Kürt oyları ne diyor?

AK Parti seçim kampanyasında veya öncesinde çeşitli hatalar işlemiş olabilir. Ama Kürt oylarındaki düşüş AK Parti’nin Kobani politikası veya çözüm sürecinde yaptığı hatalardan değil, Kürt nüfus üzerindeki baskı ve terör ortamından kaynaklanmaktadır.

15.06.2015 16:28
Kemal-İnan

inan@sabanciuniv.edu

Son seçimlerde AK Parti beklenen başarıyı gösteremeyince birçok yazar-çizer bu başarısızlığın nedenlerini sorguladı. Çok açık bir biçimde görülen bir olgu şuydu : Türkiye düzeyinde, ama özellikle başta Diyarbakır olmak üzere doğu ve güneydoğu illerinde, önceki seçimlerde AK Partiye giden Kürt oyları HDP’ye kaymıştı. Bu gözlem AK Parti ve Erdoğan eleştirilerinin odağında yer aldı.  Söz konusu eleştiriler önce Kobani olaylarındaki AK Parti politikalarını, sonra da Erdoğan’ın HDP’ye karşı aldığı sert tavrı eleştiriyordu.

           

Önce bu konuda AK Parti’nin hakkını yememek için azami titizliği gösteren Yıldıray Oğur’u dinleyelim (Serbestiyet, 10.6.2015):

 

Ama bu son 10 ayda AK Partili Kürtleri HDP’li yapan esas değişken Kobani’ydi. AK Parti, Kobani’nin Kürtler için bir Çanakkale destanına, Kıbrıs Davası’na döndüğünü geç anladı. Kürtler, çözüm süreciyle Türkiye’de asimilasyon ve inkârı bitirdiğini söyleyen AK Parti’den, Kobani’deki Kürtlere de yardım etmesini beklediler. AK Parti hükümeti neredeyse bütün Kobani’yi Türkiye’de misafir edip, orada savaşan YPG’lileri Türkiye’de tedavi ettirdi ama hem bunu anlatacak kalibrede Kürt aktörleri yoktu, hem de PKK’nın IŞİD-Türkiye propagandasına cevap verecek (ki zordur) bir medyası ve Kürt camiasında sesi duyulan uzmanları, aydınları yoktu. Bütün dünyanın konuşlandığı Suruç’ta günlük basın toplantısı yapacak bir AK Partili siyasetçi bile pek çok dezenformasyonu engelleyebilirdi.

 

Ancak Oğur, aynı yazının sonuna doğru, biraz sonra ayrıntısına gireceğimiz HDP-PKK gerçeğine de şöyle dikkat çekiyordu:

 

Şehirlerde en küçük muhaliflerine bile nefes aldırmayan çeteleri olan, çok rahat adam öldüren ve yalan söyleyebilen, girdikleri siyasi ittifakları yüzünden de merkez medyada ve cemaat medyasında meşrulaştırılan kanatları olan aktörle yol yürümek, siyaset yapmak, en zoru ise çözüm süreci yürütmek zorunda Türkiye.

 

Şimdi de, yine AK Parti’nin hakkını kolay kolay yemeyen Ceren Kenar’a (Serbestiyet, 11.6.2015) kulak verelim:

 

Kobani’ye gelen süreç adım adım hazırlandı. Ortada bir IŞİD bile yokken, PKK kendi tabanını diri tutmanın hesabını iyi yaptı. AK Parti’nin çözüm sürecinin kazananı olmasını sadece kendi tabanını değil, AK Partili Kürtleri de ikna ederek engelledi.

 

2012'de başlayan bir ikna kampanyası, Kobani'de zirve yaptı. 2014 sonbaharında Kürtler zaten AK Parti'nin IŞİD'e destek olduğuna ikna olmuştu. Kobani bir ulusal sembol oldu.

 

Gerçeğin artık pek de önemi yoktu, Türkiye’nin IŞİD’e destek vermediğinin aklı başında herkes tarafından bilinmesinin, aksine Kobani’nin Türkiye'nin önemli yardımları ile kurtulmasının da önemi yoktu.

 

Önemli olan gerçek değil algıydı...

 

Bu son derece başarılı bir seçim kampanyası oldu PKK açısından. Bu başarıdan çıkarılacak dersler olduğu muhakkak.

 

AK Parti, TSK ile PKK çatışırken, Kürt meselesinde bu adımlar henüz atılmamışken oyunu almayı başardığı Kürtleri çözüm süreci ile kaybetti...

 

Bu analiz de bir önceki Oğur’un analizi gibi, sorunun kökeninde yatan hatanın Kobani politikası olmadığını; asıl sorunun söz konusu politikanın savunuluş biçimindeki yetersizlik nedeni ile karşı propagandaya, ya da moda terimle algı operasyonuna yenik düşülmesi olduğunu savunuyor.

 

Serbestiyet’in yakın geçmişte en çarpıcı ve önemli bazı yazılarını yazan Gürbüz Özaltınlı’nın bu konularda ne dediğine göz atalım (Serbestiyet, 8.6.2015). Önce şu tesbiti yapıyor:

 

Öte yandan dikkat çekmek istediğim bir nokta var; çoğunluğun algısına yerleşen “partinin Türkiyelileşmesi” kavramının gözümüzden kaçmasına yol açabilecek bir gerçek oluştu: HDP, tarihinde olmadığı kadar bir “Kürt partisi”ne dönüştü. Kürt bölgesinde neredeyse rakipsiz bir temsil gücü kazandı. Yıllardır uzayıp giden isyanın hiçbir döneminde Kürt sosyolojisi içinde böyle bir siyasi bütünleşme gerçekleşmemişti.

 

Bu tesbit bir açıdan geçerli olmakla bir miktar açıklanmaya muhtaç. HDP’ye giden Kürt oyları PPK’ya yakın milliyetçi kesimden geliyor; öte yandan Beyaz Türklerden gelen oylar Erdoğan ve AK Parti’yi engelleme oyları, yani emanet oylar! Diğer bir deyişle, daha önce AK Parti’ye giden oyların niye birden HDP'ye kaydığı açıklanmaya muhtaç: küskün Kürtler mi? Yanıtı yine Özaltınlı versin:

 

Kürt dünyasında politik gücün bu yeniden dağılımında ise Erdoğan politikalarının kuşkusuz birinci dereceden rolü var. Kanımca “büyük kırılma” Kobani kuşatmasında oldu. Erdoğan’ın o kriz sırasındaki öncelikleri yanlıştı. Suriye’de oluşan otonom Kürt bölgesini öncelikli tehdit olarak algıladı. PYD’ye kendi şartlarını dayatarak ve olmayınca yalnız bırakarak, İŞID saldırısından kaçan Kürt nüfusa kucak açmanın krize en uygun cevap olduğunu düşündü. Yanıldı. Hiçbir uyarıya kulak asmadı. Türkiye Kürtleri ve PKK tasavvurunda Kobani’nin işgal ettiği maddi manevi değeri önemsemedi. Türkiye Kürtleri, Kobani’yi, öz yurtlarını savunma ve ilk kez bir bölgede egemen olma duygusuyla sahiplenmişlerdi. Erdoğan’ın tutumunu kendilerini IŞİD’e boğdurma girişimi olarak okudular ve bu, Erdoğan’ın en iddialı olduğu konuda; “ahlaki üstünlük” alanında Kürtlerin gözünde telafi edilemez kayba uğramasına yol açtı. ABD’nin PYD’yi IŞİD’e karşı silahlandırmasına da açıkça karşı çıktıktan sonra; şimdi, “tezkereyi desteklemediler”, “Peşmerge’yi bile istemediler”, “Peşmerge’ye koridor açtık” gibi açıklamaların politik açıdan hiçbir hükmü olmadığını, izlenen politikanın yanlış yerden kurulduğunu açıkça görebiliyoruz. Kobani’yi bastıracağım derken Türkiye Kürt’lerini kaybetmenin “iyi politik yönetim” olduğunu kim söyleyebilir?

 

Analiz burada çok açık : AK Parti’nin Kobani politikası yanlıştı ve Türkiye'nin bu konuda, yani Kürt milliyetçiliğinin Kurtuluş Savaşı olarak sunulan bir olayda yeterli hassasiyeti göstermemesinden doğan politik bir hataydı. Hayret ki ne hayret! Bakın aynı Özaltınlı seçimlerden önceki son yazısında (Serbestiyet, 3.6.2015) ne demiş:

 

Seçimlerde, HDP'nin barajı aştığını ve AKP'nin de tek başına hükümet kurmasına imkân veren çoğunluğu kazanamadığını düşünelim...

 

Dışarıdan HDP destekli, son derece zayıf, kişiliksiz formel bir hükümet olarak CHP-MHP koalisyonu, Türkiye’yi yeniden “hür dünyaya” kazanmak isteyenlerin ağzının suyunu akıtmaz mı sizce?

(. . .)

Bir soru daha: Bu üçlü (CHP-MHP- Gülenist hareket)  arasındaki ortaklıkta, temel siyaseti ve tasfiye operasyonunu hangisi belirler ve kararlar hangi merkezlerde verilir sizce?

(. . .) 

Kürtlere gelince; eğer Erdoğan’ı geri dönülmez biçimde cezalandırmaya karar veren küresel güçler Kürtlere vaatlerde bulunmuşlar ve bu vaatleri gerçekçi bir tempoyla yerine getirmeye karar vermişlerse MHP-CHP-Gülenist koalisyondan buna kafa tutmayı rasyonel bulacak bir aktör var mı? Sıra Kürt taleplerine gelince MHP’nin koalisyonu bozma pahasına yan çizeceğini düşünenler ya tarihi iyi bilmiyorlar, ya da klişelere ve siyasetin müşteri toplayan yapay diline fazla anlam yüklüyorlar.

 

Yani Kürtlerin PKK ve HDP aracılığı dışardan manipüle edildiği kabul ediliyor -- ki buna katılmamak için Özaltınlı'nın deyimi ile körbakar olmak lazım -- ama bu manipülasyonun en büyük hamlelerinden biri olan Kobani olayında Türkiye'nin tutumu destek vermemekle eleştiriliyor.  Üstelik bütün bir Kürt halkı da körbakar, öyle mi ?

Şimdi bir başka Serbestiyet yazarını, Oral Çalışlar'ı dinleyelim (Serbestiyet, 9.6.2015):

 

Tayyip Erdoğan ve AK Parti, seçim maratonun son turlarında, MHP'ye kaçtığını düşündüğü milliyetçi oyların peşine düştü. Bu nedenle, Kürtleri kızdıracak, onlarla duygusal olarak kopuşa yol açabilecek milliyetçi bir dili tercih etti. İmralı'yla görüşmeler kesildi. HDP ile hükümet arasında sağlanan "İzleme Komisyonu" uzlaşması, Cumhurbaşkanı tarafından veto edildi. Kobani'de Kürtleri incitecek bir yaklaşım sergilendi. Özellikle Erdoğan ve çevresi, oylar kaçıyor paniği içinde HDP'yi hedef tahtasına koydu, dışlayıcı bir dil kullandı. Yanlış bununla sınırlı kalmadı, Ermenilere, eşcinsellere yani toplumun ötekilerine yönelik itici ve incitici bir dil kullanıldı.

 

Üst üste yapılan bu ve benzeri siyasi tercihler, bugüne kadar AK Parti'ye destek veren bazı çevrelerde tepkilere neden oldu. Tereddütlü oylar, AK Parti'yi terk etti. En büyük tepki Kürtlerden geldi. Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde, daha önce oyların yarısını alan AK Parti, silinecek düzeyde bir oy kaybına uğradı. Kürtler, AK Parti'den koptu.

 

Çalışlar, yukardaki eleştirilere ek olarak Erdoğan’ın HDP’yi hedef tahtasına koymasını ve kullandığı anti-liberal ve ırkçılık çağrıştıran (Ermeni, eşcinsel vb) terimleri haklı olarak eleştiriyor. Ancak burada bir sorun var : Çalışlar bu günahları 6-7 Ekimde 50 Kürtün vahşice -- Gezi olaylarındaki kaza boyutu bile olmayan cinayetlerle -- katledilmesi olayı ile karşılaştırmıyor. Sanki o cinayetler işlenmedi ve çiçek çocuk Demirtaş'ı ve partisini inciten sözler söylendi. Kürtler o katliamı Yaşamadı mı ? Görmedi mi ? Duymadı mı ? Peki nasıl oluyor da bu olayları yaşamış, görmüş veya duymuş olan Kürt nüfusu oylarını AK partiden HDP-PKK kanadına kaydırdı ? Yoksa yüzünde alaycı bir ifade ile insanın kanını donduran ve sinir sistemini zedeleyen bir tonda 6-7 Ekim cinayetlerini MİT ajanlarının işlediğini söyleyen Sırrı Süreyya Önder'e mi inandılar ? Hızlı geçiştirildiğine inandığım bu konuları birazdan ele alacağım.

 

Ve nihayet en radikal AK Parti eleştirisine geleyim : Halil Berktay'ın Kobani eleştirisi (Serbestiyet, 11.6.2015).  Türkiye bu savaşa girmek ve Kobane’yi kurtarmak zorunda başlıklı ve 2014 Ekim tarihli bir yazısına atfen önce şöyle diyor:

 

Evet, Irak’ın bundan on bir yıl önceki istilâ ve işgali tamamen yalan üzerine kurulu ve haksız bir savaştı. Saddam Hüseyin’in “tek adam”ı haline geldiği Baas yönetimi berbat bir despotizmdi; doğru. Ama isteyenin, sevmediği bir rejimi dışarıdan diktatörlükle suçlayıp zorla devirmeye kalkmasının uluslar arası hukukta yeri yok.

 

Bunun ardından görüşünü şöyle ifade ediyor :

Bugün ise durum tamamen farklı. Doğru, aynı zamanda bir mayın tarlası gibi tuzaklarla dolu. Ama en temel gerçek şu: Gerek Suriye ve gerekse Irak’ta devlet otoritesi diye bir şeyin kalmadığı koşullarda, ortaya İD gibi bir örgüt, bir kuvvet çıkmış bulunuyor. Son derece zalim, saldırgan, hunhar, sınırsız derecede kıyıcı ve kan dökücü, hem topluca hem bireyler bazında merhamet duygusundan tümüyle yoksun bir akım bu. Cihadizmin “aman (verme)” kavramını da tanımayan en uç noktası.

 

Bundan sonra, İngilizce veya Fransızca konuşan, nereden türediği hâlâ anlaşılmamış olan ve aynı bir Hollywood filmindeki gibi kafa kesme ve insan doğrama gibi vahşetleri hangi amaca hizmet için televizyon ekranlarında gösteri yaparak infaz ettikleri anlaşılamayan katil militanları ballandırarak anlatıp, Kobani'ye -- PYD'nin itirazlarına rağmen -- askeri müdahale yapılmasının, yani resmen Suriye'ye savaş açılmasına anlamına gelen harekâtın gerekliliğini şöyle açıklıyor:

 

Çok net söyleyeyim; en azından ben, bu noktada kendimi o “var yok dinlemez” mutlak insanlık vicdanının içinde görüyor, onu benimsiyor, ona tutunuyor, onun icabının yerine getirilmesini talep ediyorum. Bu da İD’nin artık zerrece vakit geçirmeksizin, şiddet yoluyla durdurulması, en azından durdurulmaya başlanması demek. Tezkere karşısındaki bazı reaksiyonları okudum ve acı acı gülmekten başka bir şey gelmedi elimden. “IŞİD’in şiddet dolu yöntemleri, çağdışı hukuku dışarıdan askeri müdahalelerle, bombalarla engellenemez”miş. “IŞİD, ancak Ortadoğu halklarının, demokratik çoğulculuğu esas alan yaygın mücadelesiyle durdurulabilir”miş. Dolayısıyla Türkiye, zinhar “sınır ötesine asker göndermemeli”ymiş. Ya, evet, Hitler de öyle durduruldu, değil mi? Ölme eşeğim ölme.

 

Ben bu satırları ve devamını okuduktan sonra -- ki herkesin okumasını öneririm -- kanım dondu! Askeri müdahale! Gerekçe: Batılılara katliam var.  Peki, başta kendi askerleri ve vatandaşları katledilen ABD ve diğer Batılı güçler ne yapıyor? Kıllarını kıpırdatmıyor! Kürtler böyle bir müdahale istiyor mu? Hayır, bilhassa istemiyor ve bunu kendilerine gayrimeşru silahlı bir tecavüz nedeni olarak göreceklerini ifade ediyor! PYD kendilerine katılacak Barzani’nin yolladığı Peşmergelerin sayısını sınırlamakla meşgul. Neden? İktidarlarına tehdit olarak görüyorlar. Durum buyken askeri müdahale!

 

Yukarıdaki bilgiler ışığında tek bir tesellim oldu. Demokratik sistem ve halkın seçimi ile gelen iktidarlar bir kez daha bizi aydınların fantezilerinden kurtardı. Bunun için de bir kez daha AK Parti’ye müteşekkir oldum.

 

Bu yazımdaki amacımın AK Parti’yi koruma refleksi ile bir ilgisi yok. Tezim şu:

Kürt halkının Gürbüz Özaltınlı’nın üç ayrı yazısında dile getirdiği -- ve çeşitli vesilelerle Mahçupyan ve Esayan'ın da değindiği -- Erdoğan ve AK Parti karşıtı küresel kurguyu anlayamayacak kadar duyarsız ve bilgisiz olduğuna; HDP ve PKK'nın şiddet ile beslenen ayrılıkçı ve bir miktar da dış güdümlü milliyetçi politikalarına kendi rızaları ile katıldıklarına; sonuçta, AK Parti’nin barış ve refah vaadeden politikalarına kendi özgür iradeleri ile sırt çevirdiklerine inanmıyorum. Peki, oy kaymasını nasıl açıklayacağız ? Bir benzetme ile yanıtlayayım : 1982 yılında Kenan Evren'in anayasasına yüzde 90’ın üzerinde Evet oyu çıkması ile aynı neden. Yani baskı ve sindirme  Bu kez askeri rejim yerine PKK ve siyasal uzantısı HDP var. Şimdi bu konuyu biraz daha açmak isterim.

 

Şiddete dayalı baskının anatomisi

 

Bir beyaz Türk olarak, çevremdeki beyaz Türklerin çok ama çok büyük çoğunluğunun ben ve benim gibi düşünen AK Parti taraftarlarına uyguladıkları ve Şerif Mardin'in “mahalle baskısı” adını verdiği tatsız baskıya alıştım. Müeyyideleri çoğu kez çevremde yapay bir itibar kaybına ve toplumsal izolasyona neden olabilecek, nefret içerikli sınıfsal küçümseme tavırlarına fazla aldırmayacak kadar gücüm var.

 

Bu, eğitimli bir üst orta sınıf içinde yer alan bir baskı türü; etkisi de sınırlı oluyor. Karısı ile iyi geçinme ya da sevgilisi tarafından terkedilmeme endişeleri içinde uygar bir beyaz Türk görünümünü kanıtlamak uğruna Erdoğan eleştirileri yapan, hattâ yeri geldiğinde nefret kusan dostlarıma gülüp geçmek zorunda kalıyorum. Hepsi bu!

 

Ancak başka bir baskı biçimi var ki ciddi ve etkili.  Örnek olarak bir doğu şehri veya kasabasını düşünün. Burada yaşayan bir Kürt esnafı, emekçiyi veya küçük bürokratı ; hattâ sınıfsal olarak daha üst düzeyde bir sermayedarı veya meslek sahibi aydını ele alalım. Yıldıray Oğur’un herhangi bir abartma olmadan yazdığı gibi, geçmişte öldürme dahil akla gelecek her çeşit şiddeti kullanmış bir örgüt söz konusu. Yaklaşan seçimlerden az önce HDP’nin çiçek çocuğunun çağrısı sonucu 6-7 Ekim olarak bilinen ve 50 dolayında insanın katledildiği, Kobani mazeretli bir sokak ayaklanması meydana geliyor.

 

Bu vahşete karşı gerekli insanî tepkileri verirken çok önemli bir şeyi gözardı ediyoruz : Bu katliamın amacının Kürt nüfusu üzerinde disiplin sağlayan kalıcı bir gözdağı oluşturmak olduğunu! Eğer bütün cinayet ve dehşet boyutlarıyla bu eylem önceden planlanmamış olsaydı -- başka bir deyişle, kendiliğinden oluşmuş bir Kürt tepkisi olsaydı -- bundan dolayı PKK-HDP kampından açık seçik bir pişmanlık mesajı beklerdik. Bunun yerine, seçimlerden önce içinden kan damlayan musluk posteri bir süre için devreye girdi -- ki bu kısa süre dahi belirli bir mesaj vermek için yeterliydi. Aynı, korku filmlerinde katilin kurbanlarına yolladığı, gerçekleştireceği katliamı simgeleyen iğrenç mesajlar gibi! Kanımca bu olay başta muhalefet liderleri olmak üzere beyaz kamuoyunda gereken güçlü tepkiyi görmedi. Ama mesaj sözünü ettiğim filmlerdeki kurban seçilen kişinin psikolojisine itilmek istenen Kürt nüfusuna iletilmiş oldu. Posterin amacı da buydu. Sonradan kaldırılmış olması hiçbir şeyi değiştirmedi.

 

Bu olaylar karşısında Davutoğlu mesajlarında açık bir dille, asıl önceliğinin kamu düzeninin sağlanması olduğunu ve bu eylemlerin çözüm sürecinin arkasına saklanılarak sürdürülmesine izin verilemeyeceğini söyledi. Ancak PKK-HDP kampı, iktidarın bu ihtarının hiçbir etkisi olmayacağını biliyordu. Çünkü amaç sokakları karıştırarak iktidarı elde etmek gibi olmayacak bir fanteziye dayanmıyordu. Amaç çok daha mütevaziydi. Amaç başta yaşamını, ondan sonrada işini ya da itibarını kaybetmek istemeyen, her dakika şiddete maruz kalmaktan haklı olarak yılan Kürt nüfusuna gerekli mesajı vermekti: HDP seçimde başarısız olup barajı geçemezse sonunuz parlak olmaz !!

 

Bu yazıda temel tezim, bu koşullar altında kamu düzenini kurmakla sorumlu olan otoritenin bu tür bir baskı karşısında elinin kolunun bağlı olduğudur. Hangi tür baskı?

 

Yaşam ve ölüme kadar uzanan tüm değerlerin ideolojik bir temele dayalı olarak ifade bulduğu bir ortamda, bu ideolojik kampın alt düzeyde inanmış militanlarca savunulduğu ve bu militanların inançlı bir biçimde gerçekleştireceği her şiddet eyleminin kendilerince mübah sayılacağı türden bir baskı.

 

Burada sözünü ettiğim ideolojik temel, Kürt milliyetçiliği. Kendilerini bu milliyetçiliğin sahibi olarak görenler PKK-HDP kampı. KCK ve YDG-H gibi bu kampın yan kuruluş ayrıntılarına girmiyorum, çünkü hepsi bir bütün oluşturuyor ve bu nedenle bir ayrım yapmak gerekmiyor. Bu kampın baskılarına karşı durabilecek gücün, Kürt milliyetçiliğinin farklı bir yorumuna -- mesela uzlaşmacı bir yorumuna, veya uzlaşmacılık milliyetçilik davasına ihaneti çağırıştırıyorsa,  dine dayalı bir yorumuna – dayalı olması ve bu sayede onun da inançlı militanları olması gerekiyor.

 

Merkezi otoritenin bu boşluğu dolduramasının iki nedeni var:

 

(i) Karşı-militan bir grup oluşturmak iç çatışmalara ya da sıkıyönetime uzanan son derece tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Herhangi bir kanıt olmamasına rağmen böyle gizli girişimlerin iktidarca ve MİT aracılığıyla yapıldığı ithamı HDP sözcülerinin ağzından düşmüyor. Aslında 1990'lı yıllarda merkezi yönetimin politikası bu yöndeydi ve yönetim bu amaca yönelik olarak JİTEM’i oluşturmuştu. Sonuç hepimizin malumu! 

 

(ii) Türkiye’nin geçmişinde, Müslümanlığa dayalı siyasi grupların, solculardan ve milliyetçilerden farklı olarak silaha ve kaba kuvvete dayalı militan eylem birimleri olmadı. Bu geleneği AK Parti sürdürdüğü gibi, böyle bir yola sapması halinde her an tekrar seferber olabilecek vesayet güçlerine yem olacağının bilincinde. Zaten geçmişte de bu militan geleneğin yokluğu, büyük ölçüde karşısındaki asker, bürokrasi ve yargı gibi vesayet güçlerinin varlığından kaynaklanıyordu.

 

Peki, böyle alt düzeyde ve meşruluk sınırlarını aşan militan güçler oluşturmadan, Başbakan Davutoğlu’nun verdiği sözü, yani kamu düzenini koruyabilmesi olanaklı mı?

 

Karşısında PKK ve yan kuruluşlarının meşruluk sınırlarını her an aşabilen militanlarının olduğu bir ortamda merkezi yönetim, seçilmiş bireylere yönelik tek tük şiddet girişimleri ya da kısa süre içinde kontrol altına alınan sokak eylemleri dışında, asayişi koruyabilir. Ama mesele de tam bu tek tük diye küçümsenen örneklerle ilişkili. Çünkü mesele genel eylemlerde değil, mesaj veren özel örneklerde. Baskılar -- 50 kişinin öldürüldüğü ve beyazların kılını bile kıpırdatmadığı iki günlük ayaklanma veya kan akan muslukların hatırlattığı durum gibi -- birkaç ibretlik örnek üzerinden varlığını sürdürebilir ve sürdürüyor.

 

Aslında çok uzun süredir küresel düzeyde en moda olan sözcük burada gerçek tanımını buluyor: TERÖR. Fransız Devrimi sırasında ya da Stalin rejiminde görülen ve bu sözcüğe anlamını veren uygulamalar,  bizzat ölüm, sürgün veya işkence görenler üzerinde değil -- çünkü onların korkması için artık çok geç -- gelecekte tehdit altında olanlar üzerinde hükmünü sürdürüyor ve istenilen sonucu veriyor. İki grup örnek vereyim.

 

İlki çok basit. Ünlü yazar Salman Rushdie, Şeytan Ayetleri adlı kitabı nedeniyle Humeyni rejiminin ölüm tehdidine hedef oldu. Buna tüm Batı dünyası kanımca çok haklı nedenlerle karşı çıktı. Peki ne oldu? Batı dünyasının güçlü istihbarat örgütleri meseleyi çözebildi mi? Hayır, hiçbir şey yapamadı ve olayın ateşi sönünceye kadar Rushdie saklanmak zorunda kaldı. Örneğin unsurları: aciz kalan bir merkezi güç; buna karşılık, her an meşruluk sınırı tanımayan ve militanları aracılığıyla infaz olanağına sahip görünen ideolojik bir alt-güç.

 

İkinci olarak, daha inandırıcı örnekler 1970-80 arasında Türkiye üniversitelerinden verilebilir. Üniversitelerde yer alan sol ve sağ ideolojik kamplar ve bu kamplar içindeki alt fraksiyonlar, varlıklarını ve güçlerini kaba kuvvet uygulayan militan öğrenci gruplarıyla sürdürüyordu. Bu öğrenci gruplarının yasalara ve yönetmeliklere karşı yaptığı eylemleri, sadece üniversite yönetimi değil, merkezi hükümet bile önleyemiyordu. Yasa ve yönetmeliklerin uygulanmasında etkisizlik ortamında dengeleri oluşturan tek unsur, farklı militan grupların arasındaki, çoğu kez şiddete dayalı olarak oluşan dengeydi. Öğrencilerin önemli bir çoğunluğu önce taraf tutmaya zorlanıyor; itildiği ideolojik ortama ilgisiz görünerek itibar kaybına veya şiddete hedef olmamak için argo tabiriyle “kafayı kesiyor,” yani istenen ideolojik kampın destekçisi görünümü veriyordu – aynen, HDP kampına destek vermek zorunda kalan Kürtler gibi!

 

Daha fazla uzatmak istemiyorum. Tezimi tekrar edeyim:

 

(1) AK Parti seçim kampanyasında veya öncesinde çeşitli hatalar işlemiş olabilir. Ama Kürt oylarındaki düşüş AK Parti’nin Kobani politikası veya çözüm sürecinde yaptığı hatalardan değil, Kürt nüfus üzerindeki baskı ve terör ortamından  kaynaklanmaktadır. Bu boyutuyla, özellikle doğu illerinde yapılan seçimler yasal açıdan meşru olsa bile siyasal ve vicdani yönden gayrimeşrudur!

 

(2) Merkezi hükümetin tek başına baskı ortamını sonlandıracak ölçüde kamu düzenini sağladığı ve sağlayabileceği kanısında değilim. Olayın çözümünün PKK-HDP kampının içinde bir çoğunluğun uzlaşmacı ve barışçı çözüm sürecine dönmesi ile gerçekleşeceğine inanıyorum. Aksi halde Kürt halkı baskı ve terör altında yaşamaya devam edecektir.

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.