonucunda sorumluların durumu belirlendi mi? Benim bu konudaki bilgim olayın bir istihbarat yanılgısı olarak görüldüğü ve sorumlulara karşı herhangi cezai bir müeyyide uygulanmadığı yönünde.

         

Sıradan bir vatandaş yukardaki hangi şıkka inanır ?

         

Kanımca bir dış dürtü veya kuvvetli bir önyargı yoksa (d) şıkkına inanmak zor. Çünkü eğer hükümet bu çeşit bir gözdağı vermeye niyetli olsaydı, bu yaklaşım, yani Kürt-karşıtı, ırkçı, etnik-milliyetçi bir anlayış, çözüm süreci dahil olmak üzere tüm politikalara yansırdı. Halbuki varolan siyasi ortam bunun tam tersine işaret ediyor.

 

Öte yandan (c) durumunun olması da az bir ihtimal. Çünkü öyle olsa paralelcilere savaş açmış olan hükümet sorumluları hızla cezalandırma yolunu açardı. Tabii bu yönde somut delilleri varsa !

 

İlk iki şık en olası durumlar. Bu durumda hükümetin sorumluları cezalandırmadan kaçınması için bir neden var mı? Var. Nedir? Eğer askeri vesayet hâlâ uykuda olarak bile sürüyorsa ve hükümetin askeri hassasiyetler konusunda endişeleri varsa, sorumluları -- olayın kaza veya kasıtlı olduğunu ayırdetmek zor olabilir -- afişe etmekte isteksiz olması anlaşılabilir bir durum. Unutmayalım; çok uzak olmayan bir tarihte genelkurmay başkanı ve dört kuvvet komutanının ani istifası ile AK parti, başta genelkurmay başkanı olmak üzere komuta düzeyini yenilemekte zorlanmıştı. Erdoğan'ı devirmek isteyen cephenin en büyük hayali, asker ile hükümetin arasını açabilecek sağlam bir mazeret bulmak.

 

Bu görüşlerin ışığı altında, Uludere failleri sorununun, başta Kürtler için olmak üzere herkes için, askeri vesayeti geri getirerek çok daha büyük felaketlere yol açabilecek olası sonuçlarını görmek gerek. Beğenelim veya beğenmeyelim, politika böyle birşey!

         

2 - Kobani. Serbestiyet yazarı Markar Esayan, 8 Temmuz, 2015 tarihli Tarihin en çok suikasta uğrayan lideri: Erdoğan ... yazısında şöyle diyor :

         

2 - Gelelim şu “Kobani düştü düşecek” meselesine...

 

Sayın Erdoğan'ın sözleri aynen şöyle...

 

3. “Sınırımızın yanı başındaki gelişmeleri çok yakından takip ediyoruz. Kobani başta olmak üzere Kürt kardeşlerimizin yaşadığı şehirlere yönelik saldırıları da dikkatle ve endişeyle takip ediyoruz (...) Şimdi Batı'ya sesleniyorum: Havadan bombalayarak bu sorunlar çözülmez. İşte bir IŞİD terör örgütü çıktı. Suriye'de güç buldu. Bunlar İslam adına Allahuekber diyerek, Allahuekber diyenleri öldürüyorlar. (...) Sadece havadan bombalamak suretiyle bu sorunu çözemezsiniz. Bununla ilgili yerde mücadele eden yapılarla işbirliği kurulmadan netice alınamaz. İşte aylar geçti ve bir netice yok. Şu anda Kobani de düştü düşüyor. Üç şey istedik: 1- Uçuşa yasak bölge ilan edilmeli. 2- O bölgeye paralel, güvenli bölge ilan edilmesi lazım. 3- Ve eğit, donat anlayışıyla Suriye'de ve Irak'taki ılımlı muhalif kesimin hem eğitilmesi hem de donatılması lazım.”

 

Şimdi biraz izan ve vicdan sahibi hiçbir normal insan bu sözlerde ırkçılık veya Kobani'nin düşmesi arzusu olduğunu düşünmez. Hele Kobani tezkeresine hayır diyen HDP'nin konuşmaya hakkı hiç yoktur. Bilakis, Erdoğan'ın pozisyonu yansıtılanın tam tersidir. Buna rağmen ülkesine yapılan haksızlığı ve sergilenen ikiyüzlülüğü ifade etmektedir.

               

Erdoğan'a yapılan sembolik suikastın, Dink'e “Zehirli kan” metaforu üzerinden yapılandan hiçbir farkı yok.

 

Bunun ötesinde Kobani tiyatrosu hakkında herhangi birşey söylemek istemiyorum.  

 

Şimdi gelelim Berktay'ın ikinci ve asıl öfkesine neden olan yazısına. Yazının temel kaynağı Berktay'ın 10 Haziran tarihli Zaman geçer, fırsat kaçar; Kobani’ye dönemezsin yazısı.

 

Berktay yazısına dört Serbestiyet yazarından yaptığı alıntılarla başlıyor. Ancak sık sık Serbestiyet yazarlarını yanına aldığı iddiasına rağmen bu dört alıntının ilk ikisi ile son ikisi birbirlerinden farklı mesajlar veriyor. İlk iki mesaj Gürbüz Özaltınlı ile Oral Çalışlar'dan. Özaltınlı biraz önce ifade ettiğim gibi Kobani olaylarında AK Parti’nin hata yaptığını ve bunu dengelemek için geç kalındığını ifade ediyor. Halbuki aynı olayı Yıldıray Oğur (koyulanan bölge bana ait) benim eleştirilen yazımda da ifade ettiğim gibi bir politik eylem hatası değil bir iletişim hatası olarak olarak görüyor. Ne diyor ?

 

Ama bu son 10 ayda AK Partili Kürtleri HDP’li yapan esas değişken Kobani’ydi. AK Parti, Kobani’nin Kürtler için bir Çanakkale destanına, Kıbrıs Davası’na döndüğünü geç anladı. Kürtler, çözüm süreciyle Türkiye’de asimilasyon ve inkârı bitirdiğini söyleyen AK Parti’den, Kobani’deki Kürtlere de yardım etmesini beklediler. AK Parti hükümeti neredeyse bütün Kobani’yi Türkiye’de misafir edip, orada savaşan YPG’lileri Türkiye’de tedavi ettirdi ama hem bunu anlatacak kalibrede Kürt aktörleri yoktu, hem de PKK’nın IŞİD-Türkiye propagandasına cevap verecek (ki zordur) bir medyası ve Kürt camiasında sesi duyulan uzmanları, aydınları yoktu. Bütün dünyanın konuşlandığı Suruç’ta günlük basın toplantısı yapacak bir AK Partili siyasetçi bile pek çok dezenformasyonu engelleyebilirdi.   

 

Öte yandan Oral Çalışlar gerek İzleme Komisyonunun kaldırılmasını, gerek Kobani olayını AK Parti hatalarından kaynaklanan bir kırılma olarak değerlendiriyor. Markar Esayan ise

30 Mart ve 10 Ağustos seçimleri başarıyla geçildi. Bunun üzerine ise muhafazakârlara karşı yeni bir sosyolojik hat yaratmak için Kobani üzerinden 6-8 Ekim ayaklanması tertiplendi. PKK ikna edilmiş ve HDP formatlanmıştı. Kobani, Kürtleri AK Parti'den koparmak ve Yeni Türkiye için yeniden birlik fikrini zayıflatmak üzere kullanıldı 

 

derken farklı bir bakış açısını dillendiriyor. Kobani olayını bir tertip ve HDP'yi de bir formatlamanın (komplonun?) parçası olarak görüyor. Eğer varsa, buradaki AK Parti eleştirisi söz konusu tertip ve komploların önceden sezilip önlem alınmamış olması. Durum Nasreddin Hoca'nın Hırsızın hiç mi kabahati yok ! argümanını hatırlatıyor.

 

Peki Halil Berktay bu alıntıları neden ve nerede kullanıyor? Söz konusu yazarların Kobani konusunda yanıtlamaktan kaçındığı temel soruyu, yani Kobani politikasında ne yapılması gerektiği sorusunu, kendine sorup yanıt arıyor.

 

Halil Berktay'ın 10 Haziran 2015 tarihli  Zaman geçer, fırsat kaçar; Kobani’ye dönemezsin başlıklı yazısı -- ki bu yazı, 3-4 Ekim 2014 tarihli yazısının da tümünü içeriyor -- okunmaya değer. Hayır, bunu sarkastik bir nedenle söylemiyorum. Berktay popüler bir tarihçi üslubuyla hayal ve ifade gücünü en üst perdeye yükselterek Kobani olayını ve bu olayda kaçan fırsatı dile getirmek için, birçok tarihsel örnek dışında, ilginç bir dönem ve örnek üzerinde odaklanmış : İkinci Dünya Savaşında Sovyetler Birliği ve Stalin'in politikası. Dramatik alıntı Stalin'den :

 

“Olayların mantığı bizim mantığımızdan üstündür.” Bu sıradan cümle Stalin’e ait. Basit gözükebilir ama bağlamıyla çok ilginç ve önemli: 1941’de, yani (ideo-politik çizgisi veri kabul edildiğinde, o ölçüler içinde) Stalin’in hayatındaki en büyük taktik ve stratejik hatâdan sonra sarfedildi.

 

Lafı uzatmazsak, söz konusu hata uzun süre sol politik cenahda farklı yorum ve kavgalara neden olan Stalin'in İkinci Dünya Savaşı başındaki fırsatçı politikası. Stalin, Polonya'yı korumak amacı ile savaşa girmeyi göze alan İngiltere ve Fransa'yı satarak Hitler Almanyası ile bir saldırmazlık paktı imzalıyor ve ardından da Hitler batıdan Sovyetler ise doğudan Polonya işgal edilip paylaşıyorlar. Bu süre içinde Stalin, Hitler'in Avrupa devletleri ile uğraşıp Sovyetlere ilişmeyeceğini varsayıyor ve tabii dramatik bir biçimde yanılıyor.  Tekrar Berktay'a dönelim :

 

“Olayların mantığı bizim mantığımızdan üstündür.” Stalin’in durumu kendi partisi ve merkez komitesine açıklamak (deyim yerindeyse, hesap vermek) için kullandığı bu cümle, bugün Türkiye için de, Türkiye-Suriye-Irak Kürtleri ve Kürt hareketleri için de fazlasıyla geçerli. 1941’de Stalin’in artık hiç beklemediği şey olmuş; yeni bir mevzilenme doğmuş; Almanya’nın saldırdığı Sovyetler Birliği, istese de istemese de Batı demokrasileri ile aynı kampa itilmiş. Şu 2014 yılında da, gerek Türkiye’nin ve gerekse Kürt önderliğinin hemen hiç beklemediği bir şey olmuş; yeni bir mevzilenme doğmuş; her iki taraf  hâlâ doğru dürüst barış yapmamış, çözüm sürecini gitmesi gereken en ileri noktalara götürmemişken, hattâ zaman zaman yekdiğerini çözüm sürecini bitirmekle tehdit edebilirken, İD karşısında gerek ABD ve diğer Batı ülkeleriyle, gerekse birbirleriyle fiilen aynı kampa itilmiş. Ancak anlaşılan insan bilinci ve idraki biraz geriden geliyor; henüz jeton tam düşmemiş.

 

Doğrusu biraz matematiksel düşünen biri olarak -- mühendislik deformasyonu var ya! -- bu örnek ile bugünkü Ortadoğu politikaları arasında sağlıklı bir izomorfizm (birebir ilişki) kurmakta zorlandım. Sanırım olası bir izomorfizmde kümeler şöyle :

 

Hitler (Almanya) = DAEŞ;

Stalin (Sovyetler Birliği) = Türkiye;       

Polonya = Kürdistan, Kobani ve Kürtler;

İngiltere, Fransa = Koalisyon güçleri (Batı).

 

Peki, eylemlerdeki izomorfik bağlantılar nasıl ?

 

* Örnekte, Stalin rolündeki Türkiye, Hitler rolündeki DAEŞ ile (saldırmazlık paktı imzalıyarak!) anlaşıyor gibi? (Bu yorumda tehlikeli bir durum var. Berktay hiç de benimseyeceğine inanmadığım muhalefet [Hürriyet, Cumhuriyet, Zaman] kampında görünüyor.)

 

* Polonya, yani Kobani ve Kürdistan, Stalin (Türkiye) ve Hitler (DAEŞ) arasında paylaşılıyor. (Berktay yazısında Irak Kürtleri (Barzani) ile Suriye Kürtlerini (PYD?) sanki aynı kampa koyuyor. Doğru mu? Değil.)

 

* Nasıl ki Hitler, Sovyetler'i beklemediği anda vuruyor, DAEŞ'in de Türkiye'yi vurması an meselesi. Bu nedenle Türkiye'nin koalisyon güçleri ile kaderi birleşiyor.

 

Burada tek deformasyon Kürtlerin durumu. Mesela olası ikinci bir izomorfizmde Türkiye, Kürtler ile -- en azından Barzani kanadıyla -- beraber gözükebilir.

 

Bu örnekten de görüldüğü gibi, aslında matematiksel bir mühendislik alanı tarihçiliğe, örnek izomorfizmler yaratmak açısından oldukça yakın. Ancak tarihçilerin kavramları biraz daha yumuşak ve esniyor, mühendislik ise rijid ve esnemiyor! Ve bu nedenle farklı tarihsel yorumlar aşağıda görüldüğü gibi herşeyi başaşağı çevirebilir. Ancak tarihçiler Alman felsefesini kullanarak buna da çare bulmuşlar: çözüm diyalektik mantıkta yatıyor. Yani bir şeyin hem kendi hem tersi doğru olabilir ve bu durumdan yepyeni bir sentez doğar!

 

Şimdi örneğimize gelelim. Halil Berktay beni eleştirirken kendi yazısından şu alıntıyı kullanıyor (bilhassa koyulanmış cümle ona ait):

 

AKP hükümetinin Kobani konusundaki pasifliğinin bedeli, şimdi daha net görülüyor ki, o zaman korkulan alternatiflerden çok daha ağır oldu. Aktiflik ise illâ içeri girip IŞİD’le bilfiil dövüşmek demek miydi; bunda israr etmeyebilirim. Ama fiiliyatta izlenen çizgiye kıyasla doğruya çok daha yakın olmuş olacağı muhakkak. Türkiye’nin hem Kürtlerle ilişkileri, hem Batı’yla ilişkileri bambaşka bir mecraya

otururdu. Dönüp baktığımda, bunu oldukça net ve kapsamlı biçimde açıkladığım kanısına varıyorum. Bu düşüncelerle, 2014 Ekim başındaki yazımın tamamını aşağıda tekrar yayınlıyorum.

 

Şimdi bu kritik cümleye ek olarak bir sonraki cümleyi de koyularsak ne anlam çıkıyor -- ki orijinal metinde koyusu açığı yok?  Doğru olan -- israr etmese bile -- bilfiil dövüşmekti , yani Türkiye'nin Kobani'ye askeri müdahalesiydi ve bu durumda Berktay'a göre Türkiye’nin hem Kürtlerle ilişkileri, hem Batı’yla ilişkileri bambaşka bir mecraya otururdu. Diyalektik mantık uygulamadığımız sürece, benim yazımda eleştirdiğim görüş de buydu. Ve kanımca da bu görüş yanlıştan öte felaket bir politika olurdu.

 

Eleştirisinin tam burasında çarpıt-vur (3) devreye giriyor. Ne diyor:

 

Bu satırları okuyunca ne anlarsınız normal olarak? Yazarın, her durumda bir ülkenin başka bir ülkeye askerî müdahalede bulunmasına ahlâken karşı olduğu, böyle girişimleri ilkece reddettiği gibi bir izlenim doğuyor; lâkin öyle mi acaba? Gerçekten öyle olsaydı, günümüzde artık böyle bir ilkenin uygulanabilirliği kalıp kalmadığını tartışabilirdik uzun uzun.

Bu kanıya nereden varmış? Yukardaki pasajı okuduktan sonra kullandığım şu sözlerden:

 

Ben bu satırları ve devamını okuduktan sonra -- ki herkesin okumasını öneririm -- kanım dondu! Askeri müdahale!

 

Kullandığım cümlede geniş zamanlı bir yargı olmadığı gibi, kanımın donma nedeninin genelde askeri müdahale değil, ilgili politik bağlamda askeri müdahale olduğu çok açıktı. Tipik bir çarpıt-vur örneği. Ama hakkını yemeyeyim, kendisi de “izlenim” sözünü kullanarak bir çarpıt-vur itirafını dile getirmiş.

Bu görüşünü desteklemek uğruna nihayet çarpıt-vur (4) devreye giriyor. Nasıl mı? Şöyle:

İlginç. Ne demek bütün bunlar? İlk paragraf hakkında (1) IŞİD bilinemez bir masal veya efsaneden, kasten abartılan hayalî bir tehlikeden mi ibaret? Var mı, yok mu? Kökenleri çok mu esrarengiz? En son Oral Çalışlar 30 Haziran’da yazdı (Türkiye “terörist devlet” mi); Batı’nın desteğini çekmesi sonrasında ve Esed’in devlet barbarlığını tırmandırması karşısında Suriye Muhalefeti’nin nasıl radikallik yarışlarına sürüklendiğini, bu çerçeve önce Al Nusra ve sonra IŞİD’in öne çıktığını tane tane anlattı. Eski Saddam ordusunun intikamcı subayları da gidip katıldı; Batı’dan ve belki Türkiye’den de daha önce gitmiş silâhlara da el kondu; Avrupa’nın fiilen ve/ya zihnen gettolaşmış yeni-Müslüman ve lümpen-Müslüman cihadçılarından da gönüllüler aktı; Suriye rejimi de sağa sola saldırmalarına kol kanat germeye başladı. Ortaya nereden türediği hiç de “hâlâ anlaşılmamış” olmayan, böyle gayet anlaşılabilir bir fenomen çıktı. Canavar mı, değil mi? Kötü ve çok kötü mü, değil mi? Nasıl bir duyarsızlık, o “Hollywood filmi” benzetmesi? Ne yani, pislik ve benzersiz pislik o infazların, kafa kesmelerin kendisi değil de televizyon ekranlarında “hangi amaca hizmet” ettiği belli olmayan bir şekilde gösterilmesi mi? Yüzlerce yazı yayınlandı, IŞİD’in propaganda ve asker yazma, gönüllü çekme yöntemlerinde bu dehşet ve dolayısıyla karşı durulmaz kudret gösterimlerinin merkezî rolü hakkında. Acımasız ve uzlaşmasız fanatizmin kendine özgü bir mantığı ve çekiciliği var aslında. Kemal İnan hiç birini okumamış olabilir mi? Bu vahşetin yakın plana getirilip kişiselleştirilmiş hunharlığında, çok özel bir tüyler ürperticilik yok mu? Ne demek, benim IŞİD’i “ballandırarak” anlatmam? Plato’nun mağarasında esir tutulan bizler, arka duvarda Batı’nın oynattırdığı dumanlı görüntüleri mi seyrederek aldatılıyoruz; ben de o görüntüleri aktardığım için mi “ballandırmış” oluyorum? Kemal İnan bizi çözsün, mağaradan günışığına çıkarsın ve kendisi “ballandırmadan” anlatsın da anlayalım bakalım.

           

Buradan şunu mu anlıyoruz ? Hollywood benzetmemle ben bir DAEŞ hayranı mı oluyorum? Ben ve BBC dahil birçok kuruluş, daha El Kaide örgütünün yapısını, finans kaynaklarının nereden geldiğini, eylemlerinin bir Batı nefreti ötesinde hangi politik hedeflere odaklandığını, hattâ başı olarak gösterilen Osama bin Ladin'in ABD komando ekibi tarafından öldürülmesinin gerçek mi yoksa düzmece bir kurgu mu olduğunu (bkz. gazeteci Seymour Hersh iddiası üzerine kurulu BBC dokümanter programı) ve daha birçok soruyu aydınlığa kavuşturamazken, Türkiye DAEŞ'in tüm bilinmeyenlerini çözen uzmanlarla doluymuş da bilmiyormuşuz. Aynı 9/11 felaketi sonrası tüm dünya uçak içindeki konuşmaları merak ederken bu konuşmaları üreten Türk gazeteciliği, ya da daha amiyane bir örnekle, Mickey Spillane'in  Mike Hammer kitaplarının tümü Türkçeye tercüme edildikten sonra yenilerini üretme (Kemal Tahir'in katkısı ile olduğu söylenir) kabiliyetini gösteren Türk polisiye romancılığı örneklerindeki yaratıcılık gibi.

Mesela kimseyi rahatsız etmeyen bir olay var: birkaç gün içinde tüm silahlarını teslim ederek -- hattâ satarak! -- Saddam'ın sonunu getiren subaylar, yepyeni bir çehre ve programla karşımıza çıkıyor.  Çok gaddar oldukları kadar çok da iyi savaşıyorlar ve neden geldiği pek belli olmayan kaynaklarını da akıllıca kullanıyorlar! Gündelik yaşam kavgalarını ucu ucuna sürdürebilirken Batı dünyasındaki müslüman cemaatler bir anda günde 100 bin tweet atacak bir örgütlenme örneği ile DAEŞ'e militan devşiriyor (bkz. El Cezire dokümanter programı). Devşirilenler kafa kesmek dahil akla gelecek her çeşit vahşeti herkesin önünde gerçekleştirecek insanlık-dışı bir umursamazlığa ve vicdansızlığa sahip. Ne dersiniz ? Yoksa bu vahşetin kaynağında müslümanlık mı yatıyor? Batı toplumlarında buna dünden teşne, inanan ve inanmak isteyen ciddi sayıda insan var. Haklılar mı? Ne dersiniz? Bu sorulara bilgiye dayalı sağlıklı yanıtlarınız var mı? Benim yok!

 

Ama mesele başka. Devreye çarpıt-vur (4) giriyor. Sanki bu soruları soranlar DAEŞ'in vahşetini görmüyor. Yukardaki paragraf benim veya benzerlerimin bu vahşete mazeretler üretiyor izlenimini vermek. Çünkü bu vahşeti ballandırarak anlatıyor demişim. Burada “ballandırmak” sözcüğünün kullanılma bağlamının  bu vahşeti kendi amacına uygun olarak altını defalarca çiziyor demek olduğu çok açık. Yoksa bu eylemin vahşetine olan bir hayranlığım ya da mazeret uydurma çabam olmadığını Berktay da çok iyi bilir.

 

Peki bu çarpıcı vahşet betimlemesi hangi amaca hizmet ediyor ?  Burada Berktay uygarlığın temsilcisi bir civilisateur olarak karşımızda. Neden ? Çünkü Türkiye'nin mantık ile savunulamayacak bir Kobani askeri harekatına duygusal bir neden arıyor. Hepsi bu !

 

Benzeri bir politik anlayışta olduğuna inandığım dostum Halil Berktay'ın eleştirisine, eleştirim aşağıdaki gibi.

 

Diyebilirdi ki: (1) Kemal İnan Kürt oylarının baskılar ve terör nedeni ile HDP'ye kaydığı görüşünü abartmış; başta AK partinin hataları olmak üzere diğer faktörler de bu oy kaymasında rol oynamış olabilir (bu görüşe katıldığım sanılmasın, ama makul bulurum).

 

(2) Kobani'ye askeri müdahale görüşünü savunmak zor, tekrar bir düşüneyim.

 

Ne güzel ve kısa bir eleştiri yazısı olurdu!

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.