Cumhur İttifakı ve korku siyaseti 2 (*)

Yani iktidar, geçmişte olmadığı kadar çok dine yapışıyor. Öyküsünü üzerine kuracağı bir mağduriyete ihtiyaç duyuyor, ama gerçek bir mağduriyet yaşanmadığı için manipülasyonlardan medet umuyor. Eğer iş ezanın bir kavga aracı olarak siyaset meydanına sürülmesine kadar gelip dayanmışsa, Cumhur İttifakı açısından durum pek iç açıcı görünmüyor demektir.

15.03.2019 10:25
Vahap-Coşkun

vahapcoskun@gmail.com

 

Yakın siyasi tarihte de birçok defa müşahede ettik; geleceğe dair söyleyecek sözü kalmayan her iktidar korku satmaya çalışır. Devlet ve millet çok büyük bir tehdidin altındadır, düşmanlar dört bir yanda cirit atmaktadır. Her seçmen büyük resmi görmeli ve her an tetikte olmalıdır. Hayat memat derecesinde önem arz eden bir tehlike karşısında iktidarın yanında saf tutmak bir gerekliliktir. Aksi takdirde devletin yapısı çözülecek, milletin kazanımları elden gidecek, ülke bir bütün olarak yokluğun pençesinde debelenecek ve perişanlığa sürüklenecektir.

 

Kendisinden korkulması gerekenler döneme göre değişebilir. Diş bileyeceklerimiz bazen komünistler olur. Baharı belki geçtik ama çok sürmez, bu kış komünizm mutlaka gelecek ve güzelim memleketi mahvedecektir. Bazen de dindarları lânetlemememiz gerekir. Onların hepsi zaten şeriatçıdır, gericidir. Tek bir gayeleri vardır, o da ortaçağ karanlığını hâkim kılmaktır. Aydınlığı savunanlar bu yobazlara karşı daima müteyakkız olmalıdır. Vatanın selâmeti için komünistler Moskova’ya, dindarlar/başörtülüler Arabistan’a gönderilmelidir.

 

Kürtlere gelince; onları hiç sormayın, onlar zaten her dönemin öcüsüdür.    

 

“Üç yanı deniz, dört yanı düşman”

 

AK Parti, iktidarının ilk yıllarında, artık bir mizah malzemesine dönüşen bu “üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili Türkiye” tezine (!) itirazı ifade eden bir siyasetin sözcüsüydü. Dışarıda ezeli ve ebedi düşmanlar yoktu. İçeride herkes bu toprağın asli unsuruydu.  Muhalif olmak, düşman olmak anlamına gelmiyordu. İnsanları yaşam tarzları, inançları, fikirleri, etnik ve dini kimlikleri ya da siyasi tercihlerinden ötürü ötekileştirmek ve haklarından mahrum kılmak kabul edilemezdi.

 

Ne var ki AK Parti şimdi bu noktadan çok uzakta. Geçmişte muhalif bir hareket iken eleştirdiği ne varsa, şimdilerde onları misliyle yapan bir dili ve pratiği var. 31 Mart için izlediği rota, bunun bir göstergesi. Gelecek adına tek bir lâf söyleyemeyen AK Parti, ortağı MHP ile birlikte, iktidarının devamını korkuda buluyor.

 

“Bizden sonrası tufan”

 

Korku iki yönlü işleniyor. Birinci yön, muhafazakâr-dindar kesimlerin gözünün, Cumhur İttifakının seçimlerden galip çıkmaması halinde son onbeş yıl içinde kazandıkları her şeyi kaybedecekleriyle korkutulması. İktidar temsilcileri muhalefetin bu kazanımları hazmedemediğini ve tarihi geri çevirmek için gözlerini seçim sonuçlarına göz diktiklerini sürekli tekrarlıyor. İktidar ufaktan bir sendelediğinde, muhalefetin bir intikam dürtüsüyle topyekûn bir saldırıya geçeceğini ve muhafazakârların maddi-manevi birikimlerinin un ufak edileceğini belirtiyorlar.

 

Ezcümle iktidar “Bizden sonrası tufan” diyor. Tabanından, kendisinden kaynaklı bütün sorunları paranteze almasını, seçim süresince bunları konu etmemesini ve kararı sadece kapıda bekleyen büyük felâkete bakarak vermesini istiyor. Ancak muhalefet bu konuda şu ana kadar çok dikkatli davrandı, kendisine karşı kullanılabilecek bir argüman vermemeye azami özen gösterdi. Muhalefet cenahından iktidarın bu propagandasını tahkim edecek herhangi bir söz ve hareketinin gelmemesi, iktidarın bu kıyamet senaryosunu etkisizleştirdi.

 

“Oy değil ruzi mahşerde berat belgesi”

 

İktidar bunun üzerine bir taraftan, daha önceleri geri planda tuttuğu dini söylemi bu sefer elden geldiğince öne çıkarıyor. AK Parti’nin kerli ferli yöneticileri, dini tercih ile siyasi tercihi eşleştiren açıklamalarda bulunuyor; iktidarın yanında durmayı bir dini gereklilik olarak sunuyor. AK Parti’ye verilecek desteğin sadece bir oy vermek anlamına gelmediğini, ruzi mahşerde bir berat belgesi yerine geçeceğini müjdeliyorlar.

 

Diğer taraftan iktidar yazdığı senaryoya uygun mağduriyetler üretmeye çalışıyor. Bunun için gerçekleri eğip bükmekten ve olayları manipüle etmekten de çekinilmiyor. Örneğin 8 Mart’ta İstanbul’da Kadınlar Günü vesilesiyle bir yürüyüş yapıldı. Polis müdahale etti, yürüyüşe katılanları copladı ve üzerlerine gaz sıktı. Göstericiler de ıslık çalarak polisi protesto ettiler. O esnada yatsı ezanı da okunuyordu.

 

Bir gazeteci, olaydan bir gün sonra, amaca matuf bir tarzda kesilip biçilmiş bir video ile göstericilerin polise olan tepkisini “Ezanı susturmak için ıslık çaldılar” diye sosyal medyada paylaşınca, iktidar ve medyası hemen buna sarıldı. İktidarın bütün aparatları “Ezanı susturamayacaksınız”, “Ezan ve bayrak düşmanları” gibi manşetlerle çıktılar. Erdoğan da mitinglerinde “Ezan protestosu”na geniş yer ayırdı ve 31 Mart’ı “Ezana tahammüllü olmayanlarla girilen bir seçim” olarak niteledi.

 

Yani iktidar, geçmişte olmadığı kadar çok dine yapışıyor. Dini değerleri -- bizatihi dinin itibarını sarsacak şekilde -- aşırı kullanmaktan kaçınmıyor. Öyküsünü üzerine kuracağı bir mağduriyete ihtiyaç duyuyor, ama gerçek bir mağduriyet yaşanmadığı için manipülasyonlardan medet umuyor. Zannımca bütün bunlar, iktidar kanadının içine girdiği sıkışmışlığın bir işareti. Zira eğer iş ezanın bir kavga aracı olarak siyaset meydanına sürülmesine kadar gelip dayanmışsa, Cumhur İttifakı açısından durum pek iç açıcı görünmüyor demektir.

 

Kadim korku

 

İkinci yön ise, bölünme korkusunun canlı tutulması. Bölünme, memleketin kadim paranoyası; her daim belli bir miktar iş görme potansiyeli var. Erdoğan da 31 Mart’ta bu miktarı mümkün mertebe yukarı çekmeye çalışıyor. HDP Eşgenel Başkanı Sezai Temelli’nin “İktidarı Kürdistan’da yeneceğiz, Türkiye’nin batısında gerileteceğiz” ifadesi, bu bağlamda Erdoğan için âdetâ bir can simidi. Her mitinginde bu konuşmanın altını çiziyor ve kendisini dinleyenlere önce “Türkiye’de Kürdistan var mı” diye soruyor. Ardından “Hayır, yok. Bu ülkeyi böldürtmeyeceğiz. Kürdistan’ı çok istiyorlarsa defolup gitsinler” minvalinde cevaplar veriyor.

 

Kürdistan’ın varlığı tarihi, coğrafi ve sosyolojik bir vakıa; ‘yok’ denilmekle yok olmayacağını herkes gibi Erdoğan da gayet iyi bilir. Aslında Erdoğan’ın bu mevzuda kimseye danışmasına da ihtiyacı yok; 2013’te kendisinin hem Meclis grubunda hem de televizyon programlarında Kürdistan’a atıf yapan konuşmalarına bakması yeter. Dert bu değil; Erdoğan’ın Kürdistan’a bu denli olumsuz bir mânâ yüklemesinin iki temel nedeni olduğunu zannediyorum:

 

Biri, araştırmalarda Cumhur İttifakına yeterince motive olmadıkları görülen MHP seçmenini çok sert -- MHP’yi de aşan -- bir milliyetçilikle sandığa çekmek. Diğeri ise, Millet İttifakını HDP ile irtibatlı göstererek bu ittifak içindeki İYİ Partili seçmenin aklını çelmek ya da en azından aklını karıştırmaktır.

 

Erdoğan, yerel seçimi, ülkenin bütünlüğü savunan Cumhur İttifakı ile bölücülerle kol kola olan Millet İttifakı arasındaki bir yarış olarak kurgulamaya çaba sarf ediyor. Eğer bunu başarabilirse, bütünlük/bölücülük ikiliğine dayanarak milliyetçi/ulusalcı seçmenden gelecek oyları artırabileceğini düşünüyor.  

 

Bir sonraki yazıda, Cumhur İttifakının bu kurgusunun olası sonuçları üzerinde duracağız.

 

(*) Kürdistan 24, 13.03.2019

http://www.kurdistan24.net/tr/opinion/c60a620c-9686-48e2-bbf5-21bc7da36879

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.