'Yeniden yargılama' tartışması

'Yeniden yargılama' tartışması

24.01.2014 18:18
Serbestiyet-

editor@serbestiyet.com

Cahit Koytak: Bize, en hunhar canisinden, haksız yere hüküm giyenine kadar, yargılanan öznenin insan olduğunu bir kere daha hatırlama; zanlıya ya da mahkûma, gerçekten suçluysa, suçunu kabullenme, pişmanlık duyma, pişmanlığını gösterme ve mağdur taraftan özür ve bağışlanma dileme; yargı makamına, verdiği hükmü yeniden gözden geçirme, hatalarını tashih etme ve mümkünse mahkûmun lehine daha merhametli, daha yüce gönüllü hükümler üretme ve nihayet mağdura ya da mağdurlara da affedici olma, cehenneme su taşıma fırsatı olması ve açıkça, içtenlikle bu yönde değerlendirilmesi koşuluyla, YENİDEN YARGILAMA, sadece bugün, bu ülkede ve bazı suçlar için değil, fakat bütün zamanlarda, dünyanın her yerinde (hatta ahrette)ve bütün zanlılar, suçlular ve mahkûmlar için, insanlık adına istenecek, olumlanacak, yanında durulacak insanîve rahmanî bir tercih ve tasarruf imkânıdır. Keşke bu, tıpkı ailenin kendi içinde sık sık başvurduğu gibi, toplumun da, insanlığın da, tashih, ıslah ve arınma için sık sık ve sistematik olarak başvurduğu bir uygulama olabilse. Hidayet Ş. Tuksal: Türkiye’de “bağımsız yargı” klişesi maalesef “kendini doğrulayan bir kehanet”e bile dönüşemeden, çoğu zaman sorunlu bir alan olarak varlığını sürdürdü. Mahkemelere bir şekilde yolu düşmüş insanların tecrübî bilgileri bile hukukun nasıl işlediği konusunda az çok bir fikir verebilir, ancak özellikle siyasi davalarda hukukun nasıl işlediği, zamanın medyalarının tüm maniplasyonlarına rağmen açık seçik herkesin bilgisi dâhilindedir. Dokunulanlar, dokunulamayanlar, ibret olsun için kalemler kırılıp canları alınanlar, fikirleri uğruna yıllarını cezaevlerinde tüketenler, hukukla önü kesilen siyasetler, siyasetçiler; hukukun bilmediği diller (bkz. Kürtçe), tanımadığı kadınlar (bkz. Başörtüsü yüzünden mesleklerinden men edilmiş kadınlar)… Bunların hepsi bellek kartlarımızın bir yerlerine “hukuk bilgisi” olarak işlenmiş vaziyette… Sadece son zamanlarda yaşananlar değil, hukuk serencâmımızın öncesi de “yeniden yargılama” hakkının isteyen herkese tanınmasını zorunlu kılıyor bence. Ancak konunun uzmanlarının belirttiği gibi bu iş teknik olarak imkânsız! O halde bir “reset” atma, yani bir genel af, çare olarak görülebilir. Ancak iş burada bitmiyor, asıl işimiz hukuku yeniden inşa etmek olmalı. Kopyala yapıştır hukuk ithali ile geleceğimiz yer burası işte. Yüksek standartlı bir hukuk için gözümüzü diktiğimiz ve “evrensel” olarak kodladığımız batılı hukuk sistemleri de, ne kadar iyi olursa olsun, yukarıdan bir sistem dayatma işlemi olmaktan kurtulamıyor. Fırsat bu fırsat! Biz sade vatandaşlar, nasıl bir hukuk istediğimizi konuşamaz mıyız?  Kendi aklımızla, yüreğimizle ve yaşanmışlıklardan kaynaklanan tecrübemizle, kendi hukuk felsefemizin ana ilkelerini oluşturamaz mıyız? Belki de temel sorunumuz bu, inşasına katılmadığımız bir sisteme karşı aidiyet hissetmiyoruz! Belki her şeyin bu kadar toz duman olmasında böyle bir hayır vardır diyelim ve, sadece “yeniden yargılama”yı değil, yeniden “hukuk”u konuşmaya başlayalım… Gürbüz Özaltınlı: Görüldüğü kadarıyla “yeniden yargılamaya” konu, iki dava söz konusu. Birincisi Balyoz, diğeri şike davası. Zira yerleşik hukukta, yeniden yargılama teknik olarak, kesin hükme bağlanmamış davalar için söz konusu olamaz. Sürmekte olan davalarda, yargılamanın adil olmadığına ilişkin kuşkular varsa, HSYK’nın alacağı kararlarla mahkeme kadrolarının değiştirilmesi, ya da Yargıtay aşamasında yapılacak değerlendirmelerle hukuk dışı işlemlerin engellenmesi mümkündür. Fakat, kesin hükme bağlanmış davaların yeniden görülmesi kanımca artık zorunludur. Ortaya çıkan tablo çok açık. Hem soruşturmayı fiilen yürüten ve delilleri toplayan kolluk gücünün, hem de yargı kararlarını üreten kadroların kendilerini hukukla bağlı görmediklerine; siyasal amaçları olan derin bir örgütlenmenin parçası olduklarına ilişkin kuvvetli bir kuşkunun toplumun geniş kesimlerince paylaşıldığı koşullarda, verdikleri hükümlerin adalet duygusunu tatmin etmesi mümkün değil. Zaten tüm yargılama süreçleri boyunca politik nedenlerle söz konusu davalar değersizleştirilmeye çalışıldı. Kısmen bunda başarılı da olundu. 17 Aralık’tan sonra iyice görünür olan yapı ise yargıya tanınan krediyi hepimizin gözünde çökertti. Çok yazıldı ama ben de bir kere daha üstünden geçeyim; Balyoz ve Ergenekon davalarının karşılıksız olduğuna, baştan aşağı bir komplo kurulduğuna inanacak bir tek tarafsız vicdan bulamazsınız bu ülkede. Fakat tepeden tırnağa hukuka sadık kalındığına, suçlularla suçsuzların titizlikle ayıklandığına da güvenmek mümkün değil. Yeniden yargılama, eski rejimin suçlarına ilişkin politik amaçlarla gerçekleştirilen perdelemeyi etkisizleştirmek için güçlü bir fırsat yaratacaktır. Aksi ise, gelecek kuşaklara da taşınacak  “kirli operasyon ve komplo” inancını pekiştirecektir. Eski rejimin darbecileri bunu asla hak etmiyorlar. Yaşları ayıklayıp, kuruları tüm topluma teşhir edecek inandırıcı, adil bir yargılamaya her zamankinden çok ihtiyacımız var. Yeniden yargılamanın değerini aşındıracak tehlikelere de işaret etmek gerekir. Bunun yine politik bir manevra olarak algılanması, önemsenen değerin adalet değil, politik ittifaklar olduğunun düşünülmesi bu sürecin önündeki en ciddi tehdittir. Bunun aşılması, yolu açan siyasi aktör olarak öncelikle AKP’nin sorumluluğundadır. Halil Berktay: Askerler yeniden yargılanmalı mı? [18 Ocak 2014]: Ne olursa olsun kaçınılmaz. Artık çok net görülüyor ki, iki ayrı güç olarak AKP ve Cemaat 2002-2013 arasında ittifak yapmışlar ve bu ilişkide Cemaat, yargı ve güvenlik güçleri içinde yarattığı kadrolaşmayı, özellikle (a) Kürt hareketine ve (b) askerî vesayete karşı hükümetin emrine vermiş. Dahası, her iki konuda Hizmetçiler kraldan fazla kralcı davranmış. Her zaman AKP’den çok daha Kürt düşmanı ve çözüm karşıtı oldukları için, örneğin KCK tutuklamalarında başı çekmişler; hattâ Oslo görüşmelerini hem kendileri sızdırmış, hem de ardından Hakan Fidan’ı tutuklamaya kalkmışlar. Aynı şekilde, orduya ve ulusalcılara karşı da, gerek AKP’nin isteyebileceğinden, gerekse militarizmi yenmenin makul gereklerinden çok daha keskin davranmışlar; kapsamı yüksek komuta heyetindeki gerçek darbecilerle sınırlı tutacaklarına aşırı genişletmişler ve aynı zamanda, hiç olmazsa bazı hallerde, zorlama dosyalar imaline de başvurmuşlar. En azından OdaTV örneğinde bu gayet net; şimdi Nedim Şener ve Soner Yalçın, kendilerini Cemaat’in yemeğe kalktığını apaçık yazıyorlar. Dolayısıyla asıl Balyoz ve Ergenekon dâvâları da şu veya bu ölçüde şaibe altında. Maalesef Başbakan Erdoğan bu noktaya kriz ânında, taktik bir zaruretten ötürü geldi. Ve tabii ki bu, askerî vesayete karşı mücadeleye destek veren demokrat, liberal-sol aydın kesim için büyük bir hayal kırıklığı. İçimize sindirmemiz çok zor. AKP’nin eski rejimin kimi unsurlarıyla ittifaka sürüklenmesi, Ergenekon’un hortlaması, Türk Gladio’sunun canlanması korkuları yazılıp çiziliyor. Ne ki, “asla geri dönülemez, hiçbir tâviz verilemez”ci yeni bir inatlaşma tuzağına da sürüklenmemek lâzım. Bir kere, anlaşılıyor ki bu, her şeyden önce hukukî açıdan bir kaçınılmazlık haline gelecek (çünkü gerçekten bir takım sahte belge ve deliller ortaya çıkacak). İkincisi, herhalde 2050’den geriye bakıldığında bir tür “geçiş” gibi görülecek olan 2002-2013/14 yıllarının hesaplaşma sarsıntılarından çıkarken, belirli bir “barışma” galiba siyaseten de zorunlu. Bu bağlamda üçüncüsü, evet, beğenelim beğenmeyelim, sırf Kürt hareketiyle barışma ama orduyla barışmama diye bir şey de olamayacak; tersine, Mustafa Balbay’dan BDP’li vekillere giden son AYM kararlarında da olduğu gibi, belki askerlere ilişkin adımlar KCK’ya ve ardından bütün PKK’ya yönelik başka adımların önünü açacak. Bir yerde, sadece çeşitli “yeniden yargılama”lar değil, hattâ genel bir af da kendini dayatacak. Demiray Oral: Tarih 24 Eylül 2012. Silivri’deki mahkemenin Balyoz kararını açıklamasının ardından, o gün gazetedeki köşemde ruh halimi şöyle yazmıştım: “Ben, ordunun içinde AKP hükümetini yıkmak için oluşmuş bir cuntanın varlığından, yani bir darbe teşebbüsünden zerre kadar kuşku duymuyorum. Fakat aynı zamanda darbenin adil bir şekilde yargılanmadığından da kuşkum yok, maalesef.” Yaklaşık bir buçuk sene sonra ben yine aynı noktadayım. Fakat o zamanlar zinhar kuşku ifade etmeyenler de dahil, bugün artık toplumun kahir ekseriyeti, soruşturmayı yürüten savcılık – adli kolluk (polis) ve kovuşturma sonucunda hükmü veren hâkimlerin amaçlarının “adalet” olduğundan bütünüyle kuşkuda. Çünkü 17 Aralık süreci ve AKP hükümetini devirmeye yönelik hamle, o hamleyi yapan yapının polis ve yargıdaki varlığını tartışmasız biçimde görünür hale getirdi. Böylece “adil” bir "yeniden yargılama" şart hale geldi toplum nazarında. Mevzunun en sorunlu yanı ise, bu tartışılırken Balyoz-Ergenekon gibi davaların özünün, yani ordunun içinde meşru hükümeti yıkmak için oluşmuş bir cuntanın varlığının ıskalanması, unutturulmaya çalışılması. Kimdi unuttum, geçenlerde bir köşe yazarı, “Balyoz planı seminerinin bir darbe planı olmadığına aklı başında kimseyi inandıramazsınız” minvalinde bir yazı yazmıştı. İşte şimdi, bu yeniden yargılama fırsatını iyi kullanmak için hem “aklı başında” hem de “adil” bir yargıya her zamankinden çok ihtiyaç var. Vahap Coşkun: Yeniden yargılama, olağan üstü hukuk yollarından biridir. İki temel şartı vardır: İlki, yargılamanın bitmiş olmasıdır. İkincisi ise, yargılamanın yeninden yapılmasını gerektirecek bir durumun ortaya çıkmasıdır. Karara esas teşkil eden belgenin sahteliğinin ortaya çıkması veya bir tanığın yalan beyandan hüküm giymesi gibi. Buna göre, yargılamaları halen devam etmekte olan Ergenekon ve KCK davalarında yeniden yargılama yapılamazken kesin hükümle neticelenen Balyoz ve Şike davalarında ise gerekli koşulların varlığı halinde yeniden yargılama yapılabilir. Hükümet, yeniden yargılamaya sıcak baktığını açıkladı. Türkiye Barolar Birliği (TBB) de bu konuda aktif bir tutum aldı. TTB, yasal bir düzenleme yapılmasını ve yeniden yargılamanın henüz kesin hüküm verilmemiş davalar için de mümkün olmasını savunuyor. Yeniden yargılamada iki yol olabilir: İlki, özel yetkili mahkemelerde görülmüş olan tüm davalara yeniden yargılama imkânı sağlanmasıdır. Bu, söz konusu mahkemelerde görülmüş olan binlerce davanın yeniden yargılanmasını gerektirir ki, bunun altından kalkmak mümkün olmayabilir. İkincisi ise, belli bir tarihten sonra açılmış olan davalar için bu yolun açılmasıdır. Ancak bu da, ciddi bir hukuki eşitlik sorunu ile maluldür. Zira bu hak X davasına tanınıp Z davasına tanınmadığında hukuk temelden ihlal edilmiş olur. Bu itibarla yeniden yargılama, sorunu çözmekten ziyade daha karmaşık bir hale getirme potansiyeli taşır. Yasa ile yargılaması bitmiş ve devam eden tüm davalara yeniden yargılama kapısının açılması halinde, karşımızda duran problem daha da büyüyebilir. Bunun yerine iki şey yapılabilir: Ya olağan yargılama mekanizmaları – Anayasa Mahkemesi’ne ve AİHM’ye bireysel başvuru- etkin bir biçimde çalıştırılır ve sonuçlarına itimat edilir. Ya da, eğer hükümet yargının tümüyle paralel yapının etkisinde olduğunu düşünüyorsa ve verdiği tüm kararların gayri-hukuki olduğunu kanısındaysa, bundan çıkışın yolu bir af yasasını gündeme getirmek olabilir. Alper Görmüş: İstismara kapalı bir ‘yeniden yargılama’ya evet… Türkiye'nin "zinde güçleri"nin 3 Kasım 2002 seçimlerinden hemen sonra, son 50 yıldan beri tanığı olduğumuz olağan faaliyetlerine yeniden başladıklarına dair benim hiçbir kuşkum yok. Bunu teyit eden üç sağlam belge var: Özden Örnek'in günlükleri, Mustafa Balbay'ın günlükleri ve Balyoz davası sanıklarının da inkâr etmedikleri ses kayıtları. Fakat davalar boyunca öne sürülen kimi itirazları ve bu davaları yürüten adalet kadrolarına dair ortaya çıkan gerçekleri dikkate aldığımızda rahatlıkla söyleyebiliriz ki, en azından bazı sanıklar bakımından ortada ciddi kuşkular vardır ve mahkûmiyetlerine neden olan suçlamaların yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir (Ben bu konudaki kuşkularımı, Balyoz davası henüz sona ermeden, Özden Örnek'in Balyoz girişimine hiç bulaşmamış olabileceği noktasına kadar vardırmıştım). Ne var ki sanıkların ve yakınlarının bu meşru talebinin sömürülmek istendiğini de görmezlikten gelemeyiz. Bu çevreler, "yeniden yargılama"yı 2002'den sonra siyaset kurumuna karşı hiçbir girişimde bulunulmadığı, her şeyin "iftira", her şeyin "sahte" olduğu propagandaları doğrultusunda kullanışlı bir malzeme haline getirmek istiyorlar. Ben, davalarda yapılmış kasıtlı-kasıtsız adaletsizlikleri giderecek bir yeniden yargılama formülünün bulunması gerektiğine inanıyorum. Fakat bu formül aynı zamanda yukarıda ifade etmeye çalıştığım propagandayı da etkisizleştirecek bir formül olmalıdır.
Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.