Geleceğe bakarken

Geleceğe bakarken

07.03.2015 01:08
Kemal-İnan

inan@sabanciuniv.edu

Serbestiyet sütunlarında bundan önce üç yazı yazdım. Bunlardan ilk ikisi Türkiye için güncel iki konuyu, Beyaz Türklerin toplumsal kökenlerini ve bugünkü iktidarsızlıklarını ele alıyordu. Üçüncü yazım ise küresel geleceğe yönelik ve ağızda bir çeşit bilim kurgu lezzeti bırakan bir yazıydı. Amacım, Türkiye’nin güncel sorunlarına ve siyasal polemiklere kenetlenmiş okuyucular için, teknolojik gelişme üzerinden bir yön değiştiricilik ve uyarıcılık işlevi görmekti. Önceki iki yazıma göre bu son yazımda hem okuyucu sayısındaki yüzde 30’luk azalmadan, hem de yazı sonrası katılımların hemen hemen yokluğundan, Türkiye okurlarının ilgisini güncelin dışına çekmenin kolay olmadığını anlıyorum. Bu göreli azalmada kendi hatam olduğunu da kabul ediyorum. Yine de, konunun öneminden dolayı geleceğin belirsizlik dolu küresini tanıtmaya yönelik bu çabamı sürdürmekte kararlıyım. Bu yazımdaki ana konuya geçmeden önce okuyucunun dikkatini bir noktaya çekmek isterim. Birçok yazar, aydın, ideolog yalap şap da olsa geleceğe yönelik bir vizyon oluşturmaya çalıştığında işe üstyapılardan başlıyor. Yani hukuk devletinin ve özgürlüğün egemen olduğu liberal bir ortam; teknolojinin kirletmediği ve şehirlerin tarihsel silüetlerinin korunduğu kentler; kadınlara karşı şiddetin son bulması; işsizliğin sorun olmadığı ve ücretlerin insan gibi yaşamayı sağladığı ekonomik bir düzen; barış içindeki bir uluslararası düzen ve bunu sağlarken iç politikaya karışmayan, salt caydırıcı bir askerî güç; geliri ne olursa olsun çocuktan başlayarak tüm bireylere istedikleri yönde kendilerini geliştirme ve ülkelerine yararlı olabilme olanağını sunan bir eğitim sistemi; herkesi içeren bir sağlık hizmetleri ağı, vb. Bu ve benzeri hedeflere kimsenin itiraz edebileceğini sanmıyorum. Ancak bu ideallere varabilmek için daha önce sorulması gereken kritik bir soru var: Toplumsal düzeni kurmada baş rolü oynayan ekonomik ve bilgi üretim ilişkileri üzerinde kısıtlar var mı? Varsa, bu kısıtlar nedir ve nasıl aşılır? İşte, bu ve bundan sonraki yazılarımda belirleyici bir öneme sahip olan bu sorunun küresel boyutlarına değineceğim. Anadolu topraklarında son altı yüz yıl içinde iki büyük lider yetişti: Fatih Sultan Mehmet ve Mustafa Kemal Atatürk. Tarihin bir cilvesi olarak, bu iki liderin yetiştiği ortamlar birbirine zıt özellikteydi ve bu nedenle de, her etkili lider gibi kendi çağlarına uygun yönde ileri doğru adım atan bu iki siyasetçi-devlet adamı farklı nitelikleriyle anılıyor. Fatih küçük ve görece homojen yapıdaki bir Türk beyliğini diğer benzeri beyliklerden sıyırarak kozmopolit bir dünya imparatorluğuna dönüştürdü. Çok iyi bir eğitim aldığını bildiğimiz II. Mehmet, genç yaşta çağ değiştirici bir hamle yaptı. Batı dünyasınca uygarlığın Yunan-Roma beşiğinin devamı olarak görülen, ama gene de eğreti bakılan Bizans’a son verdi; Avrupa kıtasında Hırıstiyan uygarlığının her boyutta rakibi olan kozmopolit bir İslâm imparatorluğu ve uygarlığıının kurucusu oldu. Bu açıdan bakıldığında, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerçek kuruluş tarihi olarak 1453 yılını almak ve kurucusu olarak da Fatih Sultan Mehmet’i görmek yanlış olmaz. Atatürk ise çok farklı bir ortamın ürünüydü. Bu ortam bir aşamada barış içinde gelişen 19. yüzyıl sanayi toplumu dinamiğinin 20. yüzyılda infilâk etmesi sonucu iki dünya savaşının hemen hemen aralıksız gerçekleştiği bir dönemdi. 1918’den sonra, kozmopolit imparatorlukların harabeleri üzerinde çok sayıda yeni ulus-devlet kurulmaktaydı. Bu açıdan bakılırsa Atatürk’ü yönlendiren güdüler de zamanın ruhuna sadıktı. Kozmopolit bir imparatorluğu etnik bir çoğunluğa dayalı ulusal bir devlete dönüştürmek, Fatih döneminin tam tersi bir gelişmeyi ifade ediyordu. Bu yazımın konusu bu iki lideri karşılaştırmayı daha fazla sürdürmek değil; bu, tarihçilerin işi. Amacım bu bağlam ve kapsam içinde kendi zamanımızı yorumlayarak geleceği anlamaya çalışmak. Çıkış noktam da, zamanımızın yukarda sözü edilen iki dönemden farklı özellikler göstermesine karşın, aynı Fatih ve Atatürk dönemleri gibi bir çağı kapatıp yeni bir çağa giriyor olmamızın getirdiği geçiş özelliği. Bu çağların ve olası geçiş koşullarının küresel boyutlarda ne olduğunu anlatmaya çalışacağım. Sanayi toplumu nedir? İnsanlık kabaca 10.000 yıl önce bir çağ atladı; tarihçilerin “toplayıcı-avcı” adını verdikleri varoluş tarzı ve toplum biçimi, adım adım “tarım” toplumlarına dönüştü. Avcı-toplayıcı toplumlar, toprağı üretken bir zenginlik kaynağı olarak değerlendirme, bitkileri ve hayvanları kendi amaçlarına göre üretme ve kullanma yeteneklerine kavuşmamış, görece düşük ve seyrek nüfuslu klan-kabile veya aşiret benzeri topluluklardan oluşmaktaydı. Tarım toplumlarında ise, tarım ürünlerine ve hayvancılığa dayalı zenginliğin birikmesi ve sayıların büyümesiyle, üretim (ekonomi), cebir (devlet) ve ikna (ideoloji) kerteleri birbirinden ayrıştı; askerler (kaba kuvvete dayalı güç) ve/ya din adamları (ideolojik güç) tarafından yönetilen, bazıları çok küçük, bazıları çok büyük -- bir uçta Yunan şehir devletleri ile diğer uçta Roma, Habsburg ve Osmanlı imparatorlukları gibi – sosyal formasyonlar ortaya çıktı. Bu toplumlar ve onların tarihte anlatılan anlı şanlı geçmişleri, toprakla başbaşa yaşayan ve dünya nüfusunun çoğunluğunu oluşturan, (esir olsun hür olsun) köylülerin kaderini fazla etkilemedi. Ekonomi tarihçisi Gregory Clark’ın A Farewell to Alms (Princeton University Press, 2007) diye bir kitabı var (başlığı Sadakaya Son veya Zekâta Son diye çevrilebilir). Hemen başında, 2. sayfada yer alan “Tek Bir Resimde Dünya Tarihi” başlıklı şu grafikte, köylü-insanlığın söz konusu kaderi net ifadesini buluyor: Resim2 Binlerce yıl boyunca kişi başına ortalama gelir bir “Malthus tuzağı” veya “kıskacı”na takılıp kalmış; düşük verimlilik düzeyi etrafında savaş, kıtlık ve hastalık gibi felâketler slalom yapmış; üretim artışı ile nüfus artışı döngüsel olarak birbirini elimine etme eğilimi göstermiş; sonuçta, birkaç bin yıl boyunca esas olarak yerinde sayan zaman salınımları kendini göstermişti. Şekilde görüldüğü gibi, bu kader 1800 yılı dolaylarında kırıldı. Kişi başına ortalama gelir, eşitsiz biçimde olmakla beraber on kattan fazla arttı. Ve bu artış o gün bu gün devam ettikçe, insanlığın yaşamı da yepyeni bir biçim almaya başladı. Sanayi toplumu, tarım toplumundan farklı olarak büyük ölçüde hammadde kaynaklarına dayalıydı. Bu kaynaklar, yerleşim ve tarım için kullanılmaya devam eden toğrağın yanısıra, kömür ve demiri, daha sonra petrolü ve sanayi üretimi için gereken diğer yeraltı cevherlerini kapsıyordu. Sanayi toplumunun diğer önemli kaynağı ise insan gücüydü. İnsan gücü sanayi toplumunda iki önemli işlev görüyordu. Bunlardan ilki üretimdeki emek gücü rolüydü. İkincisi ise güvenlik yani askerlik veya ordu işleviydi. Geçmişe göre görülmemiş ölçüde zenginlik üretme özelliğine sahip ve ulus-devletlerin rekabetine konu olan bir dünyada, ordular gerek üretilen ulusal zenginliği, gerek bu zenginliği sağlayan kaynakları, gerekse bu zenginliklerin ticaretinde kullanılan pazarları koruma ve genişletmeye yönelik yeni fonksiyonlar peydahlamaktaydı. Oysa tarım toplumlarında üretim de askerlik de farklı bir niteliğe sahipti. Üretim herhangi sistematik ve evrensel bir eğitim ve disiplini gerektirmeyen bir etkinlikti. Merkezi yönetimlerin bütün yaptığı, köylülerin tarım ve hayvancılık üretiminin geleneksel, görgül yöntemlerle belirlenen (1/5 veya 1/7 gibi) bir bölümüne vergi ve/ya rant biçiminde el koymaktı. Söz konusu üretim ciddi bir bilgi birikimi ve zamanlama disiplini gerektirmiyordu. Bu nedenle de “potansiyel olarak vergilendirilebilir artı-ürün”e el koymanın dışında insanları bu alanda seferber etmenin fazla bir anlamı yoktu. Askerlik ise işssizliğin yapısal olduğu -- çünkü toprağın tüm nüfusu beslemekte zorlandığı -- bir ortamda, garantili gelir temin eden bir meslekti. İşsizler için iki silâhlı yol vardı: dağa çıkıp “kanun-dışı” eşkiyalık yapmak veya en yakın otoritenin komutası altında “kanunî” askerlik yapmak. Bu “kanunî” ve “kanun-dışı” dünyalar da birbirinden çok kesin çizgilerle ayrılmış olmayıp, “kâh Celalî, kâh sekban-levend-tüfengci” diye özetlenebilecek, karşılıklı-geçişimli bir sirkülasyona konu olmaktaydı. Bu geçişimliliğin bir boyutu da alt düzey askerlere verilen ücretin genelde çok düşük olmasıydı. Dolayısıyla yağma -- savaştan sağ salim çıkabilenlerin elde edebileceği ganimet -- büyük önem kazanıyordu. Tarım toplumlarının savaşlarında, çoğu kez köylüler savaşın hangi tarafında yer aldıklarından bile bihaber olabiliyordu. Tabii askerliği görece daha düzenli bir kurumsal çerçeve içinde gerçekleştiren örnekler de -- örneğin Osmanlıdaki yeniçeri sistemi gibi – görülmekle birlikte, bu örnekler dahi bir ucu yağmaya uzanan “gelirci asker” kavramının dışında değildi. Sanayi toplumunda bu resim değişti. Hızla değişen bir bilgi birikimi ve bu birikimin yol açtığı teknolojik olanaklar, insan kaynağının tarım toplumunun köylülerinden farklı bir nitelikte olmasını gerektiriyordu. Basit okuma yazmadan da öte, ortak bir dil ve kültür birliği içinde sembollerin anlamını kavrayan ve kendini buna göre yönlendirebilen yeni bir insan gücünün yetişmesine ihtiyaç vardı. Bu ise eğitimin evrensel olabilmek için zorunlu kılınması; toplumun, en azından ilke olarak, tümünü kapsaması ile sağlanabiliyordu. Bu eğitimin, yaratıcılık veya düşünsel bir içerikten çok, temel bilgiler ve asıl disiplin yönü büyük öneme sahipti. Sanayi toplumunda disiplin gereksiminin birkaç nedenden kaynaklanıyordu. Bir neden, tarım üretiminin doğal mevsim zamanlamasının gevşek gereksinimlerinin ve kendini tekrar eden gelenekselleşmis bilgi birikiminin, yerini, hammadde tedarikinden fabrika üretimine ve pazarlardaki satışa kadar uzanan emek süreçlerini gerçekleştiren bilgi ve tekniklere bırakmasıydı. Kritik zaman sürelerinde tamamlanması gereken bu süreçler, hizmet ve imalat sektörlerinde, bugün bize normal, hattâ doğal gelen ve eskisine göre çok daha disiplin gerektiren mesai saatleri ve benzeri zamanlama kavramlarını doğurdu. İkinci önemli neden savunma gereksinimleriyle ilgiliydi. Disiplinli ve makul ölçüde eğitilmiş emek, doğal kaynaklar ve ticarette üstünlük sağlayacak pazarlar temelinde gelişen sanayi toplumları, söz konusu kaynakların paylaşımında amansız bir rekabete girdi. 19. yüzyıl, burjuva sınıfının aristokrasiyi kenara iterek yönetim koltuğuna oturduğu, kırsal alanlardan kentlere doğru akan yoğun göçlerle işçi sınıfını doğuran yüzyıldır. Tarihte ilk kez büyük sayıda insanın aktif olarak politika içinde yer aldığı yüzyıl, bu yüzyıldır. İmmparatorlukların görünürdeki aristokrat üst yönetimlerinin içinde yer almayan, ancak yönetimdeki ağırlıkları gitgide artan etnik-milliyetçi çekirdekler büyük sayılarda kentlere göçen kesimlerden uluslararası sürtüşme ve rekabette kullanılacak savunma gücünü oluşturmanın ve bunun için gereken disiplini sağlamanın önemini anlamıştı. Yukarda sözü edilen ve yeni kentli yığınları yönlendirecek disiplinli eğitimin kökeni, ilk kez 18. yüzyılda Prusya ve Avusturya’da yaşama geçirilen zorunlu ilkokul eğitimine dayanır. Bu adımın atılmasında, (a) Prusyalı toprak sahiplerinin kendi toprakları yerine daha yüksek ücretle yeni kurulan tekstil atölyelerinde çalışan köylüler ve (b) kaba kuvvete dayalı baskı sonucu ortaya çıkan köylü isyanları önemli rol oynadı. Farklı şekillerde de olsa bu faktörler toprak sahiplerini ikinci bir çözüme, gerekli baskının dinî-ahlâkî (pietistic) kalıplara dayalı ve çocuktan başlayan zorunlu bir eğitimle içselleştirilmesine yöneltti. Bu çözümden elde edilen sonuçların sanayi toplumları için genel önemi zaman içinde anlaşıldı; başta ABD olmak üzere zorunlu ilk ve orta öğrenim, sanayi toplumuna geçiş yapan tüm ülkelerde benimsendi. Sözü edilen zorunlu eğitim, temel bilgileri vermenin yanısıra gerekli ideolojik kalıpları da aşılamanın yeriydi. Söz konusu ideolojik kalıplar, sanayi toplumunun tamamlayıcı politik yüzü olan milliyetçilik çerçevesinde yer aldı ve alıyor. Disiplin empoze edici bu kalıplar, sanayi toplumu öncesinde olmayan -- çünkü hem henüz koşulları oluışmayan, hem gerek duyulmayan -- ancak kendini sanki binlerce yıldır varmış gibi açıklayan milliyetçi sadakat ideolojisini (veya ideolojilerini) meydana getiriyor. Vatan, bayrak, marşlar, geçmişe yönelik mitler, efsaneler, eski kahramanlar ve kahramanlık öyküleri, askerliğe dönük gazilik ve şehitlik gibi din kaynaklı ideolojik kalıplar, zorunlu eğitimin milliyetçi kutsallarını oluşturuyor. Bu kalıplar bireyi, gerçek sahibi olduğu tek şeyi, yani canını bile karşılıksız bir sadakatle vermeye hazırlıyor; bu feragat ve fedakâtlığın ideolojik yaptırımını meydana getiriyor. Aslında milliyetçilik nasıl sanayi toplumunun gerektirdiği disiplin için uyumlu bir toplumsal yönetim modeli ise, bir diğeri de Marksist rejimlerdi. Tek fark, sadakat gerektiren kalıpların, marşların ve diğer ögelerin, milliyetçilik yerine farklı bir dayanışma ideolojisinden (ya da bazı durumlarda, milliyetçiliğin bu diğer dayanışma ideolojisiyle cilâlanmış şeklinden) oluşmasıydı. İkinci Enternasyonalin olumsuz akibetinden öğrendiğimiz tek şey -- İspanya İç Savaşına katılan entellektüellerin fantezileri bir yana -- Marksistlerin hiçbir aşamada önde gelen teorisyen ve/ya ideologlarının arzuladığı gibi enternasyonalist bir işçi sınıfı hareketi oluşturamadığıydı. Daha yakından incelersek, geçmişte kalan veya hâlâ tek tük mevcut Marksist rejimlerde bireye aşılanan sol görünümlü ideolojik kalıpların milliyetçilik benzeri özellikler barındırdığını görebiliriz. Tek fark, ilgili efsanelerin, mitlerin, marşların, kahramanların vb Marksist ideolojik değerlerle uyumlu olarak seçilmiş olmasıdır -- olmasıydı. Ama bunun ötesinde, yine ilkokul düzeyinden başlayarak aşılanan Marksist ideoloji ve değerler, aynen milliyetçi eğitimle aşılanan ideoloji ve değerler gibi, bireyden karşılıksız sadakat bekliyordu. Kısacası, sanayi toplumları üretimde ve savunmada gerekli disiplini, dün olduğu gibi bugün de, bazen liberal demokrasilerde olduğu gibi yumuşak, bazen de katı milliyetçi sağ veya sol diktatörlüklerde görüldüğü gibi daha sert biçimlerde, ama hep zorunlu eğitim aşamasında sağlamaktadır. Söz konusu sanayi toplumları, aynen bir müzik parçasındaki crescendo gibi, 19. yüzyıl boyunca uluslararası bir gerilimi aşama aşama artırarak 20. yüzyıla vardı. 1914 yılında bu gerilim patladı ve dünya için felâket sayılması gereken iki dünya harbi ile 1945 yılına varıldı. Kanımca, getirmiş olduğu maddi ve kültürel zenginliklerle beraber yaşanan bu felaketlerin nedeni de -- kapitalizm veya komünizm gibi system farklılıklarında değil -- bizzat sanayi toplumunun iç dinamiğinde aranmalıdır. Başta Avrupa ulusları olmak üzere, çökmüş imparatorlukların üzerinde kurulmuş olan ulus-devletler, Soğuk Savaşın ve yol açtığı yerel savaşların olumsuzluklarına rağmen, yaşanan felâketin tekrarlanmaması için belli bir çaba sarfederek, 1950-1970 yılları arasında yeni dünya hâkimleri ABD ve Sovyetler Birliği’nin çatışmalı himayelerinde bir büyüme ve refah sürecine girdi. İlginç bir biçimde, biraz 1929 bunalımının korkusuyla ve belki biraz da Sovyetler Birliği’nin planlı ekonomisinden ilham alarak, ABD kapitalizmi de (emredici değilse bile, hiç olmazsa yolgösterici) planlamaya yakın; oligopollerin, sendikaların ve genel politik ortamın elele verdiği, fiyatların ve ücretlerin ahenk içinde geliştiği güdümlü bir ekonomik büyüme ve liderlik dönemi yaşadı. Ancak 1980’ler sonrası mikroelektronik teknolojilerinin oluşturduğu yeni olanaklar ve bu süre içinde ABD'nin vardığı teknolojik ve ekonomik düzeye erişen diğer ülkelerin rekabeti, bu mutlu resmi değiştirdi. Bu resmin nasıl değiştiğini görebilmek için kısa bir ara alıp okuyucuyu geçmiş bir yazımla tanıştırmak isterim. Aşağıdaki “Özgürlük ve Yaratıcılık” başlıklı yazımın iskeletini, hatırladığım kadarıyla 2010 yılında Sakıp Sabancı Müzesi’nde yapılan bir panel için hazırlamıştım. Daha sonra bu yazıyı, varolan iskelet üzerinde çok cüzi değişiklikler yaparak 2012 yılında İletişim Yayınları tarafından basılan Teknolojik İş (lev)sizlik adlı kitabıma, ilk ilham kaynaklarından ve leitmotiflerinden biri olması nedeni ile, bir Ek olarak dahil ettim. Kitabın ana temasına sadık kalan ve geçerliliğinden hiçbir şey yitirmeyen bu yazıyı, yukarıda yazdıklarımla bazı tekrarlar içermesi pahasına (ve tekrar redaksiyondan geçmiş haliyle) yeniden sunuyorum.

* * *

ÖZGÜRLÜK VE YARATICILIK (2010) Bugün anladığımız biçimi ile çağdaş eğitim, ana okulundan başlamak üzere meslek sahibi olma aşamasına uzanan bir süreci içermektedir. Bu süreç toplumsal gelişmenin gitgide daha da belirleyici bir öğesi olarak görülmektedir. Bu yazımda, eğitim sürecini birbirinden farklı, hattâ birbirinin zıddı sayılabilecek iki ayrı model içinde açıkladıktan sonra, bu modellerden kollektif-ideolojik olarak adlandırdığım ve 19. ve 20. yüzyıl koşullarında pratik geçerliliğini korumuş olan modelin, 21. yüzyılda bireyci-yaratıcı olarak adlandırdığım diğer modele dönüşmekte olduığunu savunacağım. Kanımca bu dönüşümün önem ve nedenlerini kavrayan toplumlar geleceğin müreffeh ve güçlü örneklerini oluşturacak; diğerleri içeriğini yitirmiş ideolojik kalıplara takılarak -- daha moda terimle, ezberlerini bozamayarak -- zaman, güç ve refah kaybına neden olan politikaların esiri olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.  
  1. Genelde eğitimin iki farklı ve önemli boyutu vardır. Bunlardan biri bireyin gelişmesine, yani kişiliğinin özgür bir ortamda biçimlenmesine ve böyle bir ortamda yaratıcılıkla toplumsal iletişim ve uyumu beraberce geliştirmesine katkıda bulunan boyuttur. Aslında ideal olarak istenen de bu boyuttur. Bu boyutu, liberal sözcüğünün ekonomik çağrışımlarını bir yana koyup özgürlük tarafına ağırlık veren liberal eğitim olarak adlandırabiliriz. Yukardaki tanım bağlamında liberal eğitim, bireyci-yaratıcı modelin ardında yatan anlayışı içermektedir. İkinci boyut ise eğitilmiş bireyler ile üretken, başarılı, güçlü ve müreffeh bir toplum arasındaki ilişkide yatmaktadır. Eğer liberal eğitim ilkelerini, sefalet içinde savaştan yenik ve bitik dönen Rus askerlerine veya köylülerine, ya da dünya ekonomik krizi ile birinci savaşın ağır tazminat yükümlülüğü altında ezilen 1930’ların Alman işçi sınıfına anlatmak isteseydiniz, hüsrana uğrardınız. Yirminci yüzyılın ilk yarısında, Birinci Dünya SavaşI’nın başlaması ile İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi arasında geçen sürede, liberal olarak adlandıracağımız ilkeler varlıklı burjuva sınıfının bir aldatmacası olarak tüm geçerliliğini ve prestijini -- 1920’ler ile 1929 bunalımı arasında liberal ekonomilerin geçici olarak başarılı olduğu istisnaî dönem dışında -- yitirmişti.
 
  1. Liberal veya bireyci-yaratıcı olarak adlandırdığımız eğitim modelinin, genelde kollektif-ideolojik model karşısında bir zenginler kulübü fantezisini aşamadığı ve yenik düştüğü, 19. ve 20. yüzyılın bir olgusudur. Üstelik kollektif-ideolojik eğitim modeli hem sağda (etnik milliyetçi veya dinî milliyetçi toplumlarda), hem solda ( Marksist-sosyalist toplumlarda), hem de sağ mı sol mu oldukları sürekli münakaşa konusu olan anti-emperyalist Üçüncü Dünya toplumlarında belirleyici olmuştur. Bireyci-yaratıcı modelin çok sınırlı bir biçimde başarılı olduğu toplumlar ise, başta anglo-sakson geleneğine sahip olanlar olmak üzere, liberal kapitalist toplumlardır. Bu toplumların etnik milliyetçilik, ırkçılık ve sömürgeci üstünlük taslama gibi özellikleri ise, daha sinsi bir kollektif-milliyetçi içeriğin eğitime egemen olmasını yansıtıyor.
 
  1. Salt etik açıdan bakıldığında, bireyci-yaratıcı eğitim modelinin -- toplumsal sorumluluk ve insan hakları gibi konular yeterince işlendiği sürece -- kollektif-ideolojik modele olan üstünlüğü rahatlıkla savunulabilir. Ama bu bakış açısının yeterli olmadığı, eksik kaldığı görüşündeyim. Zaten aşağıda da açıkladığım gibi, 19. ve 20. yüzyıldaki gözlemlerimiz de bu yetersizliği kanıtlıyor.
 
  1. Bir toplumun refahını ve bu refahı sürekli kılan gücünü iki kavram üzerinden inceleyebiliriz: ekonomi ve güvenlik. Diğer bir deyişle, toplumun üretmesini ve dış güvenliğini sağlayan kurumlar söz konusu gücün belirleyicileridir. Bu açıdan bakıldığında, eğitimin özü ekonomi ve güvenlik kurumlarının insan gücü gereksinimini ne ölçüde karşıladığıdır. Dikkat edilirse bu toplumsal kıstas, eğitilen bireyin mutluluğu veya özgürlüğü veya yaratıcılığı ile otomatik bir ilişki içinde değildir. Belki tersine; özellikle 20. yüzyılda Fordizm olarak adlandırılan kitle üretim yöntemleri, topraktan koparılan çok sayıda emekçiyi kollektif çalışmanın ezici zaman kısıtlarına uyduran; bir açıdan bakıldığında, bireyin düşünmesini ve inisiyatif kullanmasını engelleyerek onu robotlaştıran bir eğitim modelini gerektiriyordu ve gerektiriyor. Aynı eğitim sistemi, güvenlik açısından da, toplumsal çıkarlar uğruna -- gerçekte çoğu kez toplumun ayrıcalıklı sınıflarının çıkarları uğruna -- bireylerin en değerli varlıklarını, yani hayatlarını seve seva feda etmelerini zorunlu kılıyordu ve kılıyor. Kollektif-ideolojik eğitim sistemi bu ikinci kısıtı, etnik veya dinsel milliyetçilik, sosyalizm-komünizm veya Üçüncü Dünyacı antiemperyalist nasyonalizm gibi ideolojilerden türetilmiş sembollerin ilkokuldan itibaren aşılanmasıyla karşılıyor. Bayraklar, marşlar veya aynı amaca yönelik ritüeller; ulusalcı, milliyetçi, dinsel, sosyalist ve benzeri edebiyat, sanat yapıtları ve mitlerle örülmüş bir eğitim, söz konusu sembollerin eğitimde aldığı somut biçimlerdir. Böyle bir eğitimden geçmiş bireyler, üretim ve askerlik yaşamının gerektirdiği ön disiplin ve anlayışa sahip olur, oluyor. Özetle, ekonomide özellikle imalat sektörünün gerektirdiği üretim disiplininin ve dış güvenliğin gerektirdiği koşulsuz sadakatin icaplarına göre biçimlenmiş kollektif-ideolojik eğitim, toplumun sanayi işçisi ve asker insan gücünü karşılayageldi. Bunun karşıtı olan bireysel-yaratıcı eğitim modeli ise, olsa olsa toplumun en tepesindeki yönetici seçkinlerin eğitiminde rol oynamış ve bu nedenle genel geçerliliği düşük kalmış bulunuyor.
 
  1. Bir çağ dönümünde, 20. yüzyıldan 21. yüzyıla geçerken ne değişti veya değişmekte? Çok kısaca özetlemek gerekirse, teknolojinin, daha da açık bir biçimde elektroniğe dayalı bilişim teknolojilerinin sağladığı olanaklar, 20. yüzyılın ilk yarısını belirleyen ve kitle üretimini olanaklı kılan mekanik otomasyonu adım adım zihinsel otomasyona doğru taşıyor. Bu olgu, ekonomiyi kökünden etkileyen radikal bir gelişme. Sonucu, 19. yüzyıldan itibaren tarım sektöründen imalat sektörüne, yani köylülükten sanayi işçiliğine geçişi andırır biçimde, bu sefer imalat sektöründen hizmetler sektörüne, yani mavi yakalı işçilikten görece daha eğitimli beyaz yakalı şehirliliğe geçişin belirginleşmesi oluyor. Ancak bu dönüşüm herhangi bir ulusun sınırları içinde de kalmıyor; yeni küreselleşme dinamikleri içinde sınır ötesine taşınıyor.
 
  1. Ulus-devletler ikili bir ekonomik yapı ile karşı karşıya kalmakta. Bir yanda (6.1) yeni bir iamalat sektörü var. Bu sektörün (i) katma değeri yüksek, uluslararası ortaklıkları güçlü ve küreselleşme dinamiğinin olanaklarını kullanabiliyor. Gene bu sector (ii) ileri teknoloji kullanıyor ve (iii) katma değer genellikle üretim değil tasarım aşamasında belirleniyor. Dolayısıyla (iv) katma değerin büyük bölümünü gerçekleştiren üreticiler, oldukça yüksek eğitimli ve yaratıcılık boyutu yüksek mühendis, bilim adamı, sanatçı ve yönetici elemanlardan oluşuyor. Başka bir açıdan bakıldığında, (v) genellikle tasarım maliyeti birim üretim maliyetinin çok üstünde olduğundan, bu sector “azalan getiri” (decreasing returns) değil “çoğalan getiri” (increasing returns) özelliğine sahip; dolayısıyla da (vi) küresel ölçekte mal ve hizmet üretmesi gerekiyor. Bu high-tech imalat sektörünün karşısında ise (6.2) daha geleneksel, sıradan teknolojileri içeren, katma değeri düşük ve gitgide küçülen bir imalat sektörü yer alıyor. Gitgide büyüyen hizmet sektörünün yerel boyutta bile ne ölçüde iş alanı oluşturduğu ve zenginlik yarattığı, yukarıda sözünü ettiğim ileri teknolojili küresel sektör ile ilişkisine, özellikle de yeni teknolojileri ve bu teknolojilerin doğurduğu yeni fikirleri kullanma becerilerine bağlı gözüküyor. Ekonominin bu ikili yapısı, toplumlarda üretkenliğe bağlı büyük gelir farklılıklarına; bu gelir farklılıkları da özellikle kapitalizmin daralma dönemlerinde toplumsal adaletsizlik ve sıkıntılara yol açıyor.
 
  1. Uluslar bu ikili yapı içinde, iki yanı uçurum olan bir bıçak sırtında gidiyor. Eğer gelir farklıklıkları ağır vergiler ile düzlenirse, üretken sektörü oluşturan yaratıcı ve yüksek nitelikli iş gücü ve/ya şirketler, vergilerin daha düşük olduğu başka ülkelere kayıyor. Eğer bu farklılıklara tümüyle göz yumulursa, sosyal patlamalar toplum içinde kriminal bir sektörün doğmasına bile neden olabilecek gibi gözüküyor. Sağlıklı bir ekonomi yönetimi, gelir dağılımındaki farklılıkları belli bir sınır içinde tutarken özellikle yaratıcı ve yenilikçi boyutları kullanan gerekli insan gücünü hızla eğitmekten geçiyor. Söz konusu insan gücü, gerek ülke içindeki küresel sektörü besleyen eğitimli ve üst nitelikli bireylerden, gerekse yeni teknolojilere ve bunun doğurduğu yenilikçi düşüncelere açık yaratıcı hizmet sektörü kentlilerinden oluşacaktır. Bunun yanısıra, gelişmiş ülkelerin en üst düzeyde eğitimli ve yaratıcı insan gücünü kendi ülkelerine çekmek için yarıştığını da unutmamak gerek.
 
  1. Ekonominin yanısıra, ülkeler artık güvenliklerini büyük ve düzenli gönüllü (veya kitlesel zorunlu askerlik) ordularıyla değil, caydırıcılıkları üstün teknoloji üretme ve kullanma becerilerine sahip kurumlardan ve insan gücünden kaynaklanan; gerekirse anti-terör ve anti-gerilla savaşlarını da profesyonelce yürütebilen bir orduyla sağlayabilir. Gelişmiş bir toplumda insan canını salt ideolojik sadakatlara dayalı olarak ucuza kapamak etik dışı olduğu gibi, bugünün teknolojik olanakları içinde gerçekçi de değildir. Kısacası, ulusal güvenlik sorununun çağdaş çözümü de, küresel çapta bir ekonomik ve teknolojik gücün doğru biçimde örgütlenmesinde yatıyor. Bu da, şimdiye kadar uygulanan koyu ideolojik eğitimin yerini, yaratıcı ve özgürleştirici bir modelin almasını gerektiriyor.
 
  1. Yukarıda iskeletini belirlemeye çalıştığım dinamiğin çizgileri içinde, sonuçları şu biçimde özetleyebiliriz: 20. yüzyılda ulusların üretim ve güvenlik sorunlarının çözümü kollektif-ideolojik bir eğitim modelini gerektirirken, 21. yüzyıl için gerekli insan gücü, verili ideolojik kalıplara sadık kollektif gruplar yerine, gerek yerel gerek küresel boyutta mal ve hizmet üretme yeteneğine sahip yaratıcı ve özgür bireylerden oluşmalıdır. Bu bireyleri oluşturan eğitim sistemi de, bir zamanlar yalnızca varlıklı sınıfların tekelinde olan liberal bireyci-yaratıcı eğitim modelidir.

* * *

Yukardaki yazımda -- ki üzerinden beş yıl geçti -- yer alan analiz ve bakış açıları geçerliliğini korumakla beraber, 8. ve 9. maddelerde belirtilen sonuçlar aşırı bir iyimserliği içeriyor. Bu maddelerde ortaya atılan eğitim politikaları tek tek ülkeler için doğru olmakla birlikte, küresel düzeyde baş gösteren teknolojik nedenli işsizlik sorununu çözemiyor. Bunu basit bir medya winner takes all (“kazanan malı götürür”) örneğiyle açıklamaya çalışayım. Bilindiği gibi futbol dünya çapında en görsel ve en popüler sporlardan biri. Dünyanın en kaliteli futbol ligleri birkaç ülkede yoğunlaşmış bulunuyor. Bunlar öncelikle İngiltere, Almanya, İtalya ve İspanya; belki bir iki ülke daha. Dikkat edilirse Türkiye’deki lig maçlarında stadların yarısı boş. Bu tenhalık sade Türkiye değil birçok ülke için geçerli. Ayrıca, herhangi bir ülkenin yerel ligleri de ulusal lig karşısında aynı ilgisizlik ile yüz yüze. Televizyon teknolojilerindeki kalitenin yükselmesiyle, dünya seyircilerinin eriştiği ve seyretmeye değer bulduğu futbol maçlarının ve bu maçlarda rol alan (astronomik gelir sahibi) futbolcu sayısının gitgide azaldığını gözlüyoruz. Aynen dünya düzeyinde seyredilen futbol gibi, diğer spor veya sanat görselliklerinin para kazanabilen elemanları da gitgide azalıyor. Bu da medyanın ilgilendiği görsel performans alanlarındaki iş fırsatları ve istihdam olanaklarının radikal biçimde kısıtlandığına işaret ediyor. Yukardaki örnek, yani winner takes all durumu, benzer bir mantık içinde imalat, hatta servis sektörlerine de genellenebilir. Bu genelleştirmenin ardında, ekonomilerin ham kaynak kullanan sektörlerden bilgi teknolojileri ağırlıklı sektörlere geçişi yatıyor. Bilgiye dayalı mal veya hizmet üretiminde tasarım maliyetinin çoğaltma (reproduction) maliyetinin çok üstünde olması; çoğaltma sürecine gelindiğinde ise otomasyon teknolojilerinin sıradan emeğin yerini alması; en önemlisi, az sayıda kurumun (futbolcu sayısı gibi) küresel ihtiyacın tümünü karşılayabilecek konuma gelmesi söz konusu genelleştirmenin somut dayanaklarını oluşturuyor. Teknolojik işsizlik sorununun radikal çözümünün ne olduğunu şimdilik kimsenin bildiğine inanmıyorum. Bu konuda, daha çok ABD kaynaklı yayınlarda önerilen az sayıda çözüm fikrinin pratik geçerliliği kanımca kuşkulu. Çözümdeki zorluk, Fransız Devriminin en temel kategorisi olan, sonra sanayi toplumunda bir insanlık hakkı ve erdemi sayılmaya başlayan özgürlük (ve onun türevi olan yaratıcılık) kavramının, oluşmakta olan yeni dünyada salt erdem olma sınırlarını da aşıp ileri teknolojide mal ve hizmet üretebilmenin olmazsa olmaz bir ön koşulu haline gelmesinden kaynaklanıyor. Toplumdaki özgürlük ortamında yeşeren vazgeçilmez bir yaratıcı kesimin üretkenliği, nüfusun çoğunluğunu içeren emek gücünün değer yaratmasını zorlaştırıyor ve bu nedenle “teknolojik işsizlik” adını verdiğimiz olguyu ortaya çıkarıyorsa, bu durum Fransız Devriminin özgürlük vurgusu ile eşitlik (ve tabii kardeşlik) vurgularının net bir çelişki ve çatışma noktasına geldiğine işaret ediyor. Bu da adaletli bir toplum tasavvurunun zorluğunun ve çözümün, bu konuda fikir beyan eden ideologlar değil, demokratik bir siyaset tarafından gerçekleştirileceğinin altını çiziyor. ABD’nin MIT üniversitesinden iki öğretim üyesinin, Erik Brynjolfsson ve Andrew McAfee’nin birlikte kaleme aldığı The Second Machine Age (2014) kitabı, kısa dönemde çözüm olarak eğitimde yaratıcılığı ön plana alan -- kanımca sıradan sayılabilecek -- önlemleri bir bir sıraladıktan sonra, teknolojik işsizlik sorununun uzun dönemde çözülemeyeceğini kabulleniyor ve radikal bir çözüme yöneliyor: Tüm nüfusa bir taban ücreti vermek ve değer üretemeyen çoğunluğa, kendilerine olan saygılarını yitirmemeleri, yaşam motivasyonlarını sıfırlayıp psikolojik depresyona girmemeleri için, sivil toplum kuruluşları içinde meşgale bulmak! Böyle bir çözümün önerilmesi bile, sorunun bildiğimiz sanayi toplumu normlarını yerle bir ettiğini gösteriyor. Kaldı ki, küresel düzeyde ücretlerin eşitlenmediği ve sermayenin küresel dolaşım içinde yer aldığı bir ortamda, böyle bir politikanın finansmanını sağlayacak ulusal vergi zorlamalarının geçerli olamayacağı kanısındayım. Zaten yukarıda sözünü ettiğim kitabımda dile getirdiğim çözümsüzlüğün kaynağında da, sorunun boyutlarının bildiğimiz şekliyle sanayi toplumunun sonuna vardığımızı göstermesi yatıyor. Teknolojik İş(lev)sizlik sorununu yukarıda kalın çizgileriyle tanıttıktan sonra, bir noktaya daha değinmek isterim. Özellikle ABD kökenli iktisat disiplininin -- çoğu Nobel ödüllü -- ileri gelenleri, bu sorunu yapısal değil kapitalizmin geçici bir sorunu gibi görüyor. Yani bir süre sonra kaybolan iş alanları -- aynen geçmişte, işgücünün tarımdan imalat sanayiine, daha sonra da imalat sanayiinden hizmetler sektörüne geçiş yapması gibi -- bu kez de (nereden nereye olduğunu belirtmedikleri!) benzer bir geçiş yapacak ve işsizlik, kapitalizmin bir sonraki klasik bunalımına kadar sona erecek… Teknolojik gelişmeyi iyi anlayan MIT’den Brynjolfsson ve McAfee’nin ise bu konudaki teşhisi şu: Söz konusu iktisatçılar vardıkları sonuca son ikiyüz yıllık deneyime bakarak ve bu deneyimin kendini tekrar edeceğine güvenerek varıyor. Halbuki gerçek, son iki yüz yıl değil son otuz yıl içinde meydana gelen teknolojik patlamanın yepyeni bir olay olduğu ve geleceği belirleyecek dinamiğin de buradan kaynaklanacağı yönünde. Benim izlediğim kadarıyla, peşpeşe gelen bir dizi ekonomik olay sonucu dünya kamuoyu yavaş fakat emin adımlarla iktisatçıların yanılgısını anlıyor ve ilk kez Keynes’in dile getirdiği Teknolojik İşsizliğin yapısal ve kalıcı bir sorun olduğu inancına doğru ilerliyor. Türkiye için bu çağdan çağa geçişin nasıl olabileceği ise gelecek bir yazının konusu.  
Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.