Gündem: Yolsuzluk operasyonu

Gündem: Yolsuzluk operasyonu

19.12.2013 17:28
Serbestiyet-

editor@serbestiyet.com

Halil Berktay: [19 Aralık 2013] Demokratlar, uyanın. Erdoğan düşmanlığının ufkunuzu karartmasına izin vermeyin. Yaygın yolsuzluk bir gerçek. Ama ne için kullanıldığı da önemli. Almanya’da, Weimar Cumhuriyeti’nin 1919-1930 arasındaki görece liberal dönemi de, her türlü yolsuzluk dahil binbir pislikle malûldü. Özetle, kusurlu bir demokrasiydi. Ama bu eksik ve gedikler cumhuriyet ve demokrasi fikrinin kendisini nötralize etmek için kullanılınca ve insanlar o mevcut demokrasiye sırt çevirince, Hindenburg’un olağanüstü yetkilerle donatıldığı 1930-1933 yıllarında, giderek otoriterleşen Brüning, Papen ve Schleicher hükümetleri birbirini izledi ve sonunda kazanan Hitler oldu. Bugün de yolsuzluk, bu sefer sadece seçilmiş AKP hükümetini değil, onun şahsında Türkiye’nin kusurlu demokrasisini nötralize etmek için kullanılıyor. Buna izin vermeyin. Örtük ve sorumsuz Cemaat bağlarının karşısına dikilin. Weimar Türkiyesi’ne sırt çevirmeyin. Sahip çıkın ve savunun. Gürbüz Özaltınlı: Türkiye’nin değişme kapasitesini sınayacağız. Şubat darbelerinin ömrünü yeniden test edeceğiz. 28 Şubat darbesi 1000 yıl yaşayacak diyenlerle 7 Şubat darbesinden medet umanlar aynı cephede buluşmuş gözüküyorlar. Bu bürokrat “demokrat”lara karşı benim yerim seçilmiş “diktatör”ün yanıdır. Yolsuzluklara gelince… Bu ülkede en az şaşıracağım şeydir yolsuzluk. Daha fazla şaşıracağım şey, hükümetin yolsuzluğu örtüyor görüntüsü vermesi, milyonlarca insanın kendisine olan güvenini zedelemesidir. Umarım bu yola sapılmaz. Oral Çalışlar: “Yolsuzluk”, hükümete karşı bir operasyon bahanesi. Devlet içinde gizli ve paralel örgütlenmeler kuran, Kürt sorununda çözümü engellemek için provokasyonlara başvurmaktan çekinmeyen bir güçten söz ediyoruz. Bu kontrolsüz gücün, meşru ve seçilmiş hükümete karşı, kimlerle işbirliği yaptıklarını kestiremeyeceğimiz bir operasyonla giriştiği bu kalkışmanın meşruiyetini kim söyleyebilir? “Operasyoncular”ın, hükümetin yumuşak karnı olarak “yolsuzluğu” bir çalışma alanı olarak gördükleri anlaşılıyor. Bu konudaki zaaf ve kirlenmenin de buna müsait bir zemin hazırladığı söylenebilir. Sonuç: Seçilmiş bir hükümetin, seçilmemiş ve otoriter bir güçle yönetilen bir “paralel devlet”in yürüttüğü operasyonla düşürülmek istenmesini meşru bulmak mümkün değildir. Hidayet Ş. Tuksal: Utanıyorum! Neredeyse hepimiz AK Parti’nin en büyük sınavının yolsuzluk konusunda olacağını biliyorduk! Benim sadece gazete köşelerindeki iddialardan ibaret olan bilgilerim bile ortada ciddiye alınması gereken bir durum olduğunu gösteriyordu. Dün ve bugün ortaya dökülüp saçılanlar, hangi çevrelerin işi olursa olsun, AK Parti'ye oy vermiş insanlar açısından utanç vericidir ve ben de utanıyorum. Zamanlama, işin içindeki lobiler ve Cemaat unsuru hepsi bir arada düşünüldüğünde, AK Parti'ye büyük bir darbe vurulmak istendiği açık ve ortada, bunu önemsiz görmüyorum. Ancak, suçlamaya konu teşkil eden yolsuzluk ve rüşvet iddialarının gazetelere düşen ayrıntıları insana “pes be, bu kadar mı olur!” dedirtiyor. Ve tabii ki cümle âleme nizâmat vermeye çalışan bir başbakanın -en iyi niyetli çıkarsamayla- kendi bakanlarının bu kabil marifetlerinden haberdar olmaması- yine en iyi niyetli çıkarsamayla- bir “acz”dir. Sağduyum, “işini yapan” polis şeflerinden önce, “işini bilen” bakanlarını görevden alması gerektiğini söylüyor. Bir de bu ayıbı nasıl temizleyeceği konusunda oturup iyice düşünmesini… Alper Görmüş: Gözümüzün önünde cereyan etmekte olan iktidar mücadelesini şimdilik sadece siyasi yönüyle tartışıyoruz... Bu mücadelenin siyasi anlamı nedir, muhtemel siyasi sonuçları ne olacak... Bu türden sorulara cevaplar arıyoruz. Bunlar önemli ve şu günlerde bunların öne çıkması da gayet doğal. Fakat ben, yaşanan kavganın, Müslümanların siyasal kültürlerinin temel kodlarından birinde yaratacağı (yaratmakta olduğu) değişikliği de analiz etmemiz gerektiğini düşünüyorum... O da şu: Geniş dindar-muhafazakâr kitlelerin siyaset algısında "kardeşlik" değeri, bu çatışmanın bildiğimiz türden bir iktidar kapışması olduğunun ortaya çıkmasına kadar her şeyin üstünde tutulan bir değerdi. Müslümanların kardeşliğinin her şeyi halledebileceği düşünülüyordu (Siyasal aktörlerden söz etmiyorum, onlar siyasetin içinde siyasetin doğası hakkında çoktan bir fikir edinmişlerdi ve bir gün kıyametin kopacağını biliyorlardı). Onlardan değil, onlara oy veren ve olan biteni şaşkınlıkla izleyen milyonlardan söz ediyorum... O insanlar yaşıyorlar ve görüyorlar ki iktidar duygusu kardeşlik duygusundan (İslam kardeşliğinden bile) daha güçlüdür. Bu kavganın o insanların bilinçlerinde derin bir kırılmaya yol açacağını, bunun da siyasetin "normalleşmesi"ne katkıda bulunacağına inanıyorum ve bu yönüyle hayırlı olduğunu düşünüyorum. Akın Özçer: Kısaca “kamu görevinin özel çıkar sağlamak için kötüye kullanılması” olarak tanımlanagelen yolsuzluk, manevi değerlerin yanı sıra, “halkın, halk için, halk tarafından yönetimi” olan demokrasiye de ters düşer. O bakımdan demokratların yolsuzlukla mücadeleye ilkesel olarak destek vermesi gerekir. Ne var ki demokrasilerde yolsuzlukla mücadele genelde şeffaflıkla sağlanır; adlî-polisiye operasyonlarla değil. İstanbul’daki son operasyon bir kere Türkiye’nin evrensel ilkelere dayalı bir demokratik hukuk devletine dönüşemediğini gösteriyor. Demokratik bir anayasa yapamayan bir ülke için yolsuzlukla mücadele görevini yargının üstlenmesi pek şaşırtıcı olmasa gerek. Ama hedef alınan kişilerin sadece hükümete yakın iş adamları ve bürokratlar olması operasyonun siyasi değerini de yükseltiyor.  O zaman doğal olarak şu soru geliyor akla: Hükümeti karşısına alabilen bu operasyonla demokrasi çıtamızın yükselmesi yolunda önemli bir adım mı atılıyor? Bu soruya doğru yanıt vermek için iki konu üzerinden sağlama yapmak gerekir: Yeni anayasa ve çözüm süreci. Türkiye’nin bugün geldiği noktada çözmesi gereken, yaşamsal önemi haiz, birbirine bağlı iki temel sorunundan söz ediyorum. Bu operasyon bu sorunların çözümüne katkı yapıyor mu, yapmıyor mu? Gözlemlediğim kadarıyla operasyon yerel seçim arifesinde hükümeti yıpratmak suretiyle dolaylı yoldan BDP dışındaki mevcut muhalefet partilerinin ellerini güçlendiriyor. Yeni anayasaya kırmızıçizgiler koyan ve çözüm sürecine karşı çıkan iki muhalefet partisinin… O zaman burada bürokratik elitlerin hükümete karşı yürüttüğü bir operasyon görenlerin pek de haksız olmadığı ortaya çıkıyor. Aslında bürokratların siyasileri parmakları ucunda oynattığını yazıp çizmiştim defalarca ama demek ki hükümetler dördüncü erkin gücünü hayal edemiyor. Aslında demokratlar için hükümeti ya da AK Parti’yi değil, yeni anayasa ve çözüm sürecini savunmak esas olan. Eğer bu iki şey aynı yere çıkıyorsa, bunun hatası muhalefette; MHP’yi bir tarafa bırakalım, hâlâ değişmemekte ısrar eden ana muhalefet partisinde. CHP, rakibini bu kez yolsuzluk operasyonuyla kötüleyerek aynı mönüyü kakalamaya çalışıyorsa yine yanılıyor gibi geliyor bana. Yanıtlayamadığım birçok soru var ama bu toz, duman arasından bu kadarını sezebiliyorum. Serdar Kaya: Serbestiyet'teki yazımda da belirttiğim gibi, otoriter devlet yapımızın anormalliklerinin kadrolaşma ihtiyacını normal kıldığını düşünüyorum. Ancak daha da kötüsü, bunun bizim normalize ettiğimiz tek anormallik olmaması. Örneğin, AKP ile Cemaat arasındaki mevcut çatışmada karşılıklı olarak dışavurulan öfke ve nefretin dozu da anormal. Bunu da, otoriter siyasi kültürümüzde demokrasi ve uzlaşının çok fazla yeri olmamasına bağlıyorum. Her ne kadar bu kavgacılık ve üslup sorunu an itibariyle konunun merkezinde addedilmese de, tarafların tabanında daha da aşırı bir hal alan bu gibi anormalliklerin işleri daha da içinden çıkılmaz bir duruma sürükleyebileceğine inanıyorum. Bu nedenle, her ne kadar Cemaat'in yeni tavrını daha ofansif ve daha uzlaşıya kapalı bulsam da, her iki taraftan tartışmaya katılanların da ekseriyetle sağduyudan, rasyonaliteden ve nezaketten uzak olmalarını ülkenin geleceği adına üzücü buluyorum. Tuncer Köseoğlu: Benim bu konuda tavrım net. Oysa bilenler bilir bir konuda otuz değişik yerden bakar, sonra vicdan yapardım. Bu kez öyle düşünmüyorum. AKP'yi seversiniz ya da sevmezsiniz ayrı mesele -ki ben iktidarları sevmem. Bu operasyonun altından AKP kalkamaz ise ülke karanlığa gömülmekle kalmaz ufukta beliren barış ihtimali de ortadan kalkar... Bir sivil iktidarla mücadele edersiniz, burada kimle neyi konuşacaksınız. Askeri vesayet bile belirgindi, burada o bile yok... Çok tasa etmesem de memleket meselelerini ilk kez bu kadar çok kaygılıyım... İhsan Bilgin: Bu imar politikalarının iktidarın başını derde sokacağı zaten belliydi ve sadece ben bile bu uyarıyı bıktırırcasına yapmıştım; evvelsi gün kentsel dönüşüm; dün Gezi; bugün yolsuzluk; araya “sınır karakolu” meselesini sıkıştırmadığım yanıltmasın imar politikası değildi belki ama herhangi bir müteahhit firmadan farkı arkasındaki devlet gücü olan TOKİ boş kalmasın diye kentsel dönüşümlerin arasına sıkıştırılmış ciroyu yükseltmek ve makina parkını boş tutmamak üzere icat edilip sıkıştırılmış ve razı olunmuş kârı düşük hatır işine benziyordu; sanki devlet bol iş verdiği gözde müteahhitine şunları da düşük kârla araya sokuver demişti; yoksa değer miydi iki karakul yüzünden barış sürecini aksatacağı aşikar yerden maraza çıkarmaya? Benim baktığım yerden inşaatsız yapamamak gibi; sadece ekonomik çıkarlarla açıklanamayacak marazi bir takıntıya benziyor ki Birikim dergisi “inşaat Ya resüllallah” gibi zeki ve yaratıcı bir başlıkla benzer bir şeyi ima etmişti. O kadar ki, bu bakanlığın ve kurumun yaptığı züccaciye içindeki fil misali sakarlıklar; ekonomik ve/ya siyasal her türlü rasyonalite referansıyla yapılacak eleştiriyi safdil bırakacak sınırı çoktan geçti. Bir siyasal örgüt kendi kendini yok etme riski aşikar; inşai riskleri bu kadar hesapsız göze alabilir mi? Hiçbir şey bulamadığından kardan, ranttan geçtik; dev bir hafriyat işini meşguliyetle tedavi misali oyalanma vesilesi yapmaktan başka izahı olamayacak bir faaliyet önerisinin proje diye yutturulmasına inanacak kadar mı hayat tecrübesinden uzak düşmüştür bu partinin yönetimi? Bunların yolsuzlukla ne ilgisi var? denmesin.ve önemsemediğim sanılmasın ama bu sınırlar bir kere geçildikten sonar frenler de iyice boşalıyor demek ki? Ve nerede duracağı belirsiz bir hızla giderken ahlaki sınırların da aşıldığının farkına varılmayabiliyor herhalde. Halil’in uyarısına gelince yersiz bulmuyorum; ama önce "kime oy vereceğiz"le karışık "ne olacak şimdi" sorusuyla meşgul kentli orta sınıfı sorusuna yanıtım: DP-CHP (Menderes-İnönü) AP-CHP (Demirel-Ecevit) ANAP-DYP (Özal / Yılmaz – Demirel / Çiller) kitlenmelerini askeri darbelerle de olsa geçmiş bir Türkiye için üstelik arada askeri darbenin zeminine ilişkin bu kadar köklü hamleler yapmışken AKP – CHP (Erdoğan - Kılıçdaroğlu) ikilemi çocuk oyuncağı sayılır. Örneğin, kendisi başlı başına ağır bir sosyal problem haline gelmiş “kentsel dönüşüm” uygulamalarının AK Parti’yi iktidardan uzaklaşmasını körükleyecek politik tercihlerin başlıcası olduğundan hiç kuşkum yoktu ama; işin yolsuzluk boyutunu sezmek mümkün olsa da doğası gereği gizli kapaklı olması nedeniyle sezginin ötesinde bir kestirimim olamıyordu. Yanlış ve zararlı imar hamleleri saymakla bitmez. Ama biri özellikle tehlikeliydi; Şehircilik Bakanlığı’nı imar planlarını yapma konusunda belediyelerin rakibi hatta patron haline getiren yasal düzenlemeler. Öyle ki bakanlık bir yeri herhangi bir nedenle (deprem riski vs. de olabilir) “istisna” olarak belirlediğinde plan yapma erkini de ele geçirmiş oluyor ve ihtilaf halinde önceliğin bakanlıkta olacağı da teminat altına alınmış. Bu durumda Türkiye; belediye başkanı Şehircilik Bakanı; belediye bürokrasisinin de bakanlık personeli olduğu yekpare bir şehir haline gelmiş oluyor. Adem-i merkeziyeti ikame eden bu yapının anti-demokratik doğası malum ama öte yandan da Türkiye’deki zaten yolsuzluk alışkanlıklarının mümbit toprağı olarak imar süreçlerinin de merkezileşmesi anlamına geliyordu ki bu; kim olsa altından kolay kalkılamayacak bir yüktür; nitekim öyle de oldu. Polisiye doğası gereği suç ile dirsek teması içinde yaşayan İçişleri bürokrasisinin ve doğası parayla ilişki olan kurumların yanısıra bir de Fatih Belediyesi’yle en üst seviyeden de olsa Şehircilik Bakanlığı’nın adının geçmesi yükün ağırlığından tamamen bağımsız olmasa gerek. Boğaz Köprüsü silah vs; birim başına büyük meblağların büyüklüğü kadar yekunun da büyük olduğu ihaleler miktarın büyüklüğü nedeniyle çeşitli zorluklar ve karanlık ilişki potansiyelleri taşısa da imar süreçleri gibi tek tek gayrımenkul sahipleriyle müteahhit ve taşeron ağlarından yapı malzemesi sektörüne ve işsizlik öncesinin son durağı inşaat işçisi kitlesine kadar karmaşık sosyal ilişkilerin (inşaatı kilit sektör yapan da bu ilişkilerin odağında olmak değil mi?)  gelip dayandığı ve düğümlendiği mercii olarak belediyeyi bir taşra kasabası seviyesinde bile yönetmenin zorluğu ve karmaşıklığı aşikarken buna Türkiye çapında soyunmanın ateşle olduğunu anlamamış bir yönetimin bu yükün altından kalkıp başa çıkamayacağı zaten belli değil miydi? Halil’in uyarısına ve faşizm tehlikesine gelince; akla gelmesine, hatta koku alınmasına hiç itirazım olmaz ama ne de olsa  Weimar Almanyası’nın ardında yüz yıldır ayakta olan bir işçi sınıfını alışıldığı gibi baskıyla yerine oturtmak yerine hazır kalkmışken oturmayın ve bizim peşimize düşün çağrısını pekiştirmek uğruna adına sosyalizmi katmaya bile cüret ettikten sonar bir de esas gücünü ayağa kalkmış kitlenin taleplerini gürültüye çevirmekten alacak bir faşizm tecrübesi yoktu; tersine bu tecrübeye dönüşmemiş tehlike önünde duruyordu ve o nedenle de Berktay gibi uyaracak kimse de yoktu ortalıkta. Oysa Türkiye, şiddetinin sertliğine indirgendiği için Bonapartizm yerine faşizm olarak adlandırılmış askeri darbeler bir yana, Türk-İslam senteziyle vücut bulmuş ideolojisiyle de birlikte; doğrudan iktidarda olduğu MC (Milliyetçi Cephe) iktidarlarının terörünü bile neyse ki bütün Türkiye’ye yayılamamış bir Maraş katliamı ile geçirebilmiştir. Yoksa sadece; hedef kitlesinin işsizler olduğunu adıyla da beyan etmiş ve liderinin jestlerine kadar kurgulandığı apaçık bir Genç Parti gösterisinden  de anlaşılacağı üzere bu evrensel ve yerel tecrübelerden siyasi aktörler kadar halkla ilişkiler gibi profesyonel formasyonlar da yararlanmıştır, iyimser olmaya da  gerek yok tabii ama evrenselleri kadar kendi tecrübelerini de ardına almış bir Türkiye’nin derisinin biraz daha kalın olduğu da düşünülebilir. Faşizm tecrübelerinde ciddi bir yer tutmasa bile hesap veremeyecek paralel güç tehdidini sadece bizi hazırlıksız yakalama ihtimali nedeniyle bile ciddiye almak gerekiyor. Gerisi AKP’yi kendi iktidar kibrivle Alper’in öngörüsü doğruysa “kardeşlik” harcından da mahrum kalacağı kaderiyle başbaşa bırakıp izlemeye kalıyor.ne de olsa tecrübe; tanımı gereği başkasınınkiyle değil, kendi akıl ve vicdanıyla başbaşa kalınarak edinilebilecek bir yoğunlaşma birikimi. Artık on yılda edinebildikleri kadarıyla...
Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.