Batı tanımlamasında yaşanan deformasyon

Eğer yeni bir söz söylenmek isteniliyorsa, bu, öz varlığı anlamlı kılacak karşılaştırmalarla mümkün olabilecektir. Bu yüzden yabancılaştırmalar bir kazanç sağlamaz. Anlam dünyası geliştikçe ve genişledikçe ilim de gelişip genişleyecektir. Yeni bir söz söylemek için Batı'nın geçmişi ve deneyimi hafife alınmamalıdır. Son tahlilde insanlığın babası Hz. Adem'dir.

07.09.2017 15:14
Murat-Çelik

cmurat@hotmail.com

 

Batı, nedir? Batı, sadece siyasi bir terim midir? Muhtemelen başlangıçta böylesi bir yaklaşım söz konusu değildi; çünkü Batı kelimesinin bir metafor şeklinde zihinlerde kendine yer bulması modern dönemin düşünsel zorunluluklarından kaynaklanmış olmalı. Buna rağmen çoğu defa modern tanımlamaların da sakıncalı, tarafgir ve yetersiz olduğuna ilişkin ön kabullerin düşünce dünyasında kendisine yer bulduğunu söylemek lazım. Ancak adlandırmaların doğası gereği semantik köklerinin olmasını da beklemek gerek. Tanımak için adlandırmak, düşünmek için de tanımak, dolayısıyla mefhum ve nesneleri kullanmak bir mecburiyet son tahlilde. Yoksa nasıl düşünülebilir ki? Bu durumda muhalefet edilen asıl hususun ayırıma vesile olan adlandırmanın kaynağına yüklenen yoğun anlam olmalıdır. Ancak düşünmek [tefekkür] için ıstılah [terim] üretmenin teknik önemi sadece Batı ile sınırlı tutulamaz. Dolayısıyla düşünceye etki eden tanımlamaların, velev ki tarafgir bile olsa, yeni adlandırmalar üretmesi aklın bir mecburiyetidir. Çünkü tanımlama yapmak düşünceye hakimiyetin bir gereğidir. Dolayısıyla Batı kelimesinin ortaya çıkmasını sırf müdaheleci ve kolonist tavırların bir neticesi şeklinde görmeyip, düşüncenin bir sonucu şeklinde anlamak daha doğru olacaktır. Ne var ki anlam geçişkenliği ile yoğunluğunun, olumlu ve olumsuz içeriklerinin aslında kelimeye yüklenen anlamlarla alakalı olduğu hatırlanmalıdır. Batı kelimesinin kendi anlam bütünlüğü dışında uğradığı yıpranmayı bu şekilde anlamaya çalışmak doğru olacaktır.

 

Batı kelimesinin dünyanın geri kalanında tedrici bir şekilde üstünlükle karşılanıyor olmasının arkasında Avrupa'nın 19. yüzyıldaki bilimsel, ekonomik, kültürel ve diğer alanlardaki başarılarının yatması şaşırtıcı değildir. 19. yüzyıldaki bu başarının sonraki yüzyılda da devam etmesi, bilhassa ekonomik ve bilimsel baskınlığın adeta tek doğru haline gelmesi Batı dışı dünyada apolojetik [reddiyeci-savunmacı] bir tavrın inşasını doğurmuş olmalıdır. Batı'nın inşa ettiği üstünlüğün anlaşılması yerine, üretilen savunmacı tavrın kimi zaman dilimlerini özellikle öne çıkarması dikkat çekicidir. Ne var ki hijyenik ya da nötr bir tarihten söz edilemez. Dolayısıyla gelecek gibi geçmiş de çoğu defa bugünün ve bugünkü algıların bir sonucu olduğundan geçmişin aynen canlandırılması mümkün olamaz. Collingwoodvari yeniden tasarımın gerçek tarihe erişmede bir yol olarak kullanılması söz konusu olmakla birlikte yazanın zihni bagajları bu duruma herhalde imkan tanımaz. Modern bir düşünce ve yorum dili olarak tarih tam da bu bakımdan subjektif bir zihin alanına karşılık gelmektedir. Kuşkusuz Batı'nın anlaşılması yanında dışındaki dünyanın anlaşılması da bu bakımdan zor bir ortam oluşturur. Belki de sırf bunun için mukayeselerde yeni bir dilin geliştirilebilmesi amacıyla içten daha çok dışın araştırılması elzemdir. Batı karşısında güçten düşen bir siyasi ve bürokratik organizasyonun başarısız addedilmesi bugünkü bakış açısıyla değerlendirildiğinde kısmen haksızlık olarak görülebilir. Zira beklentilerle tahayyüllerin farklı bir kimliğe sahip olduğunu kabul etmek gerekir. Mehmet Genç'in Osmanlıların Batı karşısında takındığı tutumun bugünkü metodoloji ile anlaşılamamasına yaptığı yeni açılım, güzel bir misal olabilir. Genç'e göre Osmanlılar ekonomi başta olmak üzere muhtemelen tüm düzenlerini fiskalizm [gelirleri artırmak], tradisyonalizm [gelenecekçilik] ve provizyonizmib [iaşecilik] üzerine bina etmişlerdir. Yaşamlarına bu çerçeveden bakıldığında Osmanlıların son derece isabetli bir tutarlılıkla yaşamlarını sürdürdükleri kabul edilmelidir. O halde Osmanlıların Batı karşısında üstünlüklerini neden sürdüremediklerini sorgulamanın eksik ve yetersiz bir tarafı bulunmalıdır. Dolayısıyla Genç'in yaptığının bir benzerinin bu defa Batı için de yapılması gerekir.

 

Batı'nın yaşamın her alanındaki ezici üstünlüğü, bilhassa Batı dışındaki entelektüellerce savunmacı bir tarih bilincinin üretilmesine yol açmıştır. Ancak sürekli savunma halindeki tarih yaklaşımı entelektüel merakın gelişmesini sekteye uğrattığı gibi savunmaya yönelik yeni ancak yetersiz kavramların üretilmesine de engel olmuştur. Kuşkusuz bunun anlaşılır bir yanı bulunmaktadır. Bununla beraber savunmacı tarih anlayışının peçeleyici etkisi ne kendi ne de Batı tarihinin araştırılıp tartışılmasına imkan verecek bir ortamın üretilmesiyle sonuçlanmıştır. Zira tarih söz konusu olduğunda antagonist [asıl doğru] bir kimliğin icadı daha baştan Batı tarihinin araştırılıp incelenmesine köklü bir ket vurmuştur. Öyle olunca hem Batı hem de tarih merak dünyasına dahil edilmiş bir nesne olmaktan uzakta bırakılmıştır. Batı'nın her bakımdan tefekkür dünyasından uzakta tutulması nihai fikri hesaplaşmanın da bir türlü yapılamamasına neden olmaktadır. Herhalde düşünsel hesaplaşmaya girişmek ise Osmanlı tarihi bilinmeden dünya tarihinin anlaşılamayacağı yaklaşımından vazgeçilerek dünya tarihi bilinmeden Osmanlı tarihinin anlaşılamayacağı vasatına bağlıdır. Aksi taktirde apolojetik tarih tercihi bir buğu olarak kalmaya devam edeceğe benzemektedir.  Bu yüzden yeni bir metot olarak Batı'nın ve tarihinin öğrenilerek anlaşılması kuvvetli bir öneri olarak sunulabilir.

 

Batı tarihine yaklaşım sorunu 

 

Bilememe ve buna uygun merak algısının bir türlü inşa edilememesi üzerinde uzun uzun düşünmek gerekiyor aslında. Bilmemek varlığını kabul etmemekten daha başka sonuçları beraberinde getiriyor. Mesela bilinmediği için ya da yarım bilindiği için varsayımlar feveran edebiliyor. Varsayımlar ise bir süre sonra zihindeki ön kabulleri değişmez doğrularmış gibi kabul etmeye başlıyor. Böylece bir mefhum, bir kavram, bir nesne hakkında yakîn [tam ve dosdoğru] derinliğinde bilgi olmadığından ve dolayısıyla hakkında düşünülmediğinden her ne ise onun hakkında bir tehdit olarak algılanmasının yolu açılıyor. Bugün Batı hakkında gelişen olumsuz fikirlerin hemen hepsi derin ilmi araştırmalardan çok ön yargılardan doğmaktadır. Batı ile doğrudan temaslar Haçlı Seferleri'nden itibaren mümkün olsa da haklarındaki araştırmalar ne yazık ki Batı'nın anlaşılmasına yönelik değildir. Bilhassa 19. yüzyıldan sonra gelişen Batı'nın siyasi ve askeri başarıları karşısında bu üstünlüğün sebeplerinin anlaşılmasında başarısız kalınması, durumu daha da çetinleştirmiştir. Bugün bile devam eden kabaca 'öteki' şeklindeki zımni tavsif Batı'nın henüz anlaşılamadığının bir işareti şeklinde sıradan ancak son derece önemli bir sıfat olarak satırlardaki yerini almaktadır.

 

Batı ile olan ilişkiler 'öteki' derekesinde kaldığı ve entelektüel bir derinlik seviyesine yükseltilmediği müddetçe, Batı, basit bir düşman ya da yabancı mefhumu olarak kalmaya devam edecektir. Bununla beraber Batı hakkındaki tefekkürün hisler seviyesinden kurtarılması bir zaruret olarak ortada durmaktadır. Çünkü zaruretin giderilememesinin sonucu, hiç kuşkusuz derin sebepleri bulunan İslamofobiye karşı bir tepki şeklinde gelişecek Westernophobia-Batı Korkusu'nun yaygınlık kazanması olacaktır. Batı Korkusu'nun akıllarda kendine yer etmesi iki çetin sonucu doğracaktır ki yönetilebilme maliyeti asırları bulabilir. Bu sonuçlardan ilki İslamofobi'yle mücadele eder ve haksız saldırılara cevap verirken insani ve ahlaki üstünlüğün onarılamayacak ölçüde zedelenme olasılığıdır. Her halükarda İslamofobi'nin karşısında fukahaca sağlam temellere oturtulmuş, hatta kodifiye [tedvin-hukukun derlenmesi] edilmiş en azından bin yıllık ademiyet-ismet düşüncesinin bulunduğu bilinmeli, asla unutulmamalıdır. Bununla beraber tam da bu mücadeleler sırasında Batı'nın araştırılmasının yollarının bulunması gerekmektedir. İkinci sonuç ise Batı'nın anlaşılması ve öğrenilmesinin köklü bir şekilde sekteye uğraması ihtimalidir. Böylesi bir ihtimal, Batı'ya ilişikin esaslı bir külliyatın şimdiye dek oluşturulamamasını sürekli kılabilir. Oysa böylesi bir tercih istenecek en son şey olmalıdır.

 

Padrao Dos Descobrimentos- Keşifler Anıtı

 

Yukarıda izah edilen hususlardan yola çıkarak Batı'ya ilgili herşeye karşı merakla ve ilgiyle araştırma yapmak icap etmektedir. Bu yüzden üstünkörü açıklamalar yetersiz, hisler ise aldatıcıdır. Bu bakımdan Batı'da yaşananlara dikkatlice eğilmek bir nevi mecburiyettir. Mesela Batı'nın daha üstünlüğünü ilan etmeden dünyanın servetini kendi ülkelerine taşımadan önce yaptıkları, ne yazık ki gözden ırak tutulmaktadır. Öyle olunca tek dikkati çeken mesele Batı'nın kolonizasyonuyla buna bağlı hususlar oluyor. Aslında bu yaklaşımdan daha evvel asıl gündemi işgal etmesi gereken Batı'nın bu mertebeye nasıl geldiğinin tartışılmasıdır. Niteliksizce ve bir ezber nişanesi olarak anlatıla gelen coğrafi keşiflerle sebep ve sonuçlarının irdelenmeden geçiştirilmesi, sadece üzüntü vericidir. Oysa bu coğrafi keşiflerin arka planında Batı aklının nasıl bir devinime geçmekte olduğunun kanıtları gizlidir. Yeryüzünün daha önce gidilmediği düşünülen yerlerine ulaşmak, Hindistan'a varmak için yeni bir yol bulmak yahut iki Amerika'nın Avrupalılarca hükümranlıklarına dahil edilmesi sade bir merakla açıklanamaz. Teknikten planlamaya, hesaptan finansmana değin pek çok sahada entelektüel bir gelişmenin izlerinin takip edilmesi icap eder.  Mesela Lizbon'daki Padrão dos Descobrimentos, Türkçesiyle Keşifler Anıtı bir önceki cümlede bahsi edilen gelişime katkı verenlerin sıralandığı devasa bir heykel grubu olarak Portekiz'in 15. ila 16. yüzyıllardaki dönüşümün adeta bir panoramasıdır. Bu panorama sadece Portekizlileri kapsasa da, Avrupa'nın bilhassa büyük devletlerinde yaşananların benzeri şeklinde değerlendirilmesinde bir beis yoktur. Zira eş zamanlılıkla birlikte benzer figürlerle Avrupa'nın diğer ülkelerinde karşılaşmak son derece sıradandır.

 

Lizbon'daki Keşifler Anıtı iki bakımdan Batı hakkında derin anlamlar taşımaktadır. Bahsi edilen anlamların ilki Batı'nın modern halleriyle ilgilidir ve konunun ilgisi dışında olduğundan edilecek bir iki cümle yetinilecektir. Anlamların ikincisi ve daha önemli olduğu düşünülen diğeriyse Batı'nın yükselmeye başladığı döneme yaptığı vurgu ve içeriyle alakalıdır.

 

Anıt, kaide ve heykel grubu olarak ik sanatçı tarafından tasarlanarak uygulanmıştır. Kaide ve gemi formu Mimar Cottoinelli Telmo [ö. 1948] heykeller ise Heykeltraş Leopoldo de Almeida [ö. 1975] tarafından yapılmıştır. Keşifler Anıtı'nın ilk versiyonu 1940 yılında Lizbon'da düzenlenen Dünya Sergisi için inşa edilmiş, ancak daha sonra gözden geçirilerek Gemici Henry'nin [ö. 1460] 500. ölüm yıldönümü münasebetiyle 1960 yılında yeniden açılmıştır. Otuz üç [33] figürün yer aldığı heykel grubunda coğrafi keşifler döneminde yaşamış ve bu keşiflerde bulunmuş Portekiz'in önde gelen kaşif, denizci, kartograf, ressam, yazar, keşiş, misyoner ve devlet adamlarının betimlemelerine yer verilmiştir. Bu betimlemeler Portekiz'in dünya sahnesindeki tarihi hatıralarını yad etmek yanında António de Oliveira Salazar'ın [ö. 1970] siyasi argümanlarını destekleyici bir içeriğa de sahip olmuştur. Keza anıtın bulunduğu Belém semti, zamanında gemilerin keşif yolculuklarına çıktıkları yer olması bakımından da ayrıca tarihi bir öneme sahiptir. Heykel grubunun bulunduğu alanın hemen arkasında ise İmparatorluk Meydanı ile tarihi Jerónimos Manastırı yer almaktadır; böylece dini ve siyasi arka planın simgeleri ile genel görüntü tamamlanmıştır.

 

Heykel kaidesi çok anlamlar taşımaktadır. Mesela kaide stilize edilmiş bir gemi güvertesi şeklindedir. Coğrafi keşiflerde kullanılan karavellerden [caravelle] birinin pupa seyirdeki şişkin yelkenlerinin benzerlerine yanlarda yer verilerek heykel grubuna bir hareket kazandırılmıştır. Direk olarak adlandırılacak bölümdeyse ikili bir görsel oyuna yer verilmiştir. Anıtın teras kısmına dek yükselen bu kısımda bir kılıç haç formunda işlenmiştir. Böylece hem Hıristiyanlığın hem de savaşın simgeleri ifade edilmek istenmiştir. Gemi formunda ve rıhtımdan okyanusa doğru hareket edecekmiş gibi çıkıntı yapmış olan bölüm baş bodoslama biçiminde tasarlanmıştır. Pruvada ise tüm ihtişamı ile Gemici Henry güneye doğru bakmaktadır. Gemici Henry'nin sağ ve solunda ise başta Portekiz, ama muhakkak Batı denizciliği ile Batı aklını yükseltmiş olanlardan kimileri sıralanmıştır. Gemici Henry'nin sağında, okyanusa bakan sancak tarafında yer alanlar Kral 1. João'nun oğlu Prens Fernando, onun arkasında ise sırasıyla gemici João Gonçalves Zarco, gemici Gil Eanes, dümenci Pêro de Alenquer, matematikçi Pedro Nunes, dümenci Pêro Escobar, kozmograf Jácome de Maiorca, seyyah Pero da Covilhã, kronikçi Gomes Eanes de Zurara, ressam Nuno Gonçalves, şair Luiz Vaz de Camões, Fransisken keşiş Henrique de Coimbra, Dominiken keşiş Gonçalo de Carvalho, yazar Fernão Mendes Pinto, Gemici Henry'nin annesi Kraliçe Filipa de Lencastre ve Kral 1. João'nun oğlu Prens Pedro genel görüntüyü oluşturmaktadır. Gemici Henry'nin solunda kalan iskele tarafındaysa Kral 5. Alfonso, ardından gemici Vasco da Gama, gemici Alfonso Baldaia, gemici Pedro Ãlvares Cabral, gemici Fernão de Magalhães [Ferdinand Magellan], gemici Nicolau Coelho, gemici Gaspar Côrte-Real, gemici Afonso de Sousa, yazar João Barros, kaptan Estêvão da Gama, gemici Bartolomeu Dias, gemici  Diogo Cão, gemici Antõnio de Abreu, kraliyet yöneticisi-vali Alfonso de Albuquerque, misyoner Francisco Xavier ve kaptan Cristovão da Gama'ın betimlemeleri heykel grubunu meydana getirmektedir.

 

Heykel grubunda, Portekiz'in dünyada yaptığı deniz aşırı seyahatlerin planlanmasından gerçekleştirilmesine, siyasi ve finansal bakımdan desteklenmesinden gezilerin vesikalandırılmasına değin önemli otuz üç [33] figüre yer verilmiştir. Seçilmiş olan karakterlerin genel anlamda Batı aklının 15. ila 16. yüzyıl arasındaki değişimin tam bir panaromasını vermese de bir fikir sunduğu ileri sürülebilir. Zira devlet adamından kartografına, keşişinden ressamına, yazarından denizcisine genel görüntüyü sağlayacak bir bütünlüğü sunduğu iddia edilebilir. İlk bakışta karakterler dikkati çekse de asıl üzerinde durulması gereken hususlarsa bu karakterleri ortaya çıkaran mekanizmalar, şartlar ve düşünme biçimlerinin aldığı yeni yapıdır. Yoksa, mesela, matematikçi Pedro Nunes'in [ö. 1578] coğrafi keşiflerde ve bu keşiflerle ilgili bir heykelde yer almasının ne gibi bir önemi olabilirdi ki? Önemi, onun matematik çalışmaları yapmasından, Coimbra Üniversitesi'nde [k. 1290], uzun seyahatlerde kullanılacak yüksek matematik araştırmalarına girişmesinden, söz konusu üniversiteyi zamanında bir denizcilik matematiği denilebilecek alanın merkezi yapmasından kaynaklanmaktadır. Bu cümleden olarak, Nunes, bir bakıma Batı'daki yüksek öğrenimin teşkilatlanarak bilginin tekniğe nasıl dönüştürüldüğünün müşahhas bir örneği olarak sunulabiilir.

 

Heykel grubunun merkezinde yer alan Gemici Henry, seyahate çıktığı bir karavel maketini elinde tutmaktadır. Bu maket, üzerlerinde işlenmiş büyükçe haç olan ve rüzgarla şişmiş yelkenleri o zamana dek bir tevatür halinde geçilmesi imkansız görünen Afrika'nın batı ucundaki Bojador Burnu'nu geçtiği gemilerin ufak bir kopyasıdır. Annesi, babası ve kardeşlerinin büyük desteğini gören Gemici Henry diğer yandan Tapınak Şövalyeleri ile olan bağı nedeniyle de Batı'nın deruni yakasının bir karşılığıdır. Gemici Henry, sol dizi hizasında, yaptığı keşif gezisini gösterir bir portolan tutmaktadır. Portolan meselesi ise onun bilimsel yanına bir işaret olarak algılanabilir. Batılılar Müslümanlarla iletişime geçmelerinden itibaren düzenli ve disiplinli bir şekilde bilimleri tedris ederek geliştirme yoluna gittiler. Mesela annesi yoluyla İngiliz kraliyeti ile de ilişkisi olan Gemici Henry bilhassa, geometri, matematik, astronomi, retorik gibi dönemin temel bilimlerinin tahsil edilmesi hususunda özen göstermiştir. Hatta zamanında Sagres'teki evi bu ilimlerin çalışıldığı bir akademi haline dönüşmüştür ki sonrasında yaptığı bağışla üniversitenin temelleri de atılmıştır. Bu bakımdan Gemici Henry'nin yola çıkıp başarı ile hedefine ulaşmasının arka planında yoğun bir bilimsel çabanın, tartışmanın olduğuna dikkat çekmek yerinde olacaktır. Yoksa Gemici Henry ve sonrasında Uzak Doğu'ya ulaşacak olan Portekiz deniz aşırı seyahatlerinin sırf merak duygusu ile başarılamayacağı ortadadır. Mesela heykel grubunun batı yakasında yer alan ve yukarıda adı anılan matematikçi Pedro Nunes bir küre ile pergel tutmaktadır. Hemen bir üstünde, dökülmüş kakülleri ve ciddi yüz ifadesi ile betimlenmiş döneminin önemli denizcilerinden Gil Eanes ise bir usturlabı kullanıyormuş gibi durmaktadır. 15.-16. yüzyılın bilimsel bilgi ile bunun tekniğe başarılı bir biçimde uyarlanmasını bu iki heykelden daha güzel anlatabilecek başka bir örnek olabilir miydi?

 

Yine heykel grubunun batı yakasında, ardı ardına yer alan Fransisken ve Dominiken keşişler Carvalho ile Coimbra, Katolik Kilisesi'nin kendilerince ortaya koydukları öncü rollerine sağlam delil teşkil edebilir. Zira her iki tarikat da hükümranlık altına alınmış topraklarda hem Hıristiyanlığın yayılmasında hem toprakların Christendom'a [Hıristiyanlık alemi-ruhani kilise] dahil edilmesinde hem de siyasi organizasyonun kurulmasındaki öncülükleri unutulamaz. Örgütlü bir kurum olarak Kilise'nin tarikatlardan yararlanması akıllıca olduğu kadar meşruiyet kazandırması bakımından da mühim addedilmelidir. Vasco da Gama [ö. 1524], kendisi kadar bilinmese de iki oğluyla heykel grubundaki yerini almış durumdadır. Portekiz'den Hindistan'a giden yolu bulması ile ünlenen da Gama ve Hindistan'daki kolonilerde yöneticilik yapan oğulları Portekiz'in dünya çapındaki yayılmacılığın mümessilleri olmuşlardır. Benzer bir biçimde Brezilya'yı yeniden keşfederek kolonize eden Cabral da yeni yapılanmanın bir başka örneği olarak tarihteki yerini almışa benzemektedir. Her iki kaşifin yanı sıra Gemici Henry'nin açtığı yoldan giderek Afrika'nın içlerine doğru ilerleyen Cão'yu da anmak yerinde olacaktı. Tam da burada, heykelin doğu yakasında, Cão ile Ümit Burnu'nu geçmesiyle meşhur olan Bartolomeu Dias'ın [ö. 1500] bir padrãoyu omuzladıkları görülmektedir. Padrãonun simgesel ve pratik iki amacı bulunmaktadır. Pratik amacı bir hükümranlık alameti olarak ele geçirilmiş topraklara dikilmekle kralın topraklardaki hakkını ve mülkiyetini ifade etmektedir. Simgesel olaraksa Hz. İsa'ya inanların toprakları yahut büyük bir kilise anlamında Christendom'ın dünyevi işaretidir. Yine heykelin doğu tarafında Magellan [ö. 1521] elinde bir halka ile kazandığı ün ve başarıları yad etmektedir. Sadece adları anılmakla yetinilen gemicilerle diğerleri hakkında da birşeyler söylemek mümkün olsa da genel mekanizmaya kısaca değinmek kuşkusuz amacın hasıl olması bakımından kafidir.

 

Bazı kavramlar

 

Bununla birlikte heykelde Portekiz'in 15. ve 16. asırlaraki yayılmasının anlaşılabilmesinde bazı temel kavramlara işaret etmek konuyu toparlamak bakımından yerinde olacaktır. Gemici Henry başta olmak üzere her bakımdan dünyaya yayılan Batılılar bu gücü nereden elde edebildiler? Bilgininin hareketliliğinin [mobilizasyon] Batı nezdinde değer bulmaya başlaması merak ve bilmenin kıymetlenmesi ile sonuçlanmıştır. Kuşkusuz pek çok sebep mevcutsa da sadece birinin görünür kılınarak Batı'daki değişimin buna bağlanması yeterli olamaz. Çünkü merak ve bilmenin dayanılmaz çekiciliğinin yaygınlaşmaya başlamasıyla bu akıma değer verilmesinin arka planında başka saiklerin de bulunması gerekir. Mesela bunlardan birinin Hıristiyanlığın yeni bir okuyuşla dinin dünyayı tanımayı zorunlu kıldığı, bunun için de bilmenin bir mecburiyet olarak algılandığı ileri sürülebilir. Bundan ötürü Avrupa sathında yüksek öğrenim seviyesindeki eğitim kurumlarının ardı ardına açılmaya başlamasının bir nedeni de bu fikri evrim olmalıdır. Bilhassa yüksek öğrenim ile bilgilerin sınıflandırılmak işlenmesi, organizasyonda değişiklik ile metotta yeniliği ortaya çıkardığı öne sürülebilir. Elbette her birinin diğerinden bağımsız ele alınması söz konusu olamaz. Beraberinde uzmanlık anlayışının Batı aklında kök salmasının iş birliğini ve iş yapma biçimlerini de köklü bir biçimde değşime uğrattığına şahitlik edilmektedir. Portekiz karavellerinin uzak yollarda aylarca seyredip güven içinde limanlara geri dönebilmelerinin bu iş birliğinin bir sonucu olduğu unutulmamalıdır.

 

Uzmanlık beraberinde muhtemelen elitist bir eğitim ile entelektüel kadroların orta çıkmasının da bir vesilesi olmuştur. Bilhassa Trent Konsili'nde [1545-1563] alınan kararlar öncelikle Kilise, sonrasında da tüm Batı sathında eğitimin niteliğini yükseltmiş ve elit kadroların eğitimleri bir temele oturtulmuştur. Bu yüzden Trent Konsili'nde varılan kararların üzerinde ciddiyetle durulmalıdır. Böylece entelektüel kadroların yetiştirilmesi elitist bir yaklaşımla mümkün olabilmiş, başarı elekleri tam olmasa da bu meyanda inşa edilmiştir. Lizbon'daki heykelde bahsedilen elitist yaklaşımla değinilen diğer kavramların nüvelerini görmek mümkündür.

 

Sonuç

 

Onlarca yüzyıllık temas ve derinlikli ilişkiler Batı'nın mühim bir konumda değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Ne var ki Batı dışındaki dünyanın araştırmalarının, Batı merkezli araştırma, inceleme ve değerlendirmelerin nitelikleri ile karşılaştırıldığında son derece cılız ve yetersiz kaldıkları öne sürülebilir. Öyle olunca ekonomik, kültürel, siyasi, bilimsel ve diğer alanlardaki aralık açılmakta, Batı yeterince kaliteli bir biçimde muhakeme edilemediğinden mukabelede bulunulamamaktadır. Bahsi edilen yakınmaları sadece Batı'nın anlaşılması ile sınırlandırmamak, bütünlüklü bir bakış üretmek açısından kaçınılmazdır. Bu yüzden sadece Batı'ya yönelik olmaktan başka, dünyanın geri kalan kısımlarına karşı da ilgi, merak ve bunun neticesinde yoğunlaşmış bir araştırma sürecine girmek gerekmektedir. Mesela harekete geçirici bir güç olarak merakın eğitimle verilmesi, eşit yarış olanaklarının inşası ve meselenin uzun soluklu bir süreç olarak kabul edilmesi, iyi bir başlangıca karşılık gelebilir. Eğer yeni bir söz söylenmek isteniliyorsa, bu, öz varlığı anlamlı kılacak karşılaştırmalarla mümkün olabilecektir. Bu yüzden yabancılaştırmalar bir kazanç sağlamaz. Anlam dünyası geliştikçe ve genişledikçe ilim de gelişip genişleyecektir. Yeni bir söz söylemek için Batı'nın geçmişi ve deneyimi hafife alınmamalıdır. Son tahlilde insanlığın babası Hz. Adem'dir.

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.