Merhametin politikası

Merhametin politikası

28.09.2014 12:00
Kemal-Sayar

kemalsayar@gmail.com

Geçtiğimiz yaz bir süre Londra’da kaldım. Düzenli olarak aldığım gazetelerden birisi ilave olarak kapalı zarf içinde bir mektup vermişti. Merak ederek, zarfı açtım. Bizi merhamete davet eden bir mektuptu bu, Suriye’den İngiltere’ye gelen genç bir mülteci kızın hayatını ve yaşadığı zorlukları anlatıyordu. Genç kızın hayatının Türkiye’deki kampta ne kadar zor olduğunu, onu İngiltere’ye almakla hayatını değiştireceklerini ve bu soylu amaç uğruna bağışta bulunmamızı isteyen bir mektup. Bir buçuk milyon misafiri kısıtlı imkânlarıyla ağırlamaya çalışan ülkeme dil uzatılması canımı sıkmadı değil, neden sonra, İngiltere’nin Suriye’den kaç mülteci kabul ettiğini merak ederek internete baktım. Yanlış hatırlamıyorsam o sıra bu rakam 24’tü. (http://www.theguardian.com/world/2014/jun/20/uk-24-syrians-vulnerable-persons-relocation-scheme) Tuhaf değil mi? Batı toplumlarını yöneten idareciler  çıkar eksenli örgütlenmelerinden, narsisistik politikalarından taviz vermeye yanaşmıyor. Bütün dünyanın üstlenmesi gereken bir sorumluluğu, bölge ülkelerinin üzerine yıkarak yine kendi menfaatlerini önceliyor. ‘Dünya beşten büyüktür’ Türkiye dış dünyada kurduğu ilişkiler, takındığı tutumlar ve ahlaki ilkeleriyle, merhamet politikası olarak isimlendirilen bir tavrı çoğaltıyor. Afrika ve Uzakdoğu’yu merhamet radarına almasıyla olsun, mağdur ve madunlara yardım faaliyetlerini yaygınlaştırmasıyla olsun, darbe ile gelen ve kendi halkını öldüren bir diktatörü muhatap almamak yolundaki dik tavrıyla olsun, Gazze’yi tüm dünyada neredeyse tek başına sahiplenmesiyle olsun bu merhametli politikanın izlerini pek çok yerde görebiliyoruz. Son zamanların en büyük kitlesel göçünü önemli bir başarıyla karşılayabildi Türkiye. Sıkıntı içindeki bu insanlara kapılarını kapatmadı, onları kamplarda sefalete mahkûm etmedi. Ülke içinde de Çözüm Süreci ile yılların çatışma alanının barışçıl bir biçimde çözülebilme ihtimali aynı politikanın izlerini taşıyor. Merhamet eksenli politika, çıkar ve stratejiden ziyade ahlaki ilkelerden besleniyor ve “adalet” olarak merhamet’i cisimleştiriyor. Son olarak Cumhurbaşkanı’nın BM konuşması dünya dengelerinin üzerine oturduğu paradigmayı sorguluyor ve “dünya beşten büyüktür” ifadesiyle yeni bir merhamet ekseni arayışını dillendiriyordu. Elbette her şey o kadar da mükemmel değil: Ülkemiz içinde de aynı merhamet eksenli politikanın yaygınlaştırılması, hiçbir vatandaşımızın “sessizleştirildiğini”, “dilinin elinden alındığını” hissetmemesi gerekiyor. Dış dünyada takınılan merhametli tutumların Türkiye’nin farklı görüşlere sahip yurttaşlarından da esirgenmemesi, anlama ve dikkat çabasının, etiketleme ve aşağılamayı geçersiz kılabilmesi gerekiyor. Bu yazıda ben merhametli politika nedir, merhamet ve adalet ilişkisi nasıl kurulabilir gibi konuları tartışacak ve merhameti adalet sağlayıcı bir unsur olarak politikaya çağırmayı teklif edeceğim. Küresel vicdan “Sen sana ne sanursan / Ayruğa da onu san” demişti koca Yunus. Bir ihtimam ahlakının düsturu: Kendin için dilediğini ayruk /yabancı için de dile. Kur’an, “Sizi kabile ve milletlere ayırdık ki birbirinizle tanışasınız” der. O halde çoğulculuk ve farklılık Allah’ın iradesidir ve insana düşen, kabilesini çevreleyen çitleri aşarak ötekiyle buluşmak ve tanışmaktır. İnsanın kendi kabilesini üstün tutması kibir ve bozgunculuk sayılır. Eğer milli menfaati mutlak bir değer haline getirir ve  kendi kültürel mirasımızı ve hayat tarzımızı üstün tutar, yabancıya/ötekine şüpheyle bakıp onun menfaatlerini görmezden gelirsek küresel bir vicdan oluşturamayız. Yirminci yüzyılın onca savaş, terörizm ve kıyımından sonra; kendi kabile ve milletimizin gayesi asla ötekine tahakküm, onu ele geçirmek, sömürgeleştirmek, işgal ve tedhiş etmek, öldürmek olmamalıdır. Bunca tufandan sonra birbirimizi bilmek zorundayız, bir ilgi ve ihtimam ahlakını çoğaltmak ve küresel köydeki tüm komşularımız için bir sorumluluk üstlenmek mecburiyetindeyiz. Küresel ekonomi ve internet çağında ulusal sınırlar giderek önemini yitiriyor ve “biz” ve “onlar” arasına keskin çizgiler çizmek giderek zorlaşıyor. Savaş savaşı doğuruyor, sömürgeleştirilerek tarihsiz ve vatansız bırakılan insanların öfkesi, terör üzerinden bir ifade bulmaya yöneliyor. Komşumuzun ıstırabı bizim de ıstırabımız oluyor. Savaş ve terörün yıkımından kaçan milyonlarca mülteci, dünyanın vicdanını sızlatmaya devam ediyor. Dünyada ayrımcılığı kınamak, dili/dini/rengi bize benzemeyenler üzerinde tahakküm kurmaya dönük gayrı insani söylemleri ayıplamak gerekiyor. Herkesin birbirine bağımlı olduğu bir dünyada, başkalarının ıstırabı pahasına daha iyi olamayız, ötekinin sırtına basarak  yükseklere tırmanamayız. Sevgiyle bilinebilen öteki Duygular bize neyin önemli olduğunu, neye değer verdiğimizi, durumları nasıl ağıladığımızı, bizi neyin etkilediğini ve ahlaki cevabımızın nasıl olması gerektiğini söyler. “Ahlakın temel mefhumu” der Iris Murdoch, “sevgiyle bilinebilen birey düşüncesidir”. Sevgi ile bilinebilen öteki. Yargılamadan, başkalaştırmadan, insanlıktan tenzil-i rütbeye uğratmadan. Empati ve merhamet duygularıyla sarmalanmış bir ihtimam ahlakıyla yönelmek, bizden farklı olana. Onun duygularına, kanaatlerine, ilişkilerine, tarihine, bireyselliğine ve bağlılıklarına kıymet vererek. Ona dikkat kesilerek, onun için sorumluluk hissederek, onun ihtiyaçlarının farkında olarak. Buna, Elizabeth Porter gibi “merhamet politikası” da diyebiliriz. Merhamet politikası, ihtimam ahlakından farklı olarak, politik alanı genişletir, büyütür. İhtimam ahlakı tanıdığımız kişi veya gruplara yönelirken, merhamet politikası kişisel olarak tanımadığımız ancak ihtimama ihtiyacı olan insanları görüş alanına alır. Mülteciler, savaşta tecavüze uğrayan kadınlar, “akıllı” bombalarla öldürülen siviller, devlet terörüyle sakat bırakılan ve katledilen çocuklar, açlığa mahkûm edilen yoksullar hep merhamet politikasının kapsama alanındadır. Onları tanıyor veya onlarla geçmişte rabıtalı olmamız gerekmez. Merhamet politikası, mağdur ve madunlarla ortak insanlık üzerinden birbirimize bağlı olduğumuzu varsayar ve incinmenin/yaralanmışlığın farklı halleri için özel ve pratik tepkiler geliştirir. Merhamet duygusu olmaksızın ahlaki bir hayat sürmek nasıl mümkün değilse, merhamet politikası olmaksızın da dürüst siyaset geliştirilemez. Ötekinin halini hayal edebilmek Merhamet pek çok kuramcı tarafından üç etkenin bileşiminden mürekkep sayılmaktadır. Duygular, empati ve birlikte ıstırap çekme. Önce, “onunla birlikte hissetme” gelir. Merhamet, ötekinin acısını algılayabilmek ve o acıyı dindirmek için eyleme geçme eğilimi olarak tanımlanabilirse, diğerkam bir erdemdir. Merhametin eyleme geçme talebi, kişi veya grupların ciddi acı, zorluk, sıkıntı, ümitsizlik, yas, işkence veya sefalet yaşadıkları durumların vahametinden kaynaklanır. Basit bir duygu değildir merhamet, ötekinin durumunu hayal edebilmeyi gerektiren karmaşık bir duygusal tutumdur. Tahayyül, bize bizim o durumda ne hissedeceğimizin değil, mağdurun o sırada ne hissetmekte olduğunun kapılarını açar. Adeta hayal edebilme yetimiz merhamet yetimizin sınırlarını çizer. Kendimizi ötekinin acısına tamamen açmakla aslında onun incinmişliğini de paylaşır ve orada kendi incinebilirliğimizi fark ederiz. Onun başına gelmiş olan benim de başıma gelebilir. Elbette ateş düştüğü yakar ve televizyondan bir çatışmayı izleyen insanın yaşadığı ıstırap ile bu ıstırabın içinden hayatta kalarak çıkan kişinin ıstırabı bir tutulamaz. Ama merhametli birlikte hissetme, duygusal tahayyülün en üst sınırlarına işaret eder. Birlikte hissetme empatinin de ötesine geçer: Empati ötekinin duygularını fark etmek olarak tanımlanabilecek iken, birlikte hissetme söz konusu olduğunda,  ötekiyle özdeşleşme ve onun ıstırabını en derinde hissetme vardır. Merhamet acıyı hisseder ve ona göre cevap verir. İnsan her zaman acı çeken kişiden ayrılığının farkındadır, ancak, o acıyla acılanan ve onu dindirmeye soyunan kişi, merhamet etmektedir. Birlikte ıstırap çekmekten söz ederken, ortak bir insanlık fikrinden yola çıkarız, ötekinin acısı herkesin başına gelebilir. Istırapta eşitlik yoksa da, merhamet, acıya duçar olma ihtimalinin eşitliğini dile getirir. Merhamet, talihsizlere karşı babacan bir şefkat, bir tür hayırseverlik veya lütufkârlık değildir. “Onun hayatını onun bakış açısından yaşamak neye benzerdi?” sorusuna cevap arar merhamet. Onun gerçek ihtiyaçlarının ne olduğuna karar verme kibri de değildir. Merhamet, aynı göz ve yürek hizasından konuşmakla başlar. Mağdur edilmiş kardeşimin ihtiyaçlarına bütün ruhumla dikkat kesilip ona değer vererek ve ona saygı duyarak, merhamet ülkesine ayak basmış olurum. Beni harekete geçiren şey, senin içinden geçtiğin şeydir, benim içinden geçtiğim şey değil. Senin durumunla ilgiliyim, kendiminki ile değil. Senin acın bana benim geçmişimde bir acıyı hatırlattığı için de harekete geçiyor değilim. Merhametli adalet Merhamet özünde bir adalet talebini ifade eder. İnsan haklarının gerçekleştirilmesini, özgürlük, eşitlik ve adaletin temin edilmesini ister. Bizden uzaklarda olanlara karşı, adaletle ilgili yükümlülüklerimizi hatırlamamıza yardımcı olur. Kıtlık ve afet yardımları, göçmen siyasetleri, kalkınma programları, terörün savurduğu ailelerin acısını dindirme gibi örnekler verilebilir. Ruhsuz bir hak hukuk hesabı yapmak yerine, insan saygınlığının merhametle tanındığı anlarda, adalet talebi filizlenir. Merhamet eylemcisi, ötekiyle birlikte acı çeker ve  onunla bir dayanışma inşa eder. İnsanların acısına anlamlı bir biçimde cevap verebilmek için siyasette, merhametli adalete ihtiyacımız var. Merhamet politikası veya merhametli politika için kendimize evvel emirde soracağımız bir soru var: Kime, ne için sorumluyum? Sorumluluklarımızı genellikle ahlaken bizimle irtibatlı saydığımız insanlarla sınırlı tutarız. Ahlak biraz da bu soruyla başlar: Ötekine olan ihtimam sorumluluğumu nasıl yerine getirebilirim? İnsanlara borçluyuz ve bu borçla nasıl başa çıktığımız, onu nasıl hallettiğimiz kim olduğumuzu da belirliyor. Ama bu elbette dile geldiği kadar kolay eyleme dönüşmüyor. Kimliklerimiz, ilişkilerimiz ve değerlerimiz sorumluluklarımızı tanımlıyor.  Öz çıkarların başat olduğu materyalist ve teknokratik çağda, ıstırap çekene dönük merhametli dürtüler, hemencecik zaman kaybı hanesine yazılacaktır. İnsanlar, “merhamet yorgunluğu”ndan yakınırken bilinçlerini ferahlatmak için bir hayır kurumuna hızlı bir bağışı yeğleyeceklerdir. Küresel bir karşılıklı bağımlılık fikrinden hareket edersek, özgül milliyet veya ırkımız ne olursa olsun, bizden uzakta ve başka topluluklara ait olan insanlara karşı vazifelerimiz var. Burada sıra dışı düşünür Simone Weil’i anabiliriz. “Merhamet olarak adalet” mefhumuyla Weil, insana karşılıklı saygıyı ve dindirebildiği her seferinde acıyı dindirme sorumluluğunu üstlenmesini telkin eder. Ona göre adaletin iki ayağı vardır, ilki haklar düşüncesinden hareket eder ve hesap kitap yapar. “Ona verildiği kadar bana neden verilmiyor?” sorusunu sorar. İkincisi, merhametten, yükümlülüklerden yola çıkar. “Ben neden incitiliyorum?” sorusuna cevap arar ve ihtimam/merhamet talep eder. Tek bir insanın bile, “eğer yardımına koşabilecek bir insan varsa” acı çekmeyeceği kayıtsız şartsız bir yükümlülüğümüz olduğuna inanır.  Bütün ıstırabın yükünü üstlenemeyiz ama ıstırabı elimiz erip gücümüz yettiği her seferinde, dindirmeye gayret edebiliriz. Bizim bireyler olarak yapabileceklerimiz sınırlı. Empatinin ötesine geçmeyi, eşitlik ve adalet talebinde bulunmayı istemeliyiz. Adaletsizliğin yarattığı acıyı gözümüzde canlandıramadan insanların kederini de anlayamayız. Birey olarak hepimizin, kendi bağlarımızın ötesine taşan, ilişki kurmadığımız  insanları da merhamet  dairesine alıp onların acıları konusunda harekete geçmeye zorlayan sorumluluklarımız var. Bütün hayatlarımızı belki başka insanların ihtiyaçlarına adayamayız ancak merhametle davranmak mümkün olduğunda da  öyle davranmayı yeğleyebiliriz. Politikacıların, ulusların ve uluslar arası örgütlerin de insanların temel ihtiyaçları karşılanmadığında o ıstırabı dindirmek yönünde sorumlulukları vardır. Zengin milletlerin daha fakir milletlere yardım borcu vardır.  Eğer ıstırap; acımasız ekonomik politikalar, askerî silahların başına buyruk satışı, çok ağır göçmenlik kuralları ve terörizme verilen tepkilerin şiddeti daha da tırmandırması anlamına geliyorsa devlet çok acil bir sorumluluk altındadır. Merhamet politika için çok kişisel bir konu değildir. Kurumsal yapıların eleştirel bir gözden geçirilmesi için faydalı olabilir merhamet, merhametli adaletin uygulanabilmesi için arkadaki itici güç olabilir ve bir duygu ve tepki olarak, siyasi sorumluluklarımızı genişletebilir. ‘Biz’ ve ‘biz’e karşı olanlar Dünya 11 Eylül saldırılarından bu yana açık tahammülden kapalı ikiliklere savruluyor. Bu ikilikler zararsız zıtlardan oluşmuyor, ikiliğin bir ucunda yer alan daha güçlü kutbun daha zayıf kutbu kontrol etme iktidarını maskeliyor. Biz/onlar, yurttaş/yabancı, dostlar/düşmanlar ve iyi/kötü gibi mutlak ikilikler orta yolu men ediyor ve nüanslara kör kalıyor. Merhametli ve bilge bir karar verebilmek için gerekli bağlam ve bağlantıları dikkatten kaçırıyor. Mutlak ikilikler, dışlanmış ve  en çok korunmaya muhtaç olanın acısına bigane kalıyor. Farklı göründükleri ve farklı bir inanca sahip oldukları için, insanların kendilerini risk altında hissetmesine yol açıyor. Mutlakçı görüşe sahip olanlar meşru bir sığınma isteyen umutsuz, korkmuş insanlar görmüyor baktığında, yasa dışı göçmenler görüyor. “Eğer bizimle değilseniz, bize karşısınız demektir” tarzı bir G. W. Bush düsturu; dünyayı biz/bize karşı olanlar, özgür dünya/şer ekseni gibi kutuplaştırmalar yoluyla bölüyor ve dışlanmış olanın acısına bigâne kalıyor. Bugün Ortadoğu büyük bir mülteci hareketliliğine tanık oluyor. Türkiye milyonlarca mülteciyi sınırları içine alarak onlara güvenlik sunuyor ve merhametli politikanın bir örneğini veriyor. Milyonun üzerinde insan dünyanın da parmak ısırdığı şartlarda misafir ediliyor. Bir karşılaştırma için Avustralya’ya bakalım: Dünyada mülteci sorununun en vahşi ölçekte yaşandığı ülkelerden birisi de Avusturalya. Kamplarda zorunlu ikamete tabi tutulan mülteciler bir tür “etnik kafesleme” ile çok kötü ve utandırıcı bir muameleye maruz bırakılıyor. İntiharlar, ruhsal travma gırla gidiyor ve insanlar protesto için dudaklarını dikmek veya açlık grevine katılmak da dahil her yolu deniyor. Çocuklar doğru düzgün eğitim alamıyor. Avustralya hükümeti, bu insanların geldikleri ülkede işkence, kötü muamele, ölüm tehdidi ve yıldırmadan kaçtığını hayal etmek bile istemiyor. Bu insanları ıstırap çeken özne olarak konumlandırmıyor, onları dikkatle dinlemiyor ve ıstıraplarına insani bir cevap üretemiyor. Oysa politik merhamet, öncelikle, acı/aşağılanma/toplum dışına itilme içindeki mağdur kişinin ıstırabına dikkatini vermekle başlar. İkinci olarak, ihtiyaçlarını anlayabilmek için onların sesine kulak verilmelidir. Ve nihayet özel ihtiyaçlarına merhametli ve uygun cevaplar verilebilmelidir. Çünkü etrafımızdaki insanlığın ıstırabıyla nasıl meşgul olduğumuz, ruhlarımızın ve toplum sağlığının bir aynası gibidir. Önce görmek ve işitmek Merhametin zekasından ilham almayan bir akıl yürütme, insan ıstırabının önemine kör kalır. O halde önce görmek ve işitmek gerek, dikkat gerek. Dikkat, Murdoch’un ifadesiyle, “adil ve seven bir bakış”tır.  Çünkü göz gördüğünde gönül baştan savamaz. Gözün gördüğü ve kulağın işittiğine kalp bigâne kalamaz. Asıl mesele insanın etrafında olup bitene dikkatini verebilmesi ve görebilmesidir. Ahlaklı politika insan saygınlığını tescil eden dürüst siyasetler geliştirmekle olur. Böylesi bir politikada her insanın biricikliği  teslim edilir. Merhametli politika, bana benzemeyen o başkayı, onun farklılığını kabullenerek hayatımın bir parçası yapmak yolundaki heves ve kararlılığımı ifade eder. Görmeden fark edemeyiz, fark etmeden de göremeyiz. Sözgelimi Irak savaşında Irak halkının yaşadığı acıları ilk elden bize bildiren bir gazetecilikle karşılaşmadık. Bu şiddete maruz kalan halkın yaşantıları bize kapalı kaldı. Ebu Garip hapishanesinde yaşanan utanç verici görüntüler medyaya ulaştırılmasa idi bu ağır insanlık suçundan da haberdar olmayacaktık. Politik tahayyül olmaksızın merhametli milletler olamaz. Merhamete sınır çizilemez, sınıfları, ülkeleri, ırk ve cinsiyetleri aşar. O yüzden politikada merhamet aslında evdeki empati eğitimiyle başlar: Çocuklarımızı evde ve okulda farklı hayatların varlığı ve zenginliği konusunda eğitebilmekle, dünyanın ücra köşelerinde bizim hayatlarımıza dokunmayan ve bilmediğimiz sorunlardan haberdar etmekle başlar. Merhamet, farkındalık yolunda atılmış bir adımla yola çıkar. Burada, Weil’in sorusuna geri dönebiliriz: “Neden inciniyorum?” Merhamet ve adalet onun için iç içe geçmiştir ve ıstıraba dikkat etmekle yaralanmış olanın feryadını duyacağımızı söyler. Eğer adaletin bir amacı da zarar vermemekse, politik stratejiler zarar üreten koşulları bitirmeye, bataklığı kurutmaya niyetlenmelidir. Adalet olarak merhamet yolu, bireysel bağları aşan, ülkeler ve toplumlar arasında köprüler kuran, ekonomik veya stratejik menfaatin yerine daha güzel bir dünya özlemini koyan bir yoldur. Dikkatle dinlemek, “işittiğimiz şey bizi değiştirebilir” ihtimaline açık olmak demektir. Hakikati sindirmek zordur. Çatışma toplumlarında acı ve korkuya dair öykülerin çift taraflı olarak paylaşılması, karşılıklı güvene hizmet eder. Böylece insanlar acının her iki tarafta da ortak olduğunu fark ederek uzlaşma yolunda bir heves duyarlar. Merhametli bir dinleme olmaksızın ötekinin ihtiyaçlarını tam manasıyla anlayamayız. ‘Sadece yaralı bir şifacı iyileştirebilir’ Politika merhamet ile yapılabilir. Merhamet politikası ile ötekinin acısını kendi acım bilerek hareket ederim. Bazıları, “Niçin bütün merhamet kaynaklarını şuraya akıtıyorsun? Halbuki merhamet burada daha fazla lazım” diyebilir. Onlara, “acının aritmetiği olmaz” diye cevap verebilirim. Şefkatin ve merhametin fazlası olmaz. Merhameti çoğaltmak dururken, onu hasislikle dağıtmak, az veya çok hesabı yapmak her birimizin reddetmesi gereken bir tutumdur. Politik eyleme dönüşen, bir adalet talebiyle harekete geçmeyi esinleyen merhameti “radikal merhamet” olarak isimlendirenler de var. Radikal merhamet, ötekine acı veren şeyi kabullenmemek ve o ıstıraba yol açan gerçekliği değiştirmeye niyetlenmektir. Burada insan “bir melek kanadı değmişçesine” kendi sınırlarının ötesine geçer. Merhametli kalp, “tamamen anlıyorum” der, “seninle birlikte acı çekiyorum. İnsanlığımızı paylaştığımız gibi bu acıyı da paylaşıyoruz”. Carl Jung, “doktor kendisi de etkilendiğinde etkili olur” demişti, “sadece yaralı bir şifacı iyileştirebilir”. “Doktor kişiliğini bir zırh gibi kuşandığında hastasına hiçbir faydası olmaz”. Merhamet politikası daha insani politikalara zemin hazırlar ve dünyayı daha güzel, daha yaşanabilir bir yer kılar. Daha iyi bir dünya için daha çok merhamet gerekiyor. Unutmayalım, merhamet sadece onu alanın acısını dindirmez, bizi de daha gerçek bir insan kılar.  
Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.