Kahkaha kimden yana?

Gülmekle hem kendimizin oyuncu bir halde olduğumuzu gösterir hem de karşımızdakini bu oyuna katılmaya çağırırız. Kahkaha bizi olumlu bir duygu haline çağırır, gülmeye sıklıkla, gülerek cevap veririz. Gülerek muhatabımızı dostluğa ve barışa, birlikte gülmeye çağırırız.

25.05.2016 09:16
Kemal-Sayar

kemalsayar@gmail.com

 

‘Mizahın gizli kaynağı’ demiş Mark Twain, ‘neşe değil kederdir. Cennette mizah yoktur’. Mizah bizi günlük hayatın zorlanmalarına karşı korur ve kimileyin, içinde bulunduğumuz çıkmazı yeni biçimlerde görmemizi sağlar. Mizah ve gülme, insan tecrübesinin her kültür ve bireyde ortaya çıkan evrensel bir veçhesi. Bebekler dört aylık iken başka insanların eylemlerine gülmeye başlar. Gülme adeta beyinlerimize yaratılıştan kodlanmıştır, sağır ve kör doğan çocuklar dahi başka insanların kahkahasını duymadan gülebilir.

 

Mizah toplumsal bir fenomendir zira başka insanlarla birlikteyken, yalnız zamanlarımıza kıyasla çok daha fazla neşeli ve şakacı oluruz. Evet tek başımıza bir komedi programı izliyor veya bizi güldürebilen bir kitap okuyorken de neşelenebiliriz ancak yine de bir şeye cevap veriyoruz bu durumda, bir tür sahte sosyalliğin içindeyiz. Mizah ötekiyle etkileşimde şekilleniyor, onu etkileme, onunla bir iletişim kurma veya ona bir şey anlatma çabasıyla beliriyor. Bir şakanın güldürebilmesi için cereyan ettiği sosyal ortamda herkesin kuralları anlayıp onlara uyması ve bir anlam dünyasını paylaşabilmesi gerekir. Şakayı dikkatle dinlemediğinizde veya tam ortasında kalkıp gittiğinizde, kural ihlal edilmiş olur.  Wittgenstein’ın söylediği gibi, size atılan topu geri atmak yerine cebinize koyduğunuzda, şaka biter.

 

Mizah bir tür oyundur aslında, bir homo ludens olarak insanın oyuncu tarafıyla ötekini oyuna çağırmasıdır. Mizahla birbirimizi eğlendirir ve oyun imkanlarımızı genişletiriz. Oyun insana pek çok duygusal, toplumsal ve düşünsel yarar sağlar. Söylediğimiz veya yaptığımız şeye karşı gayrı ciddi bir tutum almakla hem ciddiyetin getirdiği sıkışmışlıktan sıyrılır hem de ruhsal açıdan kendimizi rahatlatırız. Tıp tahsilimin son yılında iki ay acilde çalışmıştım. Acilin arka odası o an işi olmayan doktorların bir araya gelip sohbet ettiği, tabir caizse ‘stres attığı’ bir yerdi ve kahkahası hiç eksik olmazdı. Bu hal, zaten yoğun bir zorlanma altında olan hekimlerin, rahatlama ihtiyacı içinde en ufak bir şakaya mübalağalı bir biçimde teki vermeleriyle ortaya çıkıyordu. Güç zamanlarda gülme ihtiyacımız artıyor. Darbe dönemlerinin ardından mizah dergilerinin tirajında yaşanan patlama, Türkiye’nin toplumsal sıkışmışlığı için bir emniyet kapağı işlevi görmüştür.

 

Mizah üretmek için bireyin çevresinden veya kendi hatıralarından gelen bilgiyi zihinsel olarak işleyebilmesi, fikir, kelime ve eylemlerle yaratıcı bir biçimde oynayabilmesi gerekir. Eskiyi ve günceli, yeni bir biçimde söze ve eyleme dökerek onu farklılaştırır ve buradan bir mizah üretiriz. Gülmek, güncel olanla beklenti, gerçekte olanla şakada sunulan temsil arasındaki uyumsuzluğun aşikâr olmasıyla mümkündür. Astığı astık kestiği kestik bir adamın bir şakada düşürüldüğü aciz durum, bizi güldürür. Yer değiştiren şey de bizi güldürür. Sarsaklık, beceriksizlik, saçma bir şeyin ısrarla tekrar etmesi, tuhaf, anormal, yersiz bir şey bizi güldürür.

 

Mizah zor zamanlarda bir hayatta kalma stratejidisir. Saraybosnalılar savaş zamanlarında bile mizahı elden bırakmamışlardı. İzlediğim bir belgeselde birkaç genç, kentte ölmeden su almaya nasıl gidilebileceğinin parodisini yapıyordu. Nazi toplama kamplarında da en ağır şartlara rağmen insanların mizaha tutundukları, var olan durumun mizahını oluşturarak hayata dair bir umut penceresi aralamaya çalıştıkları bildirilmiştir.

 

Mizah içinde bulunduğumuz durumu bir süreliğine de olsa değiştirerek yeni bir gerçeklik hissi oluşturur. Dünyanın nedensel zincirleri kırılmış, toplumsal pratikler tersyüz edilmiş ve bildik rasyonalite terk edilmiştir. O şakayı dinlerken, sonucun ne olacağını bilmediğiniz bir gerilimin içindesiniz. Son vuruşu görmekle gülmek veya gülümsemek gerçekleşir. Lastik gerilir gerilir ve işte o vurucu espriyle şaklar. Hikâye içinde yavaşça akan zaman, ani bir yoğunlaşmayla hitama erer.

 

Bir şaka söylenemeyeni söyler, gerilimi azaltır. İyi bir şaka ise sadece gerilimi azaltmakla kalmaz, irade ve arzuyu özgürleştirir, durumu değiştirir. Aşina olan aşinalığını, sıradan olan sıradanlığını, gerçek olan gerçekliğini kaybeder. Şaka, kabul edilmiş bir kalıbın aslında o kadar da gerekli olmayabileceğini bize hatırlatır. Şakanın anti-törensel doğası bize sosyal törenlerin keyfiliğini, içinde bulunduğumuz durumu değiştirebileceğimizi ve hatta mizahın toplumsal eleştiri haline gelebileceğini duyumsatır. 

 

Gülmekle hem kendimizin oyuncu bir halde olduğumuzu gösterir hem de karşımızdakini bu oyuna katılmaya çağırırız. Kahkaha bizi olumlu bir duygu haline çağırır, gülmeye sıklıkla, gülerek cevap veririz. Gülerek muhatabımızı dostluğa ve barışa, birlikte gülmeye çağırırız.

 

Gülmenin anlamı da zaman içinde değişiyor; mizahın muarızlarınıza saplanan bir ok olduğu zamanlardan onun iletişiminin sempatik bir rüknü sayıldığı ve stresle baş etmenin elverişli bir aracı kabul edildiği zamanlara geldik. Cinsellik, saldırganlık veya bir kültürün ifade etmekle zorlandığı duygular, sıklıkla mizah marifetiyle dışa vuruluyor.

 

Her millet ve alt kültürde kültürel ana akımın dışında kalan bireyler alay konusu edilebilir. Başkasının talihsizlik ve tasasını alay konusu yaparak buradan bir gülmece çıkarmak, Eflatun’dan bu yana eleştiri konusu olmuştur. Başka insanın perişanlığına gülmek ise iktidara gülmek değil, iktidarsız olana gülmektir. Mizah güçsüz olana doğrultulduğunda, baskıcı ve ayrımcı politikaların zalimce bir vasıtası olur.

 

İngilizler İrlandalılara, İsveçliler Finlilere, Çekler Slovaklara, Lazlar Kürtlere, Kürtler Lazlara güler. Karşımdakini gülünç bulmakla geçici bir zafer yaşarım. Mizah bazen toplumsal baskıya hizmet eder ve bazen de bastırılmış olanın geri dönüşünü temsil eder. Mizah bize olmak istemediğimiz kişi olduğumuzu açıklar. O kaçıp durduğumuz, yüzleşmekten korktuğumuz kişi. Türklüğümüzü, davranış kalıplarımızı, kötü alışkanlıklarımızı sıklıkla mizah konusu yapar ve milli ‘hasletlerimizle’ dalga geçeriz. Gerçek mizah, bana sorarsanız, kişinin ve toplumun kendisini de makaraya alabilmesi demektir. Kişinin kendisiyle dalga geçebilmesi, kendini o kadar da ciddiye almaması bir olgunluk emaresidir. Mizah bu anlamda olgun bir psikolojik savunma mekanizmasıdır. Şaka ve espri yapabilen insanlar daha esnek, kıvrak ve zeki  insanlardır. Gerçek mizah başkasını incitmek istemez, bir parça kendine de gülme tozu taşır içinde; kahkahanın nesnesi gülen öznenin kendisi olur. Mizah bu yönüyle antidepresandır. Bizi hayatın içindeki delilikle yüzleştirir. Dünyayı ona katlanarak sevebilmemizi mümkün kılar.

 

Şaka anti-törendir. Milan Kundera şöyle yazar: “Birinin şapkası yeni kazılmış bir mezarda tabutun üzerine düşer, cenaze anlamını kaybeder ve gülüş doğar.”

 

Freud, Şakalar ve Bilinçdışıyla İlişkileri adlı kitabında neden güldüğümüzün nedenleri üzerine sürekli kendimizi kandırdığımızı iddia eder. Şakaların zekice nüktelerine güldüğümüzü sanırız. Ancak Freud’a kalırsa bilmeye yanaşmadığımız daha itibarsız kaynakları vardır zevkimizin. Öyle olmasaydı niye bu kadar saldırganlık ve cinsellik içerikli şakalar olsundu değil mi? Eğer Freud’un söylediği gibi, kendini kandırma mizahın ekseriyetinde baskın bir öğeyse,  bu durum günümüzün ırkçı ve ayrımcı mizahı için daha bir doğru olsa gerektir.  Etnik şakalara gülenler, “Bu yalnızca bir şaka” der geçerler. Günümüzde mizah geçmiş yüzyıllardan farklı olarak olumlu bir değer olarak görülüyor ve arzu edilir bir erdem sayılıyor. Mizahın olumlu işlevleri uygulanıyor. Oysa mazluma ve mağdura yönelik mizah, zalimlik ve saldırganlığın bir vasıtası haline de gelebilir. Ahlâk dışı ve zalimce şakalar insanları güldürmez; dolayısıyla gerçek mizahın bir parçası da sayılmayabilir. Kadınları aşağılayan, Müslümanları aşağılayan (Charlie Hebdo’yu hatırlayalım), bir etnik kökeni hor gören, göçmenleri ve hatta göç yolunda can verenleri alay konusu eden bir mizah sadece zalimliğe hizmet eder.

 

Nükteler de söz savaşlarının vazgeçilmez bir unsuru olagelmiştir. Geçmiş çağlardan beri rakibini zekice nükteleriyle alt eden kişi, entelektüel üstünlüğünü de tesciller. Yine hiciv, özellikle politik eleştiri için kuvvetli bir silahtır. Mizah bazı örtük mesajların dolaylı yollardan vermenin ve böylece bir etki yaratmanın aracı kılınabilir. Gezi olaylarında ‘orantısız zeka’ ve benzeri üstenci söylemlerle mizahın bir politik vasıta haline getirilişini hatırlayalım. Başka insanları alay konusu edip onları ve kılık kıyafetlerini, değerlerini, yaşam biçimlerini aşağılamak kendi statünüzü onların üstüne çıkarmanıza hizmet eder. Başkasına gülme, başkasıyla gülmeden farklı olarak bir tür saldırganlık nüvesi taşır. Mizahın saldırgan biçimlerde kullanımı grup üyelerini hizaya sokmak ve sürüden  ayrılanları engellemek için de kullanılabilir. Grup dışında kalanın eylem ve tutumları alay konusu yapılarak, grup normları pekiştirilir.

 

Mizah sosyal olarak pek çok mesaj verebilir. Bunların bir kısmı sosyal açıdan destekleyici diğer kısmı da güç ve statü farklarını pekiştiren zorlayıcı ve saldırgan olabilir. Bu yüzden mizah ve şakalaşmanın da bir adabı olmalı. Merhametin imdada çağrılması gereken acılar vardır. Böylesi durumlarda işi mizaha vurmak duyarsızlık ve hatta zalimlik olarak algılanabilir. Merhamet gereken yerde bir başkasının sorununa gülmek, ıstırabı çoğaltacaktır.

 

Başka insanlara acı vererek eğlenme geçmiş çağlarda yaygındı. Roma imparatorları gladyatörleri ölümüne dövüştürürdü. Fransa’da akıl hastaları, İngiltere’de  Afrikalı insanlar, ‘insanat bahçeleri’nde halkı eğlendirmek için kullanılırdı. Osmanlıda şaklabanların merdivenlerden aşağı yuvarlanmak suretiyle insanları eğlendirmesi gayet doğal kabul edilirdi. Zalimce mizahın yakın tarihli bir örneği Irak’ın Ebu Gureyb hapishanesinde yaşananlardır. Mahkûmların neden çıplak biçimde üst üste yığıldığı sorulduğunda bazı askerler bunun bir şaka, ‘öyle eğlencesine’ yapılmış bir şey olduğunu söylemişlerdir. Yeşilçam sinemasında mahalle imamının arsız, hınzır ve fırıldak bir insan olarak resmedildiği filmler vardır. Hatta yakın zamanlara kadar resmi imam veya dindar figürü sinemamızda böyle bir şeydi. Türkiye’de ulusalcı/sol mizah (Turhan Selçuk’un karikatürlerini hatırlayalım) giyim kuşamından dindar olduğu anlaşılan kadın ve erkeğin sıklıkla riyakâr, yoğun cinsel arzularını saklayan, hilebaz karakterler olarak tarif etmiştir. Bir tür özsömürgeleştirme diyebileceğimiz bu yaklaşım, mizahın egemen sosyal güçlere hizmet eden ve toplumsal hiyerarşiyi pekiştiren zalim doğasına örnek verilebilir.

 

Hayatın siyaha kestiği, politik kavganın hayatı tam manasıyla zapt ü rapt altına aldığı bazı dönemlerde, mizah hayatlarımızdan çekilir. Çok ciddi bir biçimde kutuplaşmış ortamlarda mizah ilk kurbanlardan biri olur. Ciddiyet ve haklılığa dair güçlü vurgu, gülme ve neşeyi adeta yasaklar. Neşe, bakarsınız devlete karşı işlenmiş bir cürüm haline gelir. Oysa mizahın en çok yakıştığı yerlerden birisi de siyasettir. Mizah siyaseti hasımlar arasında bir kafa koparma yarışı olmaktan çıkarır ve onu zeki olanın kazanacağı bir rekabete dönüştürür. Meksika’nın Zapatista’larını ve altkumandan Marcos’u sevimli kılan bir şey de mizahi anekdotlarıydı. Böylece direnişçileri ‘insan’ olarak sunmayı başarıyor ve sempati topluyordu. George Orwell’in söylediği gibi, “her şaka bir devrimdir”. Şaka hayal edilemeyeni hayal edilebilir kılar. Bir gün ‘sadece şaka’ olan şey ertesi gün gerçeğin ta kendisi olabilir.

 

Bitirmeden birkaç söz de ‘muhafazakârlar’ için edeyim. ‘Neşesiz dindarlık’ hayatı ve dini acılaştırıyor. Endonezya’nın en büyük camiinde bir sabah namazı öncesi vaiz cemaate şen şakrak bir şeyler anlatır ve onları güldürebilirken, bizim din anlayışımız çok somurtuk olabiliyor. Latife, şaka, mizah ve nükte dini hayatlara nadiren sokuluyor ve bu haliyle de yaşanan din, dışarıdaki hayatın coşku ve neşesini tam manasıyla içine alamıyor. Din ve hayat ayrışıyor. Dindarlığı dünyadan bir tür el etek çekme, riyazet ve asık suratlılık olarak gören zihniyet dinin insana dair olduğu gerçeğini ıskalıyor. Pek çok insan dindarlığını ruha daha fazla ıstırap vermek üzere kurgulayabiliyor. İnsan oyuncu bir varlık ve oynama imkânı bulduğunda kendisini daha fazla kabul edilmiş hisseder. Dini kanaat önderlerinin toplumla  mizah üzerinden kuracakları iletişim, onların dini yaşayışına halel getirmeyeceği gibi, özellikle gençlerle daha sahici bir diyalogun da kapısını aralayabilir. Din sentetik değil, organik bir dil ve yaşayışa muhtaç. Kendi kusurlarımızı da alay konusu yapabileceğimiz, büyük bir hızla değişen bir hayatın içinde dindar kalabilmenin gerilim ve çelişkilerinden mizah üretebileceğimiz bir ‘din dili’ hayatı kuşatır, topluma daha sahici sözler söyler.

 

‘Kahkaha benden yana’ diye yazmıştı Kierkegaard. Peki biz ondan yana mıyız?

 

Nihayet dergisinin Nisan sayısında yayınlanmıştır.

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.