24 Haziran (2) Erdoğan ve AK Parti (*)

Her seçim döneminde bazı muhalif gruplar Erdoğan taraftarlarını küçümseyen ve aşağılayan bir dil tutturuyor. Muhaliflerden daha radikal olanları ise bir “devri sabık” yaratmaktan, intikam almaktan dem vuruyor. Bunlar kamusal dolaşıma girdiğinde taraftarları, bazı rahatsızlıkları ve itirazları varsa da bunu paranteze alıp, Erdoğan’ın etrafında daha sıkı kenetleniyor.

08.07.2018 13:12
Vahap-Coşkun

vahapcoskun@gmail.com

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 24 Haziran öncesinde birçok defa seçmenlerini partisi ile kendisi arasında bir ayrım yapmamaları konusunda uyardı. Erdoğan’a göre, yeni sistemin sağlıklı işleyebilmesi için sadece yürütmeyi kazanmaları yetmezdi; aynı zamanda yasamada da çoğunluk kendi ellerinde olmalıydı. Seçmen hem kendisine hem de partisine oy vermede bir tereddüde düşmemeli, güçlü bir yönetim için her iki mührünü de aynı yere basmalıydı.

 

Lâkin seçim sonuçları, seçmenin Erdoğan’ın arzusu hilâfına davrandığını ve Erdoğan ile partisi arasında net bir ayrım yaptığını gösterdi. Dolayısıyla 24 Haziran’a bakarken Erdoğan’ı ve AK Parti’yi ayrı ayrı değerlendirmek daha doğru ve faydalı olabilir.

 

24 Haziran’ın birçok kazananı var ama en büyük kazananın Erdoğan olduğuna şüphe yok. Türkiye’de eşine rastlanmayan, dünyada da benzeri çok az olan başarılı bir siyasi kariyerin üzerine oturuyor Erdoğan. Partisini kurduğu 2001’den bu yana girdiği bütün yerel ve genel seçimler ile halk oylamalarında ipi en önde göğüsledi.

 

Bu seçimler içinde 2014 ve 2018 cumhurbaşkanlığı seçimleri ayrı bir öneme sahipti. Çünkü 2014’te halk ilk defa cumhurbaşkanını doğrudan seçmek için sandık başına gitti ve Erdoğan % 52 ile halkın oyuyla seçilmiş ilk cumhurbaşkanı sıfatını kazandı. 2018’de ise Türkiye’nin bir asra varan yönetim yapısı değişti ve Erdoğan % 53 ile yeni sistemin de ilk cumhurbaşkanı olmaya hak kazandı.

 

Karizmatik ve pragmatist

 

Erdoğan’ın Türkiye tarihine damga vuran bir siyasi aktör olmasında çeşitli faktörlerin altı çizilebilir. Örneğin Türkiye’nin kimlik yapısı bunların başında gelir. Türkiye’de muhafazakâr-mütedeyyin kimliğin ağır basması, o kimliğin içinden gelen Erdoğan’ı rakipleri karşısında avantajlı kılar. Ancak salt sosyolojik bünye Erdoğan olgusunu açıklamaya yetmez; çünkü bu, “Neden bir başkası değil de Erdoğan?” sorusuna bir yanıt vermez.

 

Sanrım cevap için Erdoğan’ın hem kişisel özelliklerine, hem de iktidar performansına bakmak gerekir. Karizmatik bir lider Erdoğan; kitleleri arkasına toplamakta, onları peşinden sürüklemekte mahir.  Ve hâlihazırda siyaset arenasında onunla bu kulvarda baş edebilecek bir başka isim de yok.

 

Erdoğan, risk almaktan çekinmiyor. Karar vermekten kaçınmıyor, içerdiği tehlikeleri üstlenmekten geri durmuyor. Erdoğan’ı muhafazakâr camiada liderlik potansiyeli olduğu düşünülen diğer politik şahsiyetlerinden farklı kılan ve onun hep bir adım önde olması sonucunu doğuran en önemli hususiyet de bu.

 

Erdoğan aynı zamanda son derece pragmatist; yürüttüğü siyasetin kendisine ve partisine zarar verdiğini gördüğü anda bahse konu siyaseti radikal bir değişikliğe tabi tutmaktan imtina etmiyor. Söylem katılığının altında, aslında oldukça esnek bir hareket tarzı var Erdoğan’ın. Bu nedenle onun aynı konuda birbirine taban tabana zıt tercihlerde bulunduğuna ve buna bağlı olarak da ittifaklarını sürekli güncellediğine tanık olunabiliyor.

 

Meselâ Kürt meselesinde bir dönem müzakereye, bir başka dönemde ise güvenlik tedbirlerine bel bağlayabiliyor. Çözüm sürecinde HDP ile yol yürüyüp MHP’yi karşısına alıyor ama hava tersine döndüğünde bu kez MHP ile kol kola girip HDP’yi minderin dışına atabiliyor. Ve bütün bu yaptıklarını kendi tabanına kabul ettirebiliyor.

 

Muhafazakâr kimliğin taşıyıcısı

 

Tüm bunların yanında, bana göre Erdoğan’ın başarı öyküsünün atında yatan temel etken, onun destekçileriyle arasında kurduğu güçlü bağdır. İçinden geldiği kesimin dilini kullanmakta ve onların hissiyatını siyasal alana taşımakta büyük bir becerisi var Erdoğan’ın. Erdoğan’a destek verenler onu kendilerinden biri olarak görüyorlar ve Erdoğan’ın geleceğini kendi gelecekleri ile özdeşleştiriyorlar.

 

Beri taraftan Erdoğan temsilciliğini üstlendiği kesimlere, 16 yıllık iktidar süresinde gerek maddi ve gerek manevi anlamda önemli kazanımlar sağladı. Bu kesimler Erdoğan’ın zamanında elde ettikleri kazanımlarının garantisi olarak yine Erdoğan’ın iktidarını görüyorlar. Onun iktidardan uzaklaşması halinde bütün kazanımlarının berhava olmasından ya da önemli oranda kısıtlanmasından ürküyorlar.

 

Muhalefetin bu noktadaki söylem ve eylemleri, henüz bu kitleleri ikna edecek seviyede değil. Her seçim döneminde bazı muhalif gruplar Erdoğan taraftarlarını küçümseyen ve aşağılayan bir dil tutturuyorlar. Muhaliflerden daha radikal olanları ise bir “devri sabık” yaratmaktan, intikam almaktan dem vuruyorlar. Bunlar kamusal dolaşıma girdiğinde taraftarları, bazı rahatsızlıkları ve itirazları varsa da bunu paranteze alıp, Erdoğan’ın etrafında daha sıkı kenetleniyorlar. Görünen o ki, muhalefet partileri muhafazakâr tabana sağlam bir güven telkin etmedikçe, Erdoğan karşısında daimi kaybeden olmaktan kurtulamayacaklar.

 

AK Parti için alarm zilleri  

 

Erdoğan’ın parıltılı zaferi -- ilk başlarda -- AK Parti’nin performansının serinkanlı bir biçimde değerlendirilmesinin önüne perde çekti. Fakat zafer kutlamaları bitip de rakamların soğuk yüzüyle karşılaşıldığında, AK Parti’nin büyük bir oy kaybına uğradığı tüm çıplaklığıyla gün yüzüne çıktı.

 

Şüphesiz, 16 yıl yönetimde olmanın getirdiği yıpranmaya rağmen yine de % 42 oy almanın azımsanmayacak bir başarı olduğu söylenebilir. Hele Avrupa’da yapılan seçimlerde iktidarıyla muhalefetiyle partilerin bu oranların yanından bile geçemediği düşünüldüğünde, bunu söyleyenlere hakları teslim de edilebilir. Lâkin AK Parti’nin kendi iddiası bağlamında sorgulandığında, 24 Haziran sonuçlarının AK Parti için alarm verici olduğunu da belirtmek gerekir. Çünkü AK Parti bugün, % 41 alıp  “felaket” olarak nitelendirdiği 7 Haziran 2015’in düzeyine gerilemiş durumda.

 

1 Kasım [2015] seçimleri baz alındığında AK Parti % 7 oy kaybetti. 81 ilin 10’unda AK Parti oylarını artırdı (Ağrı, Bitlis, Edirne, Hakkâri, Kars, Mardin, Siirt, Şırnak, Tunceli ve Van). Edirne istisnasıyla Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı bu kentlerdeki oy artışı da genelde % 1’ler seviyesinde gerçekleşti. Sadece Şırnak ve Hakkâri’deki oy artışı % 6’ları budu.

 

Oyları MHP’ye kaptırmak ve MHP’ye bağımlı olmak

 

Buna karşılık AK Parti 71 ilde oyunu düşürdü. Bilhassa partinin oy deposu kabul edilen İç Anadolu kentlerinde çok keskin bir oy kaybına uğradı AK Parti. Misal; oy kaybı Kayseri, Aksaray ve Konya’da % 16, Karaman’da % 14, Çankırı’da % 11, Çorum’da % 10, Kırıkkale’de % 20 seviyelerine çıktı. AK Parti’nin oyları yine çok güçlü olduğu Antep’te % 10, Erzurum’da % 15, Elazığ’da % 13, Malatya’da % 9 oranlarında azaldı. Erdoğan’ın memleketi Rize’de bile % 11 oy yitirdi.

 

Dramatik oy düşüşü, AK Parti’nin seçmenlerinin hatırı sayılır bir kısmını MHP’ye kaptırdığını gösteriyor. Bu meyanda, AK Parti’nin son dönemlerde yoğun bir şekilde müracaat ettiği milliyetçi dilin iki sonuç doğurduğunu söylemek mümkün. Biri, yoğun milliyetçi dilin Erdoğan’a cumhurbaşkanlığının yolunu açsa da, parti düzeyinde MHP’ye can katan bir işlev görmesidir. Diğeri ise, % 7’lik oy yitimiyle Meclis’teki çoğunluğu kaybeden AK Parti’nin bundan sonraki süreçte MHP’ye olan bağımlığının artmasıdır.

 

 

 

(*) Bu yazı ilk defa 04.07.2018’de Kürdistan 24’te yayınlandı. Bkz  

http://www.kurdistan24.net/tr/opinion/28cb26bc-b1ff-454b-9476-3c3bdb2cf0b7

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.