Bir İstanbul masalı: Kürtler (2)

Bu varlık mücadelesi dâhilinde “siyaset” henüz başat bir faktör haline gelmemişti. Aynı köyden olmak; aynı kazadan, şehirden, bölgeden olmak ve nihayetinde, Ardahan’ından Cizre’sine, Sivas’ından Antep’ine kadar Kürt olmak, en temel motivasyon olarak şekilleniyordu.

03.07.2019 09:06
Sinan-Hakan



 

 

Önceki yazımızda, Türkiye siyaset tarihinde uzun yıllar konuşulacak olan 31 Mart ve 23 Haziran 2019 İBB seçimleri sürecinin en önemli aktörlerinden biri olarak gün yüzüne çıkan İstanbul Kürt seçmeninin tarihî ve sosyolojik arkaplanına ilişkin bir girizgâh yapmıştık. Kaldığımız yerden devam edelim.

 

Evet, Türkiye’nin her anlamda önemli sorunlarla boğuştuğu 90’lı yılların sonlarına doğru Kürtler İstanbul’da kitleselleşmiş, ekonomik anlamda bir üst düzeye kapı aralamış, sivil alanda da örgütlenmeye başlamıştı. Türkiye’de Turgut Özal sonrası, sadece siyaset kurumunun değil, genel anlamda toplumun ve kendi özel şartları içinde Kürtlerin de her anlamda büyük değişimler yaşadığı kaotik yıllardı. Kanaatimce özelde İstanbul Kürtlerinin, genelde tüm Türkiye toplumunun günümüz sosyo-politik reflekslerinin psikolojik arkaplanını hakkıyla anlayabilmemiz için, Özal’ın vefatından 2002’de AK Parti iktidarına kadarki süreci siyasi ve toplumsal değişim-dönüşüm açısından hakkıyla aydınlatmak durumundayız. Bu dönem aynı zamanda yeni İstanbul Kürt sosyolojisinin de büyük oranda şekillenmesine denk düşer.

 

O tarihsel şekillenme sürecinin içinde kendini bulan biri olarak, 1990’da Van’da ortaokuldan mezun olmuştum. Dönemin tüm Kürt çocukları gibi, psikolojik yaşım biyolojik yaşımdan çok büyüktü. Bölgedeki kaos bizi Kürt gerçekliğimizle daha çabuk buluşturuyor, yetişmeye zorluyor, bir yandan da hızlı bir politizasyona tabi tutuyordu. Benim kuşağım Kürt toplumunda “geleneksel” ile “modern”in tam ortasındaki köprü gibidir. O yüzdendir ki yakın dönem Kürt modernleşmesinin çoğu çelişkisinin izlerini içinde derinden hisseder ve barındırır. Zira bu köprü aynı zamanda “Kürt mahallesi”nde modern ile geleneksel çizginin mücadelesinin, kavgasının ana mekânıdır.

 

Bu kuşaktan biri olarak, elektriğin henüz olmadığı dönemlerde, kutsal bir tören havasında gerçekleşen, sanki zaman ve mekân ötesi bir âlemden frekanslanan Kürtçe radyo dinletilerini hayal meyal hatırlarım. Ruhumuza rahmet taşıyan rüzgârlar gibi, kuzeyden gelen biraz da hasret ve hüzün yüklü “Êrîvan xeberdide” (Erivan konuşuyor) ve güneyden esen daha kararlı “Êre dengê Kurdistana Iraqê” (Burası Irak Kürdistanı’nın Sesi) nidaları, yüreğimizin en mahrem derinliklerinden halen bize seslenir durur. Belki de kuşağımızın en önemli özelliği; ruh ve fikir dünyamızın Kürtlük meselesinde PKK öncesi doğal referanslardan besleniyor olmasıdır. Öte yandan biz aynı zamanda, bir yangın yerine dönen coğrafyada PKK hareketiyle başlayan yeni politik ve sosyolojik türbülansın da tam ortasındaydık. Küçük yaşımızın çok üzerindeki bir olgunlukla okuyor; dünyayı, bu yeni süreci ve kendimizi anlamaya yoğun gayret gösteriyorduk. Geleneksel frekanslarımız modern okumalara karışıyor, harmanlanıyordu. Bu karışım, fikrî anlamda bizi bir “sola” bir “sağa” savuruyor, yoruyor ama siyasi yelpazedeki hiçbir ideolojik referans bize tam da karşılık gelmiyordu. Bu karmaşık süreç içinde güzel şeyler de oluyordu elbet. Turgut Özal dönemiyle bölgede göreli bir iyileşme yaşanıyordu. Sonraki yıl, yani 1991’de, Kürtçe yasağının kalkmasından sonra Van Beşyol meydanında üçtekerli bir tezgâhtan özgürce yankılanan Şivan’ın ve diğer dengbêjlerin stranlarına sadece Kürtlerin değil, dağı, taşı, toprağı, sokağı ve hattâ kuru betonuyla tüm şehrin ve sanki tüm evrenin hasret kalmış olduğunu görmek müthiş bir histi. Âdetâ ruhumuzda biriktirdiğimiz acıları unutturan tılsımlı bir narkoz etkisi yapıyordu.

 

İşte bu atmosfer altında şekillenen bir hissiyat içerisinde ortaokuldan mezun olduğum o yaz, ben de kendimi bir İstanbul masalının içinde buluvermiştim. İstanbul’a gidişler o kadar çoğalmıştı ki, bu hareketlilik kendi içinde bir çekim kuvveti yaratmıştı. Evvelce inşaat işçilerinden defalarca keyifle dinlediğim yolculuğa bir vesile ile ben de çıkıyor; Kaf Dağının arkasındaki cennete, İstanbul’a gidiyordum. 1990 Yazında eniştemi ve ablamı ziyaret vesilesiyle iki günlük bir kamyon yolculuğuyla İstanbul’a vardığımda beni bir cennetin değil, henüz doğru dürüst içme suyu bile olmayan varoşların beklediğini görmek şaşırtıcı da olsa, belki basit bir tebdil-i mekân duygusundan, belki de bölgede karabasan gibi ruhumuza çöken politize ortamdan azade olmaktan dolayı, ismi bende hâlâ garip bir ferahlık duygusu yaratan İstanbul’da olmanın ayrıcalığından mutluydum. Muhtemelen memlekete dönüşümde orada olma şansından mahrum arkadaşlarıma keyifle anlatacağım kendi İstanbul masalımı kurgulamanın heyecanını da yaşıyordum.

 

Lâkin masalsı mutluluğum çok uzun sürmedi. İstanbul içindeki gerçek İstanbul’u (belki de gerçek cenneti), yani eski yarımadayı, Ayasofya’yı, Sultanahmed’i, Çamlıca’yı, Boğaziçi’nin muhteşem güzelliğini, vapurunu, martısını, erguvanını, yeşilini görme şansı bulup, sonra Kürtlerin sığınağı haline gelen Güngören’in, Esenler’in varoşlarında doğuşuna tanıklık ettiğim “Kürt-İstanbul”a dönüşlerim, zihinsel dünyamda beni yeni çelişkilerle başbaşa bırakıyordu. Nihayetinde, İstanbul’a giderken “kendimi” beraberimde götürmüştüm ve psikolojik yaşımın fikrî dayatmaları bana galip geliyordu. Siz masalınızı güzelleştirmek için ne kadar çaba harcasanız da, doğudan batıya gelirken her kontrol noktasında size sonuna kadar hissettirilen “öteki”liği İstanbul özelinde de yaşamak, damağınızda buruk bir tat bırakıyordu.

 

O buruk tada rağmen İstanbul’daki Kürt emekçileri genel itibariyle heyecanlı, tutkulu ve mutluydu. Kendilerine yeni bir dünya inşa etmenin verdiği hazzı yaşıyorlardı belki de. Memleketteyken aynı ilçeden, aynı köyden olduğu halde sosyal hiyerarşinin dayatmasıyla birbirine uzak duran insanlar, gurbette ortak bir zeminde bir araya geliyor, sanki birbirlerini yeni baştan keşfediyordu. “Diasporatik duygular” yeşerdikçe Kürt sosyolojisi içindeki geleneksel hiyerarşi sıfırlanıyor, dayanışma temelli yeni ve ortak bir sosyolojik zemin oluşuyordu. Belki de dünya tarihinde göç eden kavimlerin medeniyet oluşumunu tetiklemesi gerçeğinin Kürt dünyasındaki mikro bir versiyonuydu bu… Bu varlık mücadelesi dâhilinde “siyaset” henüz başat bir faktör haline gelmemişti. Aynı köyden olmak; aynı kazadan, şehirden, bölgeden olmak ve nihayetinde, Ardahan’ından Cizre’sine, Sivas’ından Antep’ine kadar Kürt olmak, en temel motivasyon olarak şekilleniyordu. Kürtler bölgede birbirine çok uzakken İstanbul’da, diasporada birbirine yakınlaşıyor, tanışıyordu! İstanbul’da müşahede ettiğim bu gerçekliği hafızama not ederken, kader beni de bu değişimin içine sürükleyiverdi. 90’da kısa bir ziyaret için geldiğim İstanbul’a, 1991’de dönemin saygın okullarından biri olan Haydarpaşa Lisesinin 2. sınıfına kayıt yaptırmaya geliyordum. Herkese nasip olmayacak bu şansı, İstanbul’da tesadüfen tanıdığım etkili bir Kürt ağabeyim sağlamıştı. Dedim ya, Kürtler diasporada dayanışma zemininde tanışıyor, yakınlaşıyordu…

 

Burada okuyucuyu, el’an yazarken bile hafızamda müthiş bir hızla yeşeren yüzlerce ilginç hatırayla sıkmak istemem. Ama gene de, o dönemki İstanbul’un Kürtlere bakış açısına yönelik birkaç anıyla bugünkü yazımızı sonlandıralım. İstanbul Haydarpaşa Lisesi, varoşlarda varlık mücadelesi veren Kürt toplumunun çok uzağında, İstanbul’un en güzel lokasyonlarından birinde, Altunizade’de, Koşuyolu’nun yanı başında, yeşili ve doğasıyla, soyutta ve somutta gerçekten de masalsı bir yerdeydi. İstanbul’un eliti sayılabilecek bir sosyolojik tabana dayalı bu okulda, 90’lı yılların şartlarında Van’dan gelip adapte olmak ve okuyabilmek gerçekten zordu. Sınıfa ilk girdiğimde büyük bir yabancılık hissettiğimi hatırlıyorum. Sonraki kaynaşma sürecinde (ki hayatımın en güzel iki yılı oldu) gördüğüm şey, İstanbullu orta sınıf ve elit mensuplarının Kürt toplumu hakkında, Yeşilçam filmlerinde karşılaştığı, mekânsal olarak susuz-kurak yerler, sosyolojik olarak da maraba-ağa ilişkileri dışında bir algısı ve bilgisinin olmadığıydı. Böyle düşünmekte haksız değillerdi. Zira belki de Yeşilçam (istisnaları saygıyla bir kenara bırakıyorum) resmî ideolojinin kendisine yüklediği misyonu hakkıyla yerine getirmiş, Kürtlük meselesini çözülmesi gereken ilkel bir feodal düzen sorunu olarak yurdum insanına belletmişti.

 

Oysa vaziyet öyle değildi. Altunizade’den kuş uçuşu birkaç kilometre mesafede, Kirazlıtepe’de, Ferah’ta, Ümraniye’nin varoşlarında ve karşı tarafta, resmi aklın görmezden geldiği Kürtler Kürt-İstanbul’u inşa ediyordu.

 

Gelecek yazımda bu konuya devam deceğim...

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.